nutuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nutuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2012 Cuma

Komuta Kademesinin Dikkatlerine


Askerlik ilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve başkomutan olacak kimsede bulunması gereken vasıfları belirtir, açıklar ve öğretir. Yoksa insanları başkomutanlığa tayin işi komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri tarafından yapılır. “Başkomutanlık vasıflarına sahibim” diyen her adamın o mevkie kendiliğinden gelebilmesinin ise mânâsı büsbütün başkadır.

Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki, Başkomutan cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın! Bu fikir yanlıştır. Cephenin insan sayısıyle, yiyeceğiyle, giyeceğiyle, silâh cephanesiyle ve sairesiyle ilgilenen başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla ilgilidir. Kara Vasıf Bey, bu iddia ettiği fikri hangi kitapta, hangi sahada, hangi yerde görmüş! Gerçi hem cephe ile hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek, hem de aynı zamanda cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan, şu an cepheye komuta eder. Sonra oradan kalkar falan yere gider, yiyecek işini yapar; filan yere gider, ikmal işini yapar demek değildir. Üzerine büyük işler almamış insanların bu husustaki tereddütlerini mazur görmelidir.

Bakınız! Size misal söyleyeyim:

Ben çok acemi komutanlar gördüm. Mesela bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş: veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş: biraz da tecrübesiz! Henüz tecrübe kazanmaya zaman bulamadan zor durumlar karşısında kalmış, o zamana kadar bir tümene alışmışken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca tereddüde düşmesi ve güçlüklere uğraması tabiidir. Bir tümene komuta ettiği zaman, mümkün olduğu kadar, bütün tümen birliklerini aynı anda görebilmek ve idare etmek imkânına sahip bir acemi komutan, iki, üç tümenin gözünden uzak mevzilerde savaşını idare etmek zorunda kaldığı zaman kendi kendine “Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu? Orada mı, burada mı?” diye sorar…

Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada!

Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. “O zaman ben hiç birini lâyıkıyla göremem” der.

Tabii göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin!

Aklın ve sezginle görmen lazımdır.

***

NUTUK: Kültür Bakanlığı 1000 temel eser.1975, cilt 2, Sh.263-264

28 Kasım 2011 Pazartesi

Özür Dilemek ve Hakikat


Erdoğan’ın özrünün hiçbir anlamı yoktur. Devletlerin özrü nasıl olur? Erdoğan kendisi adına özür dilemiştir. Kendisini bağlar. Belki partisini de bağlar. Lakin sanmam. Partisinden bu özre karşı çıkacak onlarca vekil vardır. Sadece kendini bağlar, ya da bu metni yazan ‘muhtemelen Y.Akdoğan’ı bağlar, yani danışmanını. Niye korkuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz? Rahat olunuz, hayatınızı kendinize zehir etmeyiniz. Her şey siyaset değil, her şey oy değil. Bakınız, yandaş yazarlarınız bile yüz vermedi çoğunlukla bu özre. Tekrar söylemek iyidir Erdoğan’ın özrünün hiçbir anlamı yoktur. Anlamsız kaygan bir yolda kendini yormaktadır. En önemlisi de Erdoğan özür dilerken devleti suçlama noktasına varmıştır.

Haklı olarak, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Profesör Yusuf Halaçoğlu; “Başbakan buna nasıl karar verebilir. Meclise getirsin bakalım. Dedesi yaptıysa özür dilesin. Başbakan şahıstır. Başbakanlık adına yapamaz, bunu yapabilmesi için Meclisten karar çıkartması lazımdır” derken doğruyu söylüyor.

Atatürk’ün üzerinde durduğu en önemli konu, hatta düşman kuvvetleri boğazımıza kadar dayandığı anda en önemli gördüğü konu, yurt içindeki eşkıyaların ayaklanmalarının bastırılmasıdır. Hatta cepheden asker çekerek, Anadolu içlerindeki ayaklanmaları bastırmak üzere eşkıyanın üzerine salmak ve daha sonra cepheye yürümek en önemli politikalarındandır. Neden? Çünkü iç bütünlüğü sağlanmayan bir millet cephede ne yapacaktır? İç bütünlüğü sağlamlaştırılamayan askerle cephede ne yapılabilecek? Hiçtir bu soruların cevapları.

“Trakya’nın maneviyatını yükseltmek maksadıyla, Anadolu halkı, baştan aşağı yek-vücut bir hale getirildi, kararlar istisnasız, bütün komuta heyetleri ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. … İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurulması hakkındaki propaganda ve taraftarları bertaraf edildi, Kürtler Türklerle birleşti.” (Nutuk:Cilt 1,Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları)

İşte mesele budur. Anadolu’nun bütünlüğünü kurtarmak ve ileriki günlerde bu bütünlüğü korumak. Bu itibarla Erdoğan’ın özrünün hiç kıymet-i harbiyesi yoktur. Yok hükmündedir. Zamanın gerçekleriyle değerlendirilmeyen tarihi vakalar üzerindeki yorumlar hatalara gebedir. Hatalar ise yeni yeni hataları doğurur.

Bugün Dersim özrü dileyenler, yarın Kürt katliamı yaptığınızı söylediklerinde nereye kaçacaksınız? Neyi nasıl savunacaksınız. Akıllı olun, tarihiniz size onur duyacağınız sayfalar bırakmıştır. Vakarınızla o sayfalardan üzerinize düşen bilgiyi alın ve tarihinizle gurur duyun.

Bugün de ülkemizin en önemli meselesi olarak, bölücülük durmaktadır. Bu problem halledilmeden, sosyal sahada, ekonomi alanında yapılacak ilerlemelerin hiç manası olmayacaktır. Bölücü terör odaklarını kendilerine destek veren yabancı ülkeleri de açık ederek, ortadan kaldırmak, tesirsiz hale getirmek, dağları temizlemek, büyük şehirlerin bile ana arterlerinde hoyratça kanlı eylemler yapan bu gözü dönmüş eşkıya artığı yapılanmayı dağıtmak, zararsız hale getirmek devletimizin en önemli görevidir. Bu görevi yapıyorken de devletimizin tek bir dayanağı Türk Milleti olacaktır.

5 Ağustos 2011 Cuma

Kurtlar Sofrasında Oyunlar


 "Eskiden muhtıra veriyorlardı, şimdi istifa veriyorlar”, “1. Cumhuriyetin sonu”, “güle güle”, “Karpuz kesecektik..”, “Çok iyi oldu”, “TSK Erdoğan’a teslim oldu”, “Albaylıktan sonra siyasi irade atamalıdır”,

Dalga geçiyorlar, küçümsüyorlar, ezerek konuşuyor-yazıyorlar, dikkate almıyorlar, yok var sayıyorlar, önemsemiyorlar… neden? Çünkü yüzde elli oy aldılar. Büyükleniyorlar. Bu durum başkanlarının konuşmalarında, tavırlarında gördüklerini taklitten ibarettir. Seyrediyorlar, ne görüyorlarsa onu yapıyorlar. Bu bir hastalık belirtisidir. Hemde sirayet katsayısı oldukça yüksek bir hastalık, ışık hızında yayılan mikrobik bir hastalık. Sosyal bilimciler, psikiyatrlar, fizikçiler, matematikçilerden ve halk heyetinden müteşekkil bir komisyonun muayenesinden geçmeleri gerekmektedir. Bizden söylemesi. Maazallah tedavisi imkânsız bir duruma girerlerse zararı tüm millet tarafından çekilebilir. Şimdiden tedbir alınmalıdır.

Ne insanları tanıyorlar, ne bürokrasiyi. Şu söze bakın; “Askerin Albay’lığa kadarki atama ve terfileri TSK’nın iç işlerinin işleyişi doğrultusunda yapılsın. Fakat Albay’lıktan sonraki atama ve terfileri siyasi irade tarafından yapılmalıdır.”(yandaş tesmiye edilenlerin tamamı bugünlerde bu sözü dillendiriyorlar) Bu cümleye ilaveten: “asker kışlasına çekilsin, siyasete karışmasın”. Diyorlar. Nasıl olacak bu? Hem Albay’lıktan sonraki komuta kademelerini siyaset dolduracak, hemde bu kişiler siyasetle ilgilenmeyecek! Nasıl olacak bu? Hiç düşündünüz mü? Önerilen şey, TSK’nın tamamen siyasileşmesi yolunu açacaktır. Bizler gördük, sıradan bir odacının tayini için bir-kaç milletvekilinin dolaştığını, defalarca telefonlar ettiğini. Ki, generallerin arkasına siyasileri almayacağını kimse garanti edemez. Hatta Binbaşı’lık çağlarından itibaren siyasi güç aranmaya başlanılacaktır. Alın size kaos. Bütün olanlardan, konuşulanları değerlendirdiğimde, kendilerine verilen bilgileri, kulaklarına fısıldanan verileri TV’lerde anlatıyorlar, yazılarında ve konuşmalarında gündeme getiriyorlar, o kadar.

Bakın Mümtaz’er Türköne isimli Profesör ünvanlı kişi bu durumu nasıl açık etti. 02.08.2011 tarihli CNNTÜRK ‘teki programda. “Ben kitapta okudum, ABD Sayıştay’ı askerin talep ettiği bir alımı incelemiş ve uygun ve elzem olmadığı kanısına vararak reddetmiştir. Şimdi bu Türkiye’de mümkün müdür? ABD’de ret ediliyor.” Neymiş? Bir kitap vermişler eline, okumuş, bize enjekte ediyor. Ne ABD Sayıştay’ını ne Türkiye Sayıştay’ını tanıyor. Hatta Türkiye Sayıştay’ının yıllardır bu günkü Hükumet’in biatçıları tarafından yönetildiğini, Sayıştay’ın inceleme ve denetleme kabiliyetini yitirdiğini de bilmiyor. Sonra başka bir kitap vermişler, diyor ki; “Bütün generaller aptaldır”. Verdikleri kitapta böyle yazıyormuş ve bize zehrini kusuyor. Lafı Kürt ‘sorunu’na getirerek; ”eskiden Kürtler devlet dendiği zaman askeri anlarlardı, şimdi AKP yi anlıyorlar. Bunun bir fırsat olduğunu ve AKP’nin çözeceğini..” anlatıp veya ‘ötüp’ duruyor. Mehmet Altan’da; “Ben bu siyaseti bunun için sevmiyorum” dedi ya, gençliğin tabiri ile koptum vallahi. Tabi ya, hiç siyaset yapmaz, yazmaz, konuşmaz. Ne olgunluk, Erdoğan bunlara mı güveniyor?

Türk Silahlı Kuvvetleri veya Türk Ordusu’nun komuta kademesi temel midir, çatı mıdır? Bu tür konuları patavazsızca ortaya atanların, Cevaplanması gereken bir sorudur. Bize göre komuta kademesi TEMEL’dir, Öyle her önüne gelenin dokunamayacağı, üzerinde oynama yapamayacağı bir temel.

Elbette TSK yurt savunması için her türlü tedbiri alacaktır. Elbette TSK siyasetin dışında kalacaktır. Elbette TSK ve kurmayları dünyanın en iyi eğitimini alarak en üst düzey subaylarla donatılacaktır. Elbette TSK dünyanın en iyi silahları ile teçhiz edilecektir. Hiç bir beis yok. Hiç bir soru yok.

Tam da bu noktada TSK komuta kademesine de tarihin içinden gelen bir sözümüz olsun;

“Efendiler, maddi ve bilhassa manevi çöküş, korku ile… acz ile başlar.

Âciz ve korkak insanlar herhangi bir felâket karşısında, milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir hale gelmesine sebep olurlar. Âciz ve teredütte o kadar ileri giderler ki, adeta kendi kendilerine hakaret, ederler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkan yoktur. Biz, kayıtsız şartsız, varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan savaşından sonra milletin, bilhassa ordunun başında bulunanlar da, başka tarzda ve fakat aynı zihniyeti takip etmişlerdir.

Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma vadisine sürükleyenlerin elinden kurtarmak lazımdır. Bunun için, bulunmuş bir hakikat vardır, ona uyacağız. O hakikat şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarına büsbütün yeni bir iman aşılamak… bütün millete taptaze bir ruh vermek.”

(Nutuk: Kültür Bakanlığı, 1000 temel eser,cilt 2, sh. 237)


4 Temmuz 2011 Pazartesi

“Samsun’a çıktığım gün umumî durum ve manzara”

1919 yılı Mayıs ayının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harb’in uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz, korkarak, yalnız Padişah’ın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangibir duruma razı.

Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf Devletleri, ateş-kes anlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919 da, İtilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Buradan başka, memleketin her tarafında, hristiyan azınlıklar gizli, açık, milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı.

Sonradan elde edilen bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira Cemiyeti,(vesika 1) vilâyetler dahilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç’ı, Resmi Muhacirin Komisyonu (Göçmen işleri komisyonu), Mavri Mira Cemiyeti’nin faaliyetlerini kolaylaştırmakla vazifeli. Mavri Mira Cemiyeti tarafından idare olunan Rum okullarının izci teşkilatları, yirmi yaşından büyük gençler de dahil olmak üzere, her yerde kuruluyor.

Ermeni Patriği Zaven efendi de, Mavri Mira Cemiyeti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da, tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşkilat kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Cemiyeti rahatça ve başarıyla çalışıyor (ves .2).

Durumun dehşeti ve korkunçluğu karşısında her yerde, her bölgede bir takım kimseler tarafından bunlara karşı kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanılmıştı. Bu düşünceyle girişilen teşebbüsler bir takım cemiyetler doğurdu. Meselâ Edirne ve Çevresinde Trakya – Paşaeli adıyla bir cemiyet vardı. Doğu’da (Ves. 3) Erzurum’da ve Elazığ’da (Ves.4) genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilayat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti  (Doğu Vilayetleri Milli Hakları Koruma Cemiyeti) kurulmuştu. Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma) adında bir cemiyet  mevcut olduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresi Bağımsızlık Cemiyeti) vardı. Bu cemiyet merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of kazası ile Lazistan (rize) sancağı dahilinde şubeler açılmıştı (Ves.5,6)

İzmir’in işgal olunacağına dair mayısın onüçünden beri apaçık belirtiler gören, İzmir’de bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi bu çok ıztıraplı durum hakkında görüşmeler yapmışlar ve oldu-bitti haline geldiğine şüphe kalmıyan Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine engel olmak kararında birleşmişler ve Redd-i İlhak (Yunan hakimiyetini reddetme) prensibini ortaya atmışlardır. Aynı gecede bu maksadın herkesçe benimsenmesini sağlamak için İzmir’de Yahudi Maşatlığına toplanabilen halk tarafından bir miting yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin, Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu teşebbüs ümid edilen derecede maksadı sağlayamamıştır.

(Bu girişten sonra memlekette kurulan dernekler, teşkilatlar, teşebbüsler hakkında uzun uzun bilgi verilir, daha sonra ordunun durumu ve kendilerine tevdi edilen müfettişlik vazifesi ayrıntılı olarak anlatılır.)

Düşünülen Kurtuluş Çareleri:

Şimdi efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar hatıra gelebilirdi?

İzah ettiğim hususlar ve müşahedelere göre üç çeşit karar ortaya atılmıştı.

Birincisi: İngiltere’nin himayesini istemek.

İkincisi: Amerika’nın mandasını istemek.

Bu iki çeşit karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, muhtelif devletler arasında paylaşılmasındansa, bütün halinde, bir devletin himayesi altında bulundurmayı tercih edenlerdir.

Üçüncü karar: mahalli kurtuluş çarelerine başvurmak… Mesela bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı ihtimaline karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine başvuruyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılacağını oldu-bitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlardı.

Efendiler ben bu kararların hiç birisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassızdı. Hakikat şu ki, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamağa çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi mânâsı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin korunması için, kimden ve ne yardım sağlanmak isteniyordu?

O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir TÜRK devleti kurmak!...

İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar asmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

 Bu kararın dayandığı en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu: esas Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir, gerçekten bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.

Hâlbuki Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!..

Öyleyse ya istiklâl, ya ölüm!

İşte hakikî kurtuluşun parolası bu olacaktı.

(1000 temel eser, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı yayınları,birinci basılış,Milli Eğitim Basım evi,İstanbul 1973- 1.Cilt )

(NOT: Yorumsuz.)

(1927 de CHP genel kurulunda 6 günde okunan hitabenin giriş cümleleri böyledir.)

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...