‘Safsata’ hayat tarzı
olunca, geriye ne din ne iman ne de uğruna can verilebilecek değerler kalır.
Ulvi amaçlar çaba ister, çile çekilmesini ister, uzun yolların badirelerinin
aşılmasını ister. Safsata öyle değildir. Kolayca ulaşılır, türlü şekerlemelerle
kaplanmış yalancı tatların damağa bırakılan sahte lezzetine ulaşmak sarhoşluğu,
vaz geçilmez bir Hasan Sabbah cenneti sunar yandaşlarına. Artık, ne varsa insan
mutluluğuna dair, bir uzatımlık kol mesafesindedir kandırılmışlar için.
Öncelikle bir idol tip
çıkartılır, gece ve gündüz, akşam ve sabah daima o anlatılır. Öyle bir duruma
getirilir ki dinleyicileri, takipçileri ileri sürülen karizmatik tip artık
onların tanrısı mesabesine yükselir. Sözleri ayet -hadis-, tavırları taklit
edilecek kurallar bütünü olur çıkar. Ağzından çıkan her söz, üzerinde
düşünülmeden iman edilecek, akıl yürütülmeden kabul edilecek kanunlar demeti
halini alır. Kuşatılmış beyinler bütün imanlarını terk ederek, yeni tanrının
kölesi durumuna geçerler. Olan olmuştur, istenilen amaca ulaşılmıştır.
Kullanılan siyasi araç,
taraftarların imanlarıdır. Cuma selamlıklarında boy göstermeler ve mezarlık
ziyaretleri filimlere alınarak televizyonlardan aralıksız saat başı yayınlanır,
çekilen diskurlarda, manasını ve hakikatini bilmemelerine rağmen, sırası
geldikçe ayetler, hadisler okumalar, milletin değer verdiği ulu zatların
kelamlarını söylemeler… Tamamı taraftarların imanlarını kullanarak, onları esir
haline getirmektir. Bu yöntemin etkileri, trilyonlarca harcanan reklamasyondan
daha fazladır. Rakipsizdir. Ya, onlar gibi yaparak karşı siyasi taktik
uygulayacaksınız (ki, bu da fayda etmez, taklitçilikle
suçlanırsınız) ya da halinize razı olup, olanları
seyredeceksiniz.
Kullanılan yollardan, yılan
sessizliğinde kayarak, devletin en üst makamlarına kurulup idareyi ele aldıktan
sonra, artık tek güç, tek hâkim olurlar. Yazılı kanunlar yok, geçersiz kabul
edilirken, ağızlarından çıkan kanun hükmündedir.
Gerçekte devlete sızanlar,
devletin kozmik hafızasına tecavüz edenler kendileri olmasına rağmen, işlerine
gelmeyenleri ‘paralel’likle suçlayıp, tasfiye harekâtına girişirler. Suç
duyurularında güya edep ve dürüstlük gösterileri yaparlar. Lakin suçladıkları
eski ortaklarını devletin önemli merkezlerine kendilerinin yerleştirdiklerini
unuturlar. Aslında suç duyurusunu dikkatle inceleyecek makamların bunu da
dikkate alıp, suçlayanların da sanık sandalyesine oturmasının mutlak olduğunu
bilmemektedirler. Aralarında onlarca hukukçu, onlarca sosyal bilimci olmasına
rağmen idol kişinin aklı ve talimatı uğruna kendilerini de ele vermektedirler.
Devlete yerleşen asıl paralelcilerin kendileri oldukları bir an gelir ki,
anlaşılır ve yapılacakların seyri bir anda değişir.
Kahraman ordumuzun
komutanlarına yaptıkları ve sonunda güya pişman olarak itiraf ettikleri gibi.
Oyun içinde bir başka
oyundur tarif edilen. Evvela, bir güce sığınılarak onun propaganda ve düzenleme
gücünden istifade ile iktidara getirirler. Yapabileceklerin biraz da hızlı
hareket ettirilerek kısa sürede sonlanır. Hedef tükenir. Gücün zayıflar.
Zirvedeyken, allayıp pulladıkları gibi, yasaların uygun görmediği iş ve
işlemleri de rahatça yaptırırlar. Gücü hep kendinde görürsün. Yapabileceklerin
sona erdiğinde ise, seni oraya taşıyan güç yerine başka birisini düşünür olur.
İstemeden, bilmeden, farkına varmadan yaptığın -yaptırılan- yasa dışı işler
gündeme gelir. Felaket karpuz gibi ortada görünür. Artık, bütün gücünü pisliği
kapatmaya harcarsın. İş yapamaz halin su yüzünde durmaktadır. Aslında, pisliği
ortaya çıkartan, sana onları yaptıranın ta kendisidir. Fark ettiğin anda iş
işten geçmiştir artık. Karşı atağa geçersin ve ‘paralel devlet’ nağmesinden
türlü, çeşitli şarkılar okursun. Gözden düşersin. Paralel çığlıkları attıkça,
yerine ayarladıkları kişi daha kuvvetlice gelmeye devam eder. Gidiş
başlamıştır. Düşüş başlamıştır. Durdurmak ne mümkün, tıpkı geldiğin günlerdeki
iktidarın durdurulamaz çöküşü gibidir. Filim tesrine dönmektedir.
İbn-i Haldun devlet
görüşünü açıklarken bildirdiği maddelerden birisi dikkatle incelenmeye ve
zamanımıza adapte edilmeye layıktır: “Vicdanları kaynaştıran inanç birliğinin bozulması. Bireylerin
inançlarının zedelenmesi. Bu da, hurafe, safsata, yalanlarla v.s. ile olur.
Birey hak ile batılı ayıramaz. Bundan ise asabiyet zarar görür. Zira asabiyetin
kaynağına batıl düşünceler girmiştir. Kaynağı yara alan asabiyet ise devleti
sarsar, onun gelişmesini, yükselmesini köstekler.”
Devlet idarecisi, ne
yapacağını bilemez haldedir.
Şikâyetleri bile kendini
şikâyetten ibarettir.
Lügat biter, söz tesirini
yitirir. Taraftarların bile ayrılır bir bir.
“Zavallı milletim” hitabıyla başladığı
cümlesini şöyle devam ettirir Cemil Meriç:
“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım:
karanlığa o kadar alışmışsınız ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi.”