dünyalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünyalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2013 Cuma

Dünyalık, Özkök ve İtiraflar…


‘Türklükten istifasını’ okumuştuk Ertuğrul Özkök’ün  (*). Sonra Ahmet Hakan, “sıkıysa Beyaz Türklükten de istifa et” demişti. Bu kere Özkök itiraflarıyla taşı gediğine koydu. Bulunmaz bir örnekleme imkânı verdi bize de. Buyurun birlikte okuyalım 19 Şubat tarihli yazısından Özkök’ü:

“Ben de aynı samimiyet ve inançla onun için şunu yazabilirim: ‘Sevgili Ahmet, sıkıyorsa sen de hayatın nimetlerinden vazgeç bakalım’

İkimiz de geçemeyiz. Artık çok geç. Çünkü ikimiz de bu ülkenin ‘sonradan görme çocuklarıyız…”; -Ben Kahramanlar’dan çıktım geldim, sen Silivri’den. –Ben bir matbaa işçisinin çocuğu olarak doğdum, sen bir memurun çocuğu olarak. –ikimiz de iyi şarabı 40’lı yaşlarımızdan sonra tattık. –ikimiz de iyi arabalara 40’lı yaşlarımızdan sonra bindik. –İkimiz de iyi restoranları 40’lı yaşlarımızdan sonra öğrendik. –ikimiz de hayata alnı secdeye değen ailelerde başladık. –Ben senden biraz daha önce, sen benden biraz daha sonra, muhafazakâr olmayan dünyayı da tanıdık.

Yani arkadaşım diyeceğim ki, bunca nimeti geç gördük…

Dolduruşa gelip, erken kaybetmeyelim…

Ha sonradan görmeliği de hor görme…

İyi insana minnet duygusu, şükretme itikadı verir…”

Kim ne derse desin, ben samimi itiraflar olarak okudum. Neler var bu itiraflarda neler… Dünyanın lezzetleri, mal-mülk sevdasının kararttığı gözler, ötekini kıskançlık, haset, elindekine sıkı sıkıya sahip çıkma ve biriktirme arzusu, geçmişteki fakirlik günlerine lanet, sonradan görme diyerek -anasını-babasını- küçümseme, sahip oldukları sandıklarının tepilemez, bırakılamaz, ulaşılması herkes için imkansız olan şeyler olduğu.. Ohoo neler var neler!

İşte budur asrımız insanın idrakine vurulan gem. Nasıl da kendini bağlıyor, nasıl da kendini sınırlandırıyor insan. Oysa vazgeçemeyeceklerini anlattıkları ıvır-zıvır şeyler. Hiçbir değerinin olmadığı, çarşıda pazarda satılan adi şeyler. Senin insanlığına katacağı hiçbir ulviyet yok, sana yükselebileceğin hiçbir basamak vermiyor, “Var biraz da sen oyalan” kabilinden önemsiz şeyler.

Ama vazgeçemezler, her ikisi de vazgeçemez. Dünyanın tadı damaklarında durduğu müddetçe vazgeçemezler. Doğrusu sahip olduklarından vazgeçip (bu kelime mecburen kullanılmaktadır) adam gibi bir ömür sürmeleri çok ama çok zordur. Adam olma vasıfları bir kişide yoksa vazgeçmek de neredeyse imkânsızdır.

İsterseniz sahip olduklarını yeniden okuyunuz medyanın en üstünde oturan ve yetkilendirilenlerin. Dikkat buyurunuz, insanlığa dair ne göreceksiniz? Hiçbir şey. Tamamı, hayvan ihtiyaçlarını gören, beden hayvanının ihtiyaçlarını gören ıvır zıvır değersiz şeyler. İşte terk edemedikleri kendilerince muazzam olan şeyler, görünüz ve bizleri kimlere, nasıl mecbur ettiklerini anlayınız.

Bir makalesinde şunları yazar Sibel Topçu: “Varlık, ZATından her an yepyeni oluşlarda, boyut boyut açığa çıkmakta, güller gibi açılmakta… Bizler ise bunca sonsuz frekanstaki oluşumun içinde, trajikomik bir şekilde, kaba madde boyutuna ait algı reseptörlerimizle tümünü anlama, idrak etme ve değerlendirme telaşı içindeyiz. Bu telaşın zihnimizde kaldırdığı toz bulutu içinde hem hiçbir oluşumu hakkıyla değerlendiremiyor, hem de bir değerlendirme merci gibi habire çabalayıp toz kaldırıp duruyoruz zihnimizin içinde”.

Olay budur, değerlendiremeyiz, çünkü oluşların! Her an boyut, boyut olageldiğinin farkında değiliz, dünyadaki ömrümüzü mal-mülk, zevk-sefa içinde geçirelim yeter telaşındayız. Oysa bunların hayvan ihtiyaçlarından farkının olmadığını anlayabilmeliyiz. Tüm algılarımızı maddenin anlaşılması ve beden zevklerimizin tatminine teksif edersek, asıl bizden istenen ulvi manaları kavramamız mümkün olmayacaktır.

“Ey iman edenler… Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allâh (onun yerine) öyle bir topluluk getirir ki, (O) onları sever, (onlar da) O’nu severler… İman edenlere karşı alçak gönüllü, hakikati inkâr edenlere karşı onurludurlar. (Onlar) hiçbir kınayanın kınamasından korkmaksızın, Allâh uğruna mücahede ederler… Bu Allâh’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir… Allâh Vasi’dir, Aliym’dir”. (Maide/54)

“Onları sever, O’nu severler”.. İşte mesele budur. O’nu sevmek. Bu vakit, O da, Onları sevecektir. Bunun için lazım olan ise, “kendisinden başkalarını” kalpten, zihinden, beyinden def etmektir. Ne varsa, kendisinden gayrı atmaktır zihin dünyasından, inanç sınırlarından, iman dairesinden. Dünya ve dünyalıklarda bunların içindedir.

Niyâzî Mısrî (K.S.) “Âşıkın cennetidir aşk ile cehennemde olmak, Lakin ona aşksız cennet cehennemdir” buyurur. Dünyalığa, örnekte belirtildiği gibi aşkla bağlanmak ise cehennemi olsa gerektir. O cehennemdeki rahatlık kısa süreliğine dünyayı tanzim etse de, sonsuz hayattaki olumsuzlukların da doğumuna sebep olacaktır. Öyleyse gönlü dünyalıklardan boşaltmak ve sahibine vermek gerekecektir. Sıkı sıkıya bağlanmak, sahiplenmek değil!

Doğrusunu ancak Allâh bilir.

(*) Gerçi Mustafa Aslan, Özkök’ün istifasını yanlış kişilere (Türk olamayanlara) verdiğini, oysa istidasını vereceği adresinin bir Türk Milliyetçisi olması gerektiğini anlatarak, ‘ya bu deveyi güdeceksin ya da bu deveyi sana güttüreceğim, başlıysan baş eğecek, dizliysen diz çökeceksin’ diyerek, istifanın mümkün olmadığını, kaderini yaşacağını belirtmiştir.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Prof. Hayrettin Karaman Hoca’ya Bir Soru


Profesör Hayrettin Karaman Hoca Yenişafaktaki 10 Haziran 2011 tarihli yazısında; “Statünün devamını isteyen, bunun için de sırtını askere ve bürokrasiye dayayan zihniyet Türkiye’ye çok zarar verdi. Son yıllarda bu zihniyetin dayanaklarını kendi yetki ve görev alanlarına çekmek, sınırları çiğnemelerini önlemek için önemli ama henüz eksik tedbirler alındı. Yapılacak seçimler sonuçları ‘Bu tedbirler devam mı edecek, eskiye mi dönülecek’ sorusunun da cevabını getirecek.” Diyor. Şöyle anlıyorum. Oyunuzu AKP’ye verin.

17 Haziran tarihli yazısında da Hoca;Bundan sonraki seçimlerde lazım olur diye yazdığını söylediğimakalesinde; “Büyük vazifeyi, irşad ve terbiyeyi yapabilecek kemale ermiş bir şeyh asla ‘laik bir ülkede, şuna değil de buna oy verin diye bir emir çıkaramaz. Çıkarması yakışık almaz.” Şeklinde kanaat belirtiyor.

“Müçtehit: bir konuda ayet ve hadislere dayanarak yargıya varan, karar veren din düşünürü”, “Fakih: fıkıh bilgini” TDK internet sitesinden aldığımız bu kelimelere bakalım Hayrettin Hoca’nın hayatında ne kadar yeri var.

Dücane Cündioğlu ve birkaç arkadaşı bir gün Hayrettin Karaman Hoca’yı ziyaret ederler. Çaylar geldiğinde sigara paketini çıkartır ve izin ister, Hoca izin vermez veDücane’ciğim, izin istemeseydin sigaranı içebilirdin, ama madem ki benden izin istedin, ben de sana izin vermiyorum. Çünkü ben bir fakihim. Sana izin verirsem, bu izin fetva yerine geçer ve Hayrettin Hoca sigara içmeye fetva vermiş denir.” (Yenişafak 11.11.2007,D.Cündioğlu)

Sakarya Büyük Şehir Belediyesi’nce “Hayrettin Karaman’a Saygı” gecesi düzenlenir. Geceye katılan akademisyen ve yazarlar, onu ‘zamanın aradığı âlim’ diye nitelerler. Programda bir konuşma yapan Prof.Dr.Faruk Beşer “Karaman’ın müçtehit denilebilecek türden bir insan olduğunu…” öğrencisi ve damadı olan Prof. Dr. Saim Kılavuz “Karaman asrı okumuş bir insandır, Muasır bir İslam âlimidir.” Prof. Dr. Mehmet ErdoğanKendisi her anlamda ilim ve hizmet adamıdır.” Yazar A. Taşgetiren de “ Hayrettin Karaman her şeyden önce güzel bir müslümandır. Parıldayan bir insandır. Zamanın aradığı bir âlimdir.(12.02.2011 Yenişafak) demişler, Hoca’nın bu iltifatlara herhangi bir itirazı olmamıştır. Dikkat edilirse bu konuşmalarda belirtilen iltifat kelimelerinin hepsi maneviyata, dine dayanan kelimelerdir, tanımlamalardır.

 “Belli bir partiye oy verme ile ilgili emir şeyhin reyine, menfaat ve kanaatine dayanabilir ve isabetli de hatalı da olabilir. Bu konuda ona itaat edilmediğinde müridin başına kötü bir hal gelmez, manevi eğitimi bundan zarar görmez.
Bu gün mensuplarına bağlayıcı siyasi emirler veren şeyhler, yazının başında açıkladığım irşada ehil olmayan, bu sebeple asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.”  (17 Haziran yazısından)

Evet biz de bu kanaate varıyoruz. “Siyasi emirler veren” müçtehit, fakih gibi adlarla anılan ve kendilerini din alimi diye tanıtan zevatta, siyasi kanaat belirterek, bir siyasi partiyi destekleyici görüş açıklarsa, “asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.” Diyoruz.

Oturunuz, ilminize bakınız, manevi bilginizi insanlara öğretiniz, ne işiniz var sizin siyasetle, bırakınız siyaseti, siyaset gömleği giyenlere. Onlar sizden de bizden de daha iyi yapıyorlar bu siyaseti. Sigara için izin isteyen kişiye gösterdiğiniz fakihlik hassasiyetinizi hiç olmazsa siyaset için de gösterseydiniz.

Bir de Hoca’nın yazısında sıkça kullandığı “Şeyh” kelimesi var ki…

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...