Ana içeriğe atla

Kirli Savaşta Yalnız Kalan Türk Milletidir

Bu savaşın tarafı da, taraftarı da biz olamayız.

Kirli çamaşırların sergilendiği, tuzakların kurulduğu, yalancı şahitlerin, ciğeri beş para etmez yalakaların kendini göstermek adına sıraya girdiği, bir-kaç yüz lirayla satın alınan basit kameralarla mahremlerin faş edildiği, ilgisiz kişilerin sahte formatlamalarla, foto-şoplarla, dublajlarla, montajlamalarla karalandığı, ikbal uğruna kardeşinin ikbalinin çizildiği…

Bu savaş bizim savaşımız değil, olamaz. Bu savaşın hiçbir noktasında yokuz, Türk’ü bulamazsınız.

Böyle söylemişsem de, asıl savaşın ortasındayız. Çünkü savaşta taraf olan Türk devletidir. Öyleyse biz de devletimizden yana durmak zorundayız.

‘Arap Baharı’ yaygarasının ortaya salınması, ülkemizin bulunduğu coğrafyada olacaklarında deşifresiydi. BOP eş başkanlığı eliyle dizayn edilecek İslam ülkeleri belirlenmiş ve harekât düğmesine basılmıştı. Tunus’tan başlayarak gelişen ve planın içinde bulunan hemen tüm İslam ülkelerinde başarıya ulaşıldı. İran, Suriye ve Türkiye hariç. BOP Türkiye’den yönetildiği halde, nasıl oluyordu da bu ülkede başarılı olunamıyordu? Üstelik PKK gibi kullanılabilecek silahlı ve eğitilmiş örgüt varken. Bu örgütün şehirlere, ilçelere yerleştirdiği militanları vasıtasıyla yaptırdığı eylemler karşılığı istediklerinin tamamının Türk idarecileri tarafından yerine getirildiğini hatırlayalım. Kanunlar çıkartılarak, yargının vereceği kararlara etkiler yapılarak tehditlerin ertesinde örgütün isteklerine kavuştuğunu biliyoruz. Seçmenin yarısının oyunu alan iktidar, kendisini aldığı oy oranında güçlü göstermek istemekte fakat, acemilikleri, acelecilikleri nedeniyle hakkıyla başaramamaktadır. İyi de oluyor, çünkü kendisini kabul ettirme başarısını yükseltirse, hedeflerine daha kolay varacakları kesindir.

“Türkiye içinden oyularak çökertilmek isteniyor, yine mevcut siyasal kargaşalık çok iyi bir araç olarak kullanılıyor, yine emperyalizm bu araçtan ve bazı ‘makamların kesin teslimiyet taraftarlıklarından istifade ederek’ çalışıyor. Nasıl mı, Kemal Paşa onu da o tarihte söylemiş, lütfen her kelimenin hakkını vere vere okuyunuz:

“Birinci derecede Kafkas planını ve ikinci derecede içerdiği çöküntüyü sağlamaya gerekli zamanı itilâf devletleri ancak, zayıf, kararsız hükümetler sayesinde elde edebileceklerdir. Çünkü bu gibi hükumetler itilâf’ın baskılarına baş eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladıkları gibi, kamuoyunu da devamlı surette korku ve endişe içinde tutarak, resmi veya resmi olmayan kararların alınmasına kesin şekilde engel olurlar. Bundan başka itilâf devletleri İstanbul’un önemli şahsiyetleriyle içte ve dışta akla gelebilecek bütün toplu bulunulan yerlerde doğrudan doğruya ilişki kurarak, millete, devamlı, açık olmayan, doğru bulunmayan ümitler telkin etmektedirler. Bu telkinler zayıf hükümetin sağladığı zamanı artırmakta ve faaliyetleri kolaylaştırmaktadır. Bu şekilde kazanılan zamandan istifade ederek itilâf devletleri sonuçta Türkiye’nin kuşatılmasını ve içinden çökertilmesini tamamlayacaklar, sonra maskelerini birdenbire atarak İstanbul’a geniş ölçüde tutuklamalara, sarılmış Türkiye’nin çeşitli cephelerinde yığınaklara ve kuşatma tedbirlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü özelliğini taşıyan barış şartlarını tebliğ edeceklerdir.” (Atilla İlhan, Hangi Atatürk)

Başbakan Erdoğan, 21 Aralık tarihinde Ordu’da yaptığı konuşmada, yapılmakta olan yolsuzluk soruşturmasının “Barış sürecini sabote etmek amacıyla” yapıldığını söylemesi, neredeyse bir asır evvel Atatürk tarafından söylenen anlama ne kadar uygun olduğunu gösteriyor.

İktidarını başkalarının yardımlarıyla kazananlar, yardım gördükleri yerin emirlerini de uygulamak zorundadır. Duraksama, aksama olmaya görsün, alaşağı edilmeyi de göze alabilmek lazımdır. Ya kendine, kendi milletine güvenip yola çıkacaksın, ya da oturup olayları seyredeceksin. Önce, amaç birlikteliği yapıp, sonra tehlikeyi gördüğünde de, “kimseye bu ülkeye ameliyat yaptırmam” deme hakkının olmadığın da bilmen gerekmektedir. Çünkü senin vazifen ‘ameliyat’ yapılmasına asistan olmaktır. O zaman sorarlar sana, 11 yıldır ameliyat yaparken aklın neredeydi? Cumhuriyet tarihi boyunca biriktirilen ekonomik değerleri ona-buna peşkeş çekerken, bir hayal olan Avrupa Birliği’ne girmek uğruna kanunlarını, teamüllerini değiştirirken neredeydin, ülke topraklarını yabancılara satarken neredeydin, Türk Ordusu’na operasyon yaparken neredeydin, milleti ödenmesi imkânsız borçlar altına alırken neredeydin, hazır ekonomik değerleri har-vurulup harman savrulurken neredeydin, demokratik haklarını kullanmak isteyen gençler, gaz bulutlarının içinde boğulurken neredeydin, ülkemizin bir bölümünde başka isimli bir devlet kurulması faaliyetleri içindeyken neredeydin?

Bütün bunlar ‘ameliyat’ değil miydi? Şimdi mi uyandın?

Evet, bütün bunlara rağmen Türkiye’de başarıya ulaşamadılar. Planlanan zamanında başarı gelmeyince de yapılması gereken nedir? Tabii ki başkanın görevine son vermek, başkan dediğimiz de BOP eş başkanı elbette. Peki, bu nasıl olacak? Yeniden anlatmaya gerek yok. Olaylar canlı olarak filim şeridi gibi önümüzden akıp gidiyor. Canlı yayınlarda yolsuzluk dosyalarının soruşturulması ve bu dosyalar münderecatında Bakan yakınlarının bulunması, önce çirkefe bula, sonra deşifre et olan budur.

Komplocu değiliz, tevessül etmeyiz. Provakatör değiliz, bilerek kimse bizi milletimiz ve vatanımıza karşı bir provakosyonun içine çekemez. Devletimiz giderse, ilk zararı kendimizin çekeceğini bilenlerdeniz. Bu itibarla ne devletimize, ne de devletimizi yöneten hükümetimize karşı bir Hakksız eylem ve düşünce içinde olamayız. Yaptığımız veya yapabileceğimiz, bilebildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarıyla yapılan hataları münasip lisanla aktarmaktır işimiz.

Çırpınmanın, zamanı uzatmanın, gereksiz çatışmaları körüklemenin sırası değil.

Geldiğin yol neresi ise, geldiğin yöntem nasıl ise, gidişin de öyle olacaktır. Dünya siyasasının genel kabulleri bu yöndedir.

Burada sana düşen, öğüdümüzü anlayarak, kendi isteğinle milli bir oluşuma teslim etmektir görevi. Yoksa daha çok kirli çamaşır kamuoyunun gözüne sokulacaktır. Milletin buna tahammül gösterebileceği de şüphelidir.

Bizden bu kadar, yolun açık olsun.

Yorumlar

  1. Abdulbaki Günışığı :
    biz tarih boyunca daima tek ve yalnız başımıza bütün avrupa ile savaşmadıkmı, üstelik Türk olan iran arkamızdan vurmak şartı ile. Tarihin hangi devrinde yanımızda başka bir millet var idi ve tek değildik. Tarih en iyi şahittirki islam olmadan da olduktan sonrada Allahtan başka yar ve yardımcımız olmamıştir. Şimdi ne ise tarih oyunca aynı idik.

    YanıtlaSil
  2. Mehmet Kınacı:

    Kaddafi'nin hakkı yerde kalmayacak.....Allah büyük....

    YanıtlaSil
  3. Haydar Ali Fırat Yücel :

    Taşdemir'den "Ah kerime ah sen uyurken neler, neler oldu! Mahallede hırsız yakalandı. Bakkal görevden alındı, kasabın yerine manav atandı! muhtar, fırıncı dış mihrak, diyor. Hırsız yola devam ediyor..!"

    YanıtlaSil
  4. Abdullah Mehricihan:

    Bu şarlatanların savaşı da bizim savaşımız başlamadı başlayacak mı bilmiyorum o zaman 2 cephede var olacağız ALLAH'IN izni ile de zafer ALLAH'A inanların olacak...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…