“Zaten bugün din, anlaşılmıyor ve anlatılmıyorsa ‘İlahiyatçıların’
eline düşmesinden desem o kadar da yanlış söylemiş olmam.”
(Hasan Basri Hürata)
El-Mülk Suresi 10. Ayeti
üzerinde değerlendirme ve düşünceler dillendirdiği “Doğrunun kaynağı akıl ve vahiy” (turansesi.com
adresinde yayınlanmıştır) isimli makalesinde H. Basri Hürata,
ayette geçen “Dinlemiş veya aklımızı
kullansaydık” cümlesindeki, ‘dinlemek’, ‘aklı kullanmak’
ve ‘veya’ kelimeleri üzerinde durur.
‘Veya’ kelimesi, ya onu, ya
bunu hangisini seçersen seç anlamını taşır. Eşitlik var gibi. ‘Ve’ olsaydı, her
ikisi birlikte olurdu. Burada seçim kişiye, yani akla bırakılmış olmaktadır.
Öyleyse, akıl ile ulaşılabilecek kadar bir mesafede bulunan uzaklıktaki nesne,
kavramları algılayıp, işlemek işi akıla bırakılmış oluyor. Peki, ‘uzaklık’,
yani mesafe söz konusu mudur? Üzerinde durulmaya değer.
Hadise mağarada cereyan
eder. İki yıl boyunca düşünceler içinde, açılacakların tefekkürü üzerinde,
çözüm sırasında iken, o ‘an’ da Cebrail (a.s.) nidası ile “Oku” emredilir.
Ümmiliğini seslendirmesinin edebinden başka ne gibi bir açıklaması olur?
Kendisine okunması için sunulan bir yazı yoktur, fakat ‘oku’ması istenir.
Kendinden kendine olarak açıklanabilecek vahiy süreci böylece başlar. Hakk’tan
Rasül’e gelen, bildirilen safha safhadan, bütüne doğru Hakikati Muhammediye,
Kur’an’ı Kerim. Mesajlar olduğu gibi tebliğ edilir. Aracı olarak değil,
bizatihi. Böylece iman edilmesi, uyulması istenir. Bildirilenlere iman.
Bildirene iman.
İman işine girince akıl
devreye girer. Çünkü aklı olmayana iman zorunluluğu yoktur.
Bir yanda vahiy, diğer
yanda akıl.
İş akla düşünce, itirazlar,
sorgular, sebepler, nedenler, niçinler başlar. Çünkü aklın vazifesi budur.
Derken iç âlemde kavga.
Belki bu sebeple, “anlamaya değil, zevk etmeye çalış” demişlerdir
büyükler. Anlama, bilme sonrasında nasılsa olur. Zevk imanın başlangıcıdır.
Ana rahmindeki oluş
akabinde hâsıl olan hücre ‘beyin’ hücresidir. Sonra, beyin dünyada lazım
olabilecek ne varsa onların husule gelmesi talimatını vererek, denetlemesini
yaparak vücuda getirir. Burada görevli olan tamamıyla beyindir. Beyin, insan
yapısının idaresinde başkomutandır. Her alış veriş, her anlayış bildiriş, her
idrak orada mümkündür. Birkaç kilo gram ağırlığındaki bir et yapısından değil,
saniyede bir-kaç milyar bilgiyi işleyebilen muazzam bir ilahi yapıdan
bahsediyoruz. Bilgiyi işleyip, kullanıma hazır edebilen Rab yapısı. Hatta Rab’bın
kendisi. “Şah damarından yakınım” (Kaf
Suresi/ 16) ayeti Kerimesi ile bildirilen husus.
“O halde onlar da bana icabet etsinler ve bana iman etsinler ki
olgunluklarını yaşasınlar” (Bakara Suresi/186)
Vahy Âlemi’nde, oku’ma
işlemi, açılan perdeden seyredileni tariften ibarettir. Seyrettiği kendisi,
seyreden kendisi, dillendiren kendisi olmaktadır. Dosdoğru bilgiler toplamıdır
vahiy. Söylenilen, anlatılan, tebliğ edilen ise akıldır. Akıla söylenir,
akıllıya.
Akıl ve vahiy birliği İnsan’ı,
sonsuzluk erini, sevgide eriyip O olabileni bir eder. Aksi durumda ne aklın ve
ne de vahyin kendi hallerinde bir önemi yoktur. Akıl vahyi anlamaya, vahiy aklı
beslemeye ve var etmeye vardır. “Bilinmek istedi ve bu büyük oyunu
planladı”, hepsi bu kadar. Planın düşünüldüğü anda ise halk ediş
ve halk ediliş tamamlanmıştı. Akıl sahibi (insan) ilk halk edilen olarak (Nur-u
Muhammedî), âleme sultan atandı. Vahyi bilmek, anlamak görevi
onundu ve anladı ve bildi. Bilenler kurtulanlardı, bilemeyenler var mıydı
aralarında? Olabilir.
Fakat bir husus var ki,
Bezm-i Ezelde; “Ben
sizin Rabbınız değil miyim” sorusuna, “Evet”
dışında cevap veren olmadı.
Bu sebeple, “söz dinlemek”
esas kabul edildi.
Yani, aklı, egoyu, kısaca
şeytanını “secde ettiren”leri, ‘sırat-ı müstakim’ üzere olanlar olarak tasrif
etti.
Kurtuluşa erenler
sınıfından eylemesi…
Doğruyu bilen daima
Allah’tır.