Türkü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2013 Çarşamba

Türkü Söylemeyen Eğitim Sistemi



Bizim türküler söylenir bizim memlekette. Bu türküler söylenirken memleketimde, yabancı tınılara ne hacet? Kulaklar yad ellere ait tınılarla dolunca, bizim türküler nahoş gelmeye başlar.

Mekteplerde belletilen müzik tınıları yabana ait. Bizden değil. Çocukların kulakları, zihni, yad ellerin melodileri ile doluyor, yabancı sesler, bizi değil, yabancıyı anlatır. Doğrusu talebeler bizi değil, yabancıyı öğreniyor. Kim yapar böylesini bizden başka? Var mıdır bilmiyorum.

Niye böyle oluyor?

Eğitim tedrisatımız yabancılarca belirleniyor olabilir. Yabanın aklı, hep kendine doğru çalışır haklı olarak. Aklında ne varsa onu uygulayacaktır yabancı. Seni mi düşünecek yani? Bu ne saflıktır (burada saf kelimesi avanak anlamındadır!)

Geçenlerde bir sohbette öğrendim; idarecilerimizden en yetkilisi, belki de her halka hitabında; “Okullarda kitaplar masanıza konuyor mu, konuyor” der ve demeyi de ihmal etmez. Biz de pek sevinirdik bu söze. Gerçekten iyi bir hizmettir diye. Çocuklarımızın ilköğretim zamanlarında yoktu böyle bir uygulama da, onu düşünerek iyi bir hizmet olduğunu söylerdik. Sohbette konu tam buraya geldi.

“Keşke yapmasalardı” dedi.

“Kitaplar bomboş”.

Kitabın içinde bir şey yoksa çocukların masasına kitapları koysan ne olur, koymasan ne olur? Bilmiyordum, şaşırdığımı söyledim.

 “İnanın, kitaplar boş, ilköğretim de çocuk var, her gün izliyorum, kitaplarını karıştırıyorum. Bizim okuduğumuz kitapları, gördüğümüz dersleri hatırlıyorum. Bu çocuklar bomboş yetişiyorlar, yazık ki, yazık… Vah ki, vah!”.

Dertli idi. Derdi, milletin geleceği ile alakalı, çocuklarının istikbalini ilgilendiriyordu. Gerçekten, gönülden söylüyordu, inanarak anlatıyordu.

Bu tedris sisteminden ancak sığ kafalı, kime hizmet ettiğini bilmeden hizmet etmekten zevk alan, ufku dar kişiler yetişir ancak. Bir millet evladı yetkili olarak işbaşına geldiğinde bu gibi uygulamaları nasıl yapar? Ancak, kendisi de böyle dar kafalı yetiştiği zaman.

Ne yapılmalı?

Eğitim sistemi, yavaş yavaş da olsa değişime tabi tutulmalıdır. Okunan kitaplar, çalınan müzikler, verilecek dersler, konular seçilerek, çocuklarımız dantel gibi, oya gibi işlenmelidir.
Asrı idrak ettirecek bilgi lise eğitimini bitiren bütün öğrencilerimize mutlak surette verilmelidir.

Bunun yolu Âşık Veysel’i, Karacaoğlan’ı, Nedim’i, Yahya Kemal’i, Atilla İlhan’ı… öğretmekten geçer.

Arayın, deşin bugünkü karmaşa ortamının sebebini, söylediklerimizin eksikliklerinden bulursunuz.

Yani;

Çocuklarımıza kendimizi öğretemiyoruz.

Kendi kültüründen kaçan, uzaklaşan nesil nasıl olacakta, asrı idrak ederken atalarının kim olduğunun farkına varacak sorabilir miyim? Türkü dinleyen arkadaşıyla alay eden bir neslin evladı nasıl olacakta yarın edindiği milli bilgiyi, değersiz bir paraya, şöhrete satmayacak anlatabilir misiniz? Sabah Namazını kıldığını söyleyen bir kardeşine, Höösst diyen birisi, nasıl olacakta askeri ve ilmi sırlarının, kendisinin ve milletinin geleceği olduğunu anlayacak?

Amacımız, olumsuzu dillendirmek değildir.

Bunları görüp, anlayıp, geleceğe dair projeler üretmektir. Yapılanlara bakıp, halimizi değerlendirip, geleceğe yön vermektir amacımız. Şimdiye kadar yapılan hatalar, hepimizin ortak hatalarıdır. Kimseyi suçlamak, hakir görmek gibi niyetimiz olamaz. Sadece tespitler yapıyoruz, aklımızın erdiği nispette de öneri sunmaya çalışıyoruz.

Son söz:

Türkü söylemeyen Türk, eksiklidir.

Rahmetli Prof. Necmettin Hacıeminoğlu “Milliyetçi eğitim Sisteminin Ana Prensipleri”ni maddeler halinde açıklarken, şu iki maddeyi de derç eder:

“Türkiye’nin imkân, ihtiyaç ve artıları hesap edilmeden hiçbir yabancı memleketin eğitim sistemi model olarak alınmayacaktır”,

“Her Türk çocuğu, milli şuur ve millî gururla dolu olacak şekilde eğitilecektir. Böylece, nesilleri taklitçiliğe sevk eden aşağılık duygusu ve yabancı hayranlığı ortadan kalkacaktır. Bu da ancak onlara büyük bir milletin evlâtları oldukları öğretilmek suretiyle sağlanacaktır.”

7 Mart 2013 Perşembe

Yunus ve Günümüz!



Yunus’u çalışmadan önce: “Kırmızı gülün alî var” türküsünü iyi bellemek lazım.

Mesela, yeni şarkılardan: “Niye geldim İstanbul’a” şarkısını iyi analiz etmek lazım.

Bir Çarşamba Türküsü vardır: “Çarşamba’nın ortasından akıyor ırmak/Her yiğidin kârı değil sözünde durmak” mısralarını eşelemek lazım.

Sanırsın ki, Yunus gitti.

Yunus yaşıyor hocam.

Yunus, Ertaş’ta, Veysel’de yaşıyor… Adı sanı bilinmez binlerce Türk’ün içinde yaşıyor.

Kitaplarını niye attırmıştı Şems, Mevlânâ’ya? Niye?

Unut gitsin hocam.

Bu işler, sakal bırakmakla,

Elini göğsüne götürmekle filan olacak işler değil hocam.

Ya kendine bir başka yol bul,

Ya da vazgeç bu sahte yoldan.

Ne şekillerin çizimlerinde bulursun,

Ne de kitapların sayfalarında.

Göklerde hiç arama.

“Şah damarından daha yakınım”

Kelamı, bu mu demektir.

Satılan can,

Alıcısı kimdir?

Ki, maşukla ilişkilendirirsin.

Vazgeç hocam.

Sen kitaplarına dön. Satırlardaki manayı bulmaya çalış.

Maşuk, alıcısı bulunamayan malın çöpçüsü müdür?

Unut gitsin.

Vur üstüne meyi, vur kendini sarhoşluğa.

Bilirsin ki,

Her sarhoşluk,

Bir resim taşır Maşuk’tan.

Unut gitsin hocam. Unut gitsin.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Yemen Türküsü’nden

İş yerine varmak için servis kiralamışlar. Sabah akşam aynı minibüsle şehir içi seyahat yapıyoruz. Yirmi kadar kişi, işten sonra ve sabah dolduruyoruz arabayı, başlıyorlar konuşmaya. Ne konuşurlar, ne anlatırlar, nerden bulurlar lafları… durmak bilmezler, habire konuşuyorlar. İşleri ile mi ilgili yoo, yaşamlarıyla mı ilgili yoo, eşleri ile mi iligili yoo… her şey var hiç bir şey yok konularında. Aman neyse, bana ne. Epi-topu sekiz kilometrelik yol, dik gözünü dışarıda bir yere, ver aklını oralarda bir yere, al sana sekiz kilometre.

Bu sabah durağa gecikerek geldim. Zar-zor yakaladım minibüsü. Bindim. Bir boşluğa oturdum. Arkadaşlar sohbeti kurmuşlar, aynı terane… radyo çalıyor. Reklamlardan sonra korodan Türküler başladı, trafik sıkışık, okullar da açıldığından pek bir kalabalık her taraf, kaldırımlarda telaşlı yürüyenler, işe, okula yetişmeye çalışanlar… yeni bir türkü başladı korodan, “Havada bulut yok bu ne dumandır”… başımı cama yasladım. Gözlerim dışarıda, uzaklara alabildiğince uzaklara bakıyorum. Arkadaşlar konuşuyorlar. Koro, o kadar iştahlı, o kadar dokunaklı okuyor ki… Yemen’e kadar uzanıyorum. “Giden gelmiyor acep nedendir” Türkü’nün tılsımı, hüznü zirveye taşırken… radyonun sesi kesildi. Toparlayamadım bir anda. Neler oluyor. bir başka radyo kanalı devreye girdi, reklamları veriyor, “bizim dükkanda mallar daha ucuz” gibi bir cümle.. Allah Allah, neler oluyor demeden, arka sırada oturanlardan bir ses “dinliyorduk şoför bey”….., yanda oturan bir kişi de “bunu Yemen şehitlerine hakaret telakki ederim…..”, “açar mısınız o kanalı”. Sözlerin kimden geldiğini anlamak isteyen şoför, dikiz aynasından arka koltukları taradı bir bir. Tekrar aynı kanalın düğmesine bastı. “Kışlanın önünde redif sesi var/açın çantasında acep nesi var/Bir çift kundurası bir de fesi var/Ah o Yemen’dir gülü çemendir/Giden gelmiyor acep nedendir”… arkadaşlar konuşuyorlar sabahın erinde, ne konuşurlar, nerden bulurlar lafları bilinmez. Demek üç kişi Yemen’i dinliyormuş. Diğerleri mavra yapıyorlar.

Yemen savunması bir destan. Yüz binden fazla şehit. En acıklı tarafı da, sıkıntılı cepheye yardım yollarının kapalı olması. Zaten, çok cepheli savaşlarda mağdur cephelerin olması kaçılınılmazdır. Gücü bitmek üzere olan Osmanlı’nın son çırpınışları. Mondoros, yenilginin tescili.

“Ağamı yolladılar Yemen eline/Çifte tabancalar takmış beline/Ayrılmak olur mu taze geline/Tez gel ağam tez gel dayanamirem…” devam ettim kendi kendime.

Şerif Hüseyin, İngilizlere yanaştı, Casus Lawrence, üzerinde ince ince çalışmasıyla da Arap’ları bir bayrak altında toplamayı ve kendisinin Arap Kralı, hatta Arap İmparatoru olacağı propagandasına Şerif'i inandırmıştı.

Türküler, memleketin her yanında türküler yakılıyor, dilden dile aktarılıyordu. Birden fazla cephede savaşan milletten Yemen’e gönderilenlerin geri gelmeyişleri bile, “acep nedendir” sualleri ile bir birlerine soruluyordu. biliyorlardı. Seslendiremiyorlardı. Yakıştıramıyorlardı. Umutlu idiler.

“Mızıka çalındı düğün mü sandın/al yeşil bayrağı gelin mi sandın/Yemen’e gideni gelir mi sandın”

Minibüstekiler sohbetlerini tamamlamışlar. İniş durağına gelmiştik. Kapı açılır açılmaz, attım kendimi dışarı. Ağaçların altında bir yere oturdum. Sabahın serinliğinde bir cigara yaktım. Yemen’i içime çektim. Gözlerim yaşlandı.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Turhan’ın Türkü’sü

Onbeş - yirmi metre kare bir oda. İçeride yatak görevini de gören bir kolçaklı kanepe, duvarın bir tarafına iyice sıkıştırılmış 1990 model rengi uçuk bir bilgisayar, koli kartonundan kesilerek şekil verilmiş ve duvardaki çiviye asılmış seccade, diğer duvara montajlanmış kitaplık, alabildiğince eski-yeni kitaplar istif edilmiş, bazı kitaplar kanepenin üzerine bırakılmış, bir iki tanesi de masanın üstüne atılmış adeta, kapı arkasındaki küçük karton kutunun içerisine eski gazeteler sıkıştırılmış, gazetelerin bir kısmının kesildiği anlaşılıyor, ortada küçük bir masa, iki iskemle, etrafta su şişeleri, kap-kacak, bardaklar… pencere Batıya bakıyor. Gün batımında, içerisi mahşeri kızıllık. Tuvalet ve su ihtiyacı dışarıdan karşılanıyor. Bilgisayarında, sayısını bilemem ama mebzul miktarda Türkü yüklü. Hoparlorlerden cızırtılı gelse de ses, ortamın havasına uygun olduğundan müzik dışındaki sesler duyulmuyor.
İşte bu gördüğünüz, Turhan Sarayında üç yıl boyunca Türkü dinledik biz. Sabahtan akşama, geceden sabaha, her gün yirmi dört saat. Üç yıl bu, dile kolay.
Turhan dedim de, üniversite tahsilini takiben başladığı memuriyetini devam ettiremedi. Amirleri ile kavgalı, arkadaşları ile anlaşamaz, daireye gelen iş takipçileri ile başı dertte… olmadı, olamadı. Hadi bee.. deyip, bıraktı memuriyeti. “Bir baş, tek mide değil mi? nasıl olsa doyarız” şeklinde düşünüp, onlara muhtaç olmadığını gösterdi. Bir daha da uğramadı oraya. Artık memur değildi. Günlük iaşesini temin maksadıyla, ufak-tefek işler yaptı. Esnafla kurduğu yakın diyalog sayesinde onların işlerine yaptığı küçük yardımlar karşılığı aldığı üç-beş kuruşla bir süre idare etti. Çok da mutluydu o günlerde. Birkaç saatini işe ayırıyor, geri kalan zamanlar da ise, kiraladığı, dükkandan bozuntu küçük odada kendini okumaya, düşünmeye veriyordu. Uzlet hayatı. Uzlet hayatına geçerken, kapıyı açıp kendini hasretle odaya atıyordu, her gün. Önce, küçük pencereyi ve kapıyı açıp, bir güzel havalandırdıktan sonra, tekrar kapatıp, perdeyi de çekerek kendi ile baş başa kalıyordu. Saatler boyu. Kiraladığı odanın bir güzel yanı da, asla dışarıdan ses duyulmazdı. Kimse onu rahatsız edemezdi.
İki yıl kadar sürdü bu hayat. Sonra, arkadaşlarının da yardımı ile yeniden memuriyete girdi. Neresidir, hangi memuriyettir, sormayın. Doğrusu önemi de yok. 25. Yılı doldurduğu gün emekli oldu. Memuriyet bu kez uğurlu gelmişti. Daha memuriyetinin birinci ayında evlendi. Asaleti tasdik edildiği gün büyük kızı dünyaya geldi. İkinci yılında da ikinci kızı. Dünya güzelleri kızları ve cefakar karısı ile tadına doyulmaz upuzun 23 yıl yaşadılar. Kızlar üniversiteyi bitirdiler, evlendiler, iş güç sahibi oldular. Sevgili karısı ise, 23. Yılın sonunda dünyayı terk etti. Emeklilik ikramiyesi ile kızlarının düğünlerini yaptı. Yetmedi parası, borçlandı. Ödeyemedi. Senet, tahsilat, avukat, haciz… derken elde avuçta ne var ne yok hepsi gitti. Sanki “uzlet hayatı” yeniden başlıyordu.
“Turhan sarayı” dediğimiz odayı, işte bu olaylardan sonra tuttu. Yine kendini kitaplara, Türkülere, düşünmeye verdi. Bu sefer iş yapmasına da gerek yoktu. Tekaüt maaşı borç taksitlerini de ödedikten sonra onu idare ediyordu.
Turhan sarayı bizim için de bir sığınılacak yer, bir kaçış noktası… geceler boyu süren sohbetler, sohbete iştirak eden Türküler.
“Çarşamba’nın ortasında akıyor ırmak/Her yiğidin kârı değil sözünde durmak”. Türküler, dinledikçe manaları yeniden yeniden açılan muhteşem medeniyet tasavvurları… dantel dantel işlenen, ses ve mana yumakları. Koca bir medeniyeti taşıyan kültür köprüsü. İnşası asırlar süren, tarih çemberi. “Her yiğidin kârı değil sözünde durmak” neler neler bulurduk bu dizede. -sözünde durmak- sonunda, “verilen sözün” nerelere vardığını anlatmak o kadar zor ki, “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” sorusuna, verilen cevabın, “verilen söz” olduğunda karar kılmıştık. “Evet şahit olduk ki, Rabbimizsin.”(*) Sonra gözlerde yaş, söz verdik mi, sözümüzde durduk mu? heyhat! Bu sözde, sözünde duracak yiğitlerden değilim. Benim kârım değil. Turhan’da katılıyor bu fikre.
“Sular durulur derler/Güzel sorulur derler/Yari gönlünde ara/Arayan bulur derler”. Bu Türkü çalmaya başlayınca, dinleyicilerin hemen tamamında bir coşma, bir oynama havası belirmektedir. Orta Anadolu’nun bozkırından esinlenen, çekirge sıçrayışlı, tarla kuşunun yem yemesi kıvraklığının nakşedildiği müziğinin, ruhlar üzerinde meydana getirdiği rehavetiyle, sözler zamanla dimağa yerleşmektedir. “Yari gönlünde ara” “Arayan bulur”, Hz. Mevlana’nın binlerce beyitlik Mesnevisinde anlattığı “ancak gönülde aranacağı” değil miydi? Yunus’un, Mısrî’nin ve daha nice gönül erlerinin anlattığı, “gönülde bulunacağı” değil miydi? …
İşte, Turhan yine ağlıyordu. Göz yaşlarını silmeye, gizlemeye gerek görmeden “yok, yok” dedi. “kesin olarak söylüyorum ki, Türkülerimiz abdestsiz asla dinlenilmez, çarpılır insan.”
(*)A’raf/172

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...