küreselleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küreselleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2012 Cuma

İstikrarsızlaştırma İstikrar mıdır?



İstikrar nedir?

Kullanan kişinin ağzına bakacaksınız. Sesli harflerin çıkış yerlerinde dudak hareketleri nasıl olmaktadır, izlemeniz gereken, anlamanız gereken yer burasıdır.

Demokrasi diyorlar ya tam da totaliter bir yapılanmayı anlatıyorlar. İnsan hakları diyorlar ya tam da insan biziz diğerleri hizmetçilerimizdir gibi bir manayı vermek istiyorlar. Barış diyorlar ya kendileri ile barışı kuramamış kişilerin barışı ancak diğerlerinin hayat haklarının sorgulanması anlamına kadardır. Kendisi ile barışamayanların barış hakkındaki sözleri savaş başlayana kadardır. Sırasıdır söyleyelim. “Yurtta sulh”, kişinin kendisi ile barışmasıdır ki, nefsaniyetini secde ettirebilmiş bir kişi tüm “cihanla barış” halini yaşayabilir, aksi ha barış demişsin, ha savaş bir şey fark etmez.

İstikrar da bu kabil sözlerdendir. Kullanan, görev olarak üstlendiği işlerini yaptırabilmenin, anlatabilmenin yolu olarak istikrar üzerinde durur. İktidarın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmanın, iktidarcadaki anlamıdır istikrar. Bir gün daha fazla görevde kalmak isteminin sihirli anlatımıdır. Okul, hastane, yol, fabrika yapmak, ülke insanlarına rahat ve huzur içinde bir hayat yaşatma isteğinden ziyade, yandaşlarının küpünü doldurmak azmi ve kendilerini oralara sürükleyen gücün taleplerini yerine getirebilmek için bir müddet daha o koltuklarda oturmak isteminin, halka anlatılmasını sağlayan garip bir kelime. Anlamını da böylece yitirmekte olan, konuşanın anlatımının zihinlere nakşedilmesidir istenen. Bu nasıl olursa olsun, yeter ki, iktidar koltuğunda oturulsun.

Ne gariptir sadece iktidar olanlar istikrar üzerinde dururlar, muhalefet ise bu kelimeye savaş açmıştır adeta.

Tarihte büyük devletler, büyük imparatorluklar bir ailenin, hanedanlığı çerçevesinde kurulmuş ve gelişmiştir. Zamanımızda benzeri devletlerin kurulması hemen imkânsızdır, (Orta Doğu ülkelerindeki bir-kaç yandaş diktatörlükler hariç) bu tür devletlerin tarihi seyri bitmiştir. Yeni sistemler, yeni stratejiler geliştirilmektedir. Bir farkla; bu kez belli bir aileyi baz alan hanedan yapısı değil, ama belli bir amaç için bir araya gelmiş bir-kaç kişiden müteşekkil yapılanmalar söz konusudur. Bunlarda ticari şirketleşmeler olarak ortaya çıkıyor. “Milletin şuursuz bir güç olduğuna, yöneticisini seçemeyeceğine ve devamlı yönlendirici bir güce ihtiyaçları olduğuna inanırlar. Devlet yönetimi şansa bırakılamaz, bu sebeple bir istikrar gerekir.” (1) bu istikrarı ise ancak küresel sermaye birlikteliği içindeki gruplar sağlayabilecektir. Kendilerini daima dev aynasında gören bu güçler, dünyanın çok yerinde istedikleri yönetimi iş başına getirmişler, istediklerini ise yönetimden zorla da olsa uzaklaştırmışlardır.

İstikrarsızlaştırma, istikrar diyenlerin en önemli aracıdır (amacıdır).

“1990 sonrası geliştirilen ve 2005’te yayınlanan metinlerde şu ifadeler yer almaktadır. ‘Ortadoğu 20 yıl içinde dönüştürülecektir.’ Nitekim Irak Savaşı sistem çalkantılarının stratejik takibini teşkil etmektedir. Gelecek yıllarda Ortadoğu boyunca büyük bir patlama baş gösterecektir. Çünkü Amerika’nın küreselleşme çağında stratejik güvenliğini sağlamasının tek yolu kopukluğu, yan liberal-kapitalist sistemin iktisadi ve siyasi esaslarından uzak kalan ülkeleri ortadan kaldırmaktır. Amerika Irak’ın dünya ile bağlantısını tekrar sağlayabilirse Ortadoğu’nun dönüşümü ciddi olarak başlayacaktır. Aksi durumda Amerika komşu ülkelerde yeni istikrarsızlık alanları ve kanalları üretecektir.” (2)

“istikrarsızlık alanlarını” da Arap Baharı gibi parlak bir lafla perdelemektedirler. En iyi yaptıkları iş karartma, perdeleme, gizlemedir. Basın-yayın araçları emrinde olduktan sonra başarılamayacak bir iş yoktur. Halkın dönüştürülmesi, toplum mühendislerince tereyağından çekilen kıl zarifliğinde yapılmaktadır.

“Millet olmanın en temel şartlarından biri dil birliğidir ki, dilin korunması yüz yıldır hala net bir yol çizilmemiştir. Yol haritası olmayan ve ne yapacağını bilmeyen bir topluma bilim, sanat, teknoloji, kültür aktarımıyla ve iletişim araçlarının yoğun baskısıyla başka kelimeler hissettirilmeden zerk edilir. Bu cümlelere benzer cümleleri problemin tespiti yönünde, yüz yıldır yüzlerce kişi dillendirmiş, yazmıştır.

İşte, yalnız bırakılan entelektüel ve aydını yalnız bırakan toplum ki, bu toplumu teşkil eden bütün etkin ve yetkin konumda bulunan siyasetçisinden, akademisyenine, öğretmeninden, basın yayıncılara kadar herkes bir tür bu aymazlığa katkı sundu. Olması gerekeni söyleyen ötelendi, çaresiz bırakıldı, değer verilmedi, yokluğa terk edildi. Ama bozulmayı onaylayan, katkı sunanlar el üstünde tutuldu.” (3)

Namuslu cesur aydınlar, sözlerini söylemeye devam ediyorlar. Onlara kulak verip, anlatmak istediklerini anlamaya çalışmalıyız. Sadece bizlerin dinlemesi de yeterli olmayacaktır, siyaset elemanları, devleti yönetenler, üniversiteler dikkate almalıdırlar.

“İstikrar”dan nerelere geldik. Olsun, problemleri temelinden anlamakla, geleceğimizi düzenlemeye başlayabiliriz. Aksi halde bugüne kadar yapıldığı gibi, geçici çözümlerle, kiri halının altına süpürmekle varılacak yer, uçurum olacaktır.

+++++++++++++++++
(1) Burçin Öner, Anlaşılamayan Türk Milliyetçiliği, sozkonusu.net
(2)Nadim Macit, 09.03.2012, Ortadoğu
(3)Sırrı Çınar, www.sirricinar.com

17 Ağustos 2012 Cuma

Küreselleşmeci Sevdalılara Tembihimizdir



Küresel çetelerin gaddar ve çirkin yüzü Güney Afrika’da ortaya çıktı.

Hep söyledikleri şuydu; işçilik ücretlerini düşürün, sigorta primlerini sıfıra yaklaştırın, sosyal hayata dair ödemeleri sıfırlayın… Maliyetler düşsün. Kârlarımız katlansın.

Güney Afrikalı maden işçileri, haklarına kavuşmak, dertlerini anlatmak üzere greve gittiler. Siz misiniz grev yapan? Siz misiniz küresel sermayenin kârlarını düşürmek isteyen?

Canilerin tetikçileri, düzenin polisleri işçilerin üstüne silahlarını kustular. Ellerinde silah bulunmayan grevcileri Makineli tüfeklerle taradılar, ekmeğinin, aşının derdinde olan, çocuk çoluğunun rızkını kazanmak niyetinde olan maden işçilerinden tam 34 kişi kurşunlara hedef oldu ve hayatlarındaki son nefeslerini orada verdiler.

İşte budur eli kanlı kapitalizm.

İşte budur küreselleşmenin mantığı.

İşte budur köleleştirme zihniyeti.

Ölenlerin toprağı bol olsun, eli kanlı katiller masum işçilerin kanlarında boğulsun.

Unutmayalım.

Bugün Güney Afrika’da ortaya çıktılarsa, yarın kim bilir bizde veya dünyanın her hangi bir yerinde…

16 Aralık 2011 Cuma

Terör Üzerine Düşünceler


Terör: özellikle büyük devletlerin, dış politika amaçlarına ulaşılmasında kullandıkları önemli bir araçtır. Örgütü kurarlar, büyütürler, geliştirirler, amaçları uğruna istedikleri eylemleri yaptırırlar en sonunda bu örgütü ortadan kaldırmanın yolunu ararlar. Hatta ordularını bile bu örgütün üstüne sürdükleri görülmüştür. Bu aşamada örgüt artık düşman sayılır. Düşmanlığına karar verildikten bir müddet sonra ya örgütün bizatihi kendisi veya yan kuruluşları ile yeniden çalışmalar başlatılır. Bu devam eden ve sürdürülecek bir döngüdür.

Afganistan, Pakistan, Mısır, Yemen, Sudan, Libya ve son günlerde Suriye’de örneğini gördüğümüz terör olayları yukarıdaki cümleyi doğrular niteliktedir. Olayların başındaki örgüt bir yerden beslenmektedir, örgütün başındakiler aynı yerde eğitilmişlerdir, para, silah ve lojistik destekleri aynı yerden sağlanmaktadır. Bu bilgiler, gizli şeyler değildir, yazılıp çizilmiş çok çeşitli gazete, makale, inceleme-araştırma yazıları ile internet medyası alanlarında dillendirilmiştir. Herkesin bildiği gerçeklerdir.

Toplumun, dininden, kültüründen, örf-âdetinden, tarihinden gelen direncinin kırılması çalışmaları etraflıca düşünülerek ortaya çıkarılmış hain bir planın parçasıdır ve ilk uygulanacaklardandır. Uygulama alanında yine aynı toplum içinden seçilmiş ve itibar sahibi aydınlar, üniversite üyeleri, yazarlar, şairler, sanatçılar, sivil toplum kuruluşları, gazeteler, televizyonlar ve gençlik kuruluşları “ve hatta devlet kurumlarına sızarak politikalar geliştirmek ve uygulamak” biçilmiş kaftandır. Saldırı toptan başlatılır. Ne hikmetse, kiralık kalemler, kirli ağızlar, karartılmış ekranlar, karanlık araştırmacılar, belirsiz uçlu dernekler.. hep bir ağızdan benzer şeyleri tekrar eder dururlar…

Kendini unutturmak, umutsuzluğa itmek, kargaşadan gına getirmek ve teslim alınmak. Sırasıyla uygulanan stratejileri hep budur.

Aynı eylemlerden, benzer zevkleri alan millet gün gelir ki, şöyle düşünmeye başlar:

‘Yapacak bir şey yok!’tur; ‘En ufak bir umut ışığı görülememektedir’ , ‘Her gün her şey daha kötüye gitmektedir’…

Bu söylem toplumu ele geçirdikçe, toplumsal bunalım büyür, emperyalizmin savaş bandosu amacına ulaşmış olur…” (Banu AVAR)

Atış yapılmış, hedef tam isabet vurulmuştur.

Artık, istenilen kanunlar rahatça çıkarılır, anayasalar istenildiği biçimde değiştirilir, ülkenin sahip olduğu ekonomik değerler istedikleri kişilere hesapsızca geçirtilir, milletin üzerinde titrediği ve gözü gibi koruduğu değerleri bir bir cezaevlerine tıkılır, iktidarları istedikleri gibi değiştirirler, kimleri istiyorlarsa iktidar koltuklarına oturturlar, mekteplerde okutulan derslerin konularını istedikleri gibi yazarlar, hangi konuların nasıl verileceğine karar verirler, hangi tür insan tipinin yetiştirilmesi gerektiği kendi plânlamaları üzerine olur, değerli bilim adamı ve mühendislere çalışma konuları talim ettirilir, istedikleri yoldan çıkmaları halinde rahatça ortadan kaldırılır…

Hesapsız, kitapsızdır bu işler…

Arayan olmaz, soran olmaz, savunan olmaz, karşı duran olmaz…

Bir dönem önce, sömürge ve sömürgeci ilişkisi denilen dayatmalar artık sıradan ama parasal anlamda güçlü, çok ortaklı şirketlere geçer. Ele geçirilen devletlerde, bu şirketlerin menfaatleri neyi gerektiriyorsa o yönde yasalar çıkartılır ve uygulanır. Hatta ülkenin önemli görevleri bu şirketlerin istedikleri kişilerin idaresine terk edilir. Bu şirketler her ne kadar çok ortaklı gibi görünseler de esas ağırlıklı yönetim, dünyanın diğer büyük şirketlerini de yöneten beş – on aileden ibarettir. Görünürde olanlar ya ülke içinde elde edilen hainlerdir, ya da yine dışarıdan getirilmiş gafillerdir. Her halükarda kaleyi feth etmenin yolu, tarihler içinden bilindiği gibi, içeriden fetihdir. Bu yol daima uygulanacak taptaze bir politikadır.

Dünyanın herhangi bir bölgesinde, isimleri bile bilinmez bir ülkenin hikâyesinden bir sayfadır okuduklarınız…

9 Aralık 2011 Cuma

Demokrasi Güzellemesi

 “Blog’lara yapılan yorumlar ve sosyal medyada yazılan bize ait demokrasi cümlelerinden alınmıştır…”

-Demokrasiler, devasa parlamento binaları ve bitmek tükenmek bilmeyen toplantılarıyla ünlüdür. Sanki önemli bir şey üretiyorlarmış havası ile dünya insanlığının gözlerini boyarlar. Asıl başarıları ise, maalesef insanların buna inanmasıdır, inandırılmasıdır. İnandırılma işleminde en büyük silah, insanların aç bırakılması, hak ettiğinin yarısının bile verilmemesidir.

-Demokrasi mi dediniz?

Anlamadım o da ne? Artık, Küresel Liberal Sermaye güçlerinin oyun alanından ibaret olan demokrasi yerine, yeni bir sistemin gerektiğini düşünenlerdenim. Bunun adı ‘şimdilik’ önemli değil. Maksat dünyanın idaresini ele almak isteyen bu faşist yapının deşifre edilmesidir. Sonra sahibi olduklarını düşündükleri güçlerinden onları ari kılarak, kurdukları korku imparatorluğunu başlarına yıkmak hedeflerimiz olmalıdır.

Bu hedefe Türk olarak ve Türk başbuğlar etrafında toparlanılarak varılacaktır.

-… Bu kadar demokrasi yanlısı olduğunu bilmiyordum. Bukalemun gibi bulunduğu ortamların rengine uyum sağlayan demokrasi dedikleri yönetim şekli, bugünlerde yeni dünya düzenini yine kendisine uydurarak, İtalya ve Yunanistan’da teknokratlar idarecilerini, Arap Ülkelerinde yalancı baharları, Türkiye’de özelleştirme dayatmalarını, Suriye ve İran’da savaş çığlıklarını hep gündemde ve taze tutmaktadır. Demokrasilerde bu çetelerin yapmak istediklerini kolaylaştırmak üzere yeniden ve yeniden dizayn edilmektedir.

Sözü uzatmaya lüzum yok.

Demokrasi yerine, milli ve tamamen kendi zihinlerimizden yeşererek, vücut bulmuş yeni bir yönetim sistemi bulunmalı ve milletimize sunulmalıdır. İddialı bir şekilde şunu söylemek mümkündür ki; dünya insanlığı Türk’ün liderliğinde bir yeni sistem beklemektedir. İtirazı olan okurlara şunu söyleyebilirim: 7 bin yıllık devlet geleneği, Selçuklu ve Osmanlı gibi muhteşem imparatorluk ve imparatorluk küllerinden doğan modern Türkiye Cumhuriyeti gibi tecrübeler, yeni bir düzen, yeni bir yönetim şekli bulmaya kâfidir.

-Arap Birliği’nde Babacan konuşmuş; Suriye'nin temsili demokrasiye geçmiş, toprak bütünlüğünü koruyan ve siyasi istikrar sahibi bir ülke haline gelmesinin en büyük isteğimizdir.”

İyi de senin Arap Birliği dediğin topluluk içinde 22 Arap Ülkesi var. Onlardan hangisi bu senin söylediğin demokrat yönetime sahip ki? Neden Suriye, Niye Suriye? Önce bunu açıklamalısın.

-Başbakan’ın gazete patronları ve genel yayın yönetmenleriyle yaptığı toplantıya, Yeniçağ, Ortadoğu, Cumhuriyet, Sözcü, Aydınlık ve Birgün gazeteleri davet edilmedi.

Bulunduğumuz yerin ve yaptığımız demokrasi eleştirilerinin ne kadar doğru olduğunu gösteren ilginç bir örnektir. “İleri demokratlara” demokrasi dersi verilmelidir, bunu da ancak toplantıya davet edilemeyenler başaracaklardır.

-Demokrasi: artık, küresel çetelerin istedikleri gibi at oynattıkları kötü bir yönetim şekli olarak duruyor.

-“Artık demokrasiler otokrat bir kafanın ürünü olan parlamentoları seçiyorlar ve onları bir onay mekanizmasına döndürerek otokrasiyi demokrasinin koltuğuna oturtuyorlar. Anayasaları onlar yapıyor, yasaları onlar düzenliyor, bağımsız yargıçları onlar seçiyor, ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını babalar gibi satıyorlar. “buna demokrasi mi denir?” diyenleri ise ya açlığa terk ediyorlar ya ağızlarına mühür vuruyorlar ya da hapishane duvarları arasına gönderiyorlar.” (Kurtul Altuğ)

-Köpekleşmek, köpeklere has bir davranış değildir. Onlar, tabii olarak davranırlar. Görevlerini yaparlar. Köpek görünümünde olmayanlarda zuhur eden hastalıklı bir haldir köpekleşme.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Yunanistan, Türkiye ve Borçlanma

Yunanistan darbeye maruz kaldı!

Yunan Kemal Derviş’i ülkeyi, krizi toplaması için Başbakan’lığa oturtuldu.

Ne olmuştu?

Belki de açlıktan yoksullar sokaklara dökülmüştü. Yani, yoksullar darbe yaptı ve Yunan hükümeti devrildi. Avrupa’nın devlerinin Yunanistan’a verecekleri -yardım, kredi, borç- adına ne derseniz deyin, kendince felaketi gördü Yunanistan Başbakanı, ve “Halkıma danışacağım” dedi Hükümet. Sen misin böyle düşünen dediler. Yerle bir ettiler Yunanistan’ı. Halk sokaklarda kırdı geçirdi, zaten fitili uzamış, yanmaya hazırdı, bir kibrit çakılmasıyla yetti.

Burada ne oldu? Kapitalizm zorda olan halka oylattırılırsa, aleyhinde oy çıkacağı tabiidir. Bunun önüne geçtiler, demokrasi havarisi geçinenler.

Ya önerdiğimiz yardımı -planı- alırsın dediler, ya da Avro’dan ayrılırsın. Fransa Başkanı ve Alman Şansölye’si birlikte geliştirdiler politikayı. Yunan Başbakanı iddiasından vazgeçti, referandumdan geri döndü. Oysa küresel güç Yunanistan’ın kurtuluşunu ama gerçek kurtuluşunu kendi iradesi ile ortaya koymuştu. Avro’dan ayrılmak. Sanıyorlardı ki Yunanistan Avrupa Birliğine yüktür!  Tam aksini söyleyenlerdeniz biz, Avrupa Birliği tüm güçleri ile Yunanistan üstüne abanmış asalaklar gibiydi, kanını son damlasına kadar emdiler, batırdılar, bitirdiler Yunanistan’ı. Baktılar ele geçirilecek bir şeyi kalmadı Yunanistan’ın ayrılın dediler veya bizim söylediğimizi yaparsınız. Kansız bir ihtilal ile hükümeti değiştirdiler. Yeni bir belayı Yunanlıların başına tebelleş ettiler.

Ergin Yıldızoğlu bakın nasıl yorumluyor: bir AB üyesi olarak Yunanistan’ın seçilmiş siyasi liderlerinin özgürce karar alamayacağı; halkın yaşamını etkileyen kararların halkın onayına sunulmasına izin verilmeyeceği; iktidarın, üye ülkelerin hükümetlerinde değil, bir hegemonya inşa etmekte olan Almanya-Fransa ekseninde yoğunlaşmakta olduğu gözler önüne serildi. Franz Fanon’un “ulusal mekânda ötekinin iktidarı” tanımından hareket edersek, Yunanistan’ın da neredeyse bir sömürge statüsüne indirgendiğini de...”

İşte böyle bu küresel çetelerin demokrasi dediği kendilerinin söylediklerinin yapılmasından ibarettir.

Kendilerini öyle pazarlıyorlar, öyle reklam ediyorlar kusursuz, günahsız. Yunanistan’da başbakanlığa oturtulan kişi zaten istifa eden Papandreu’ya danışmanlık yapıyordu. Yani ülkenin bu hale gelmesinde katkısı göz ardı edilemez. AB’nin para politikalarının oluşturulması ve uygulanmasında etkili makamlarda görevler yapmıştı. Katıksız bir AB savunucusudur, isterseniz buna küresel güçlerin teknesinin koruyucusu, onların su taşıyıcısı da diyebiliriz. Bu itibarla asla Avro’dan vazgeçmeyecek ve sahiplerine itaate devam edecektir.

Profesör Deniz Gökçe; “2011 boyunca Merkel ve Sarkozy’nin önderliğinde tüm Avrupalı siyasilerin performansı çok kötüydü” diyor. (Akşam,15.11.11) “Avrupa’da zirve zırvaya dönüşmüştü”. Yunanistan’ı ardından İtalya’yı kurtarma planlarında yapılan zirveler gerçekten de zırvaya dönüşmüştü. Ne bir çözüm önerisi getirebildiler ne de soruna doğru bir tanım. Aslında yapamadıklarından değildi tabii ki, tanımlama işlerine gelmiyordu, çünkü kendilerini açık edeceklerdi. Korktukları buydu.

Türkiye’de 2011 yıl sonunda, yıllık cari açığın 80 – 85 milyar dolar olacağı ve bu miktarın da GSYH oranın %10 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Tehlikeli sınırlardadır bu sayı. Borçlanmanın, hovardaca harcamanın gözden geçirilerek, makul bütçe planlarına dönülmesi, tasarruf oranının artırılması önlemlerinin alınması gerekmektedir. Aksi halde komşumuz Yunanistan’ı kurtarma derdine düşenlerin Allah muhafaza, o kötü günlerde yanımızda olmayacağı kesindir.

Değil yanımızda olmak bir kaşık suda boğmak isteyeceklerdir. 

26 Eylül 2011 Pazartesi

Küresel Çeteler, Bir İki Örnek

 Acımak diye bir duygu yok hayatlarında. Hiç umurlarında değil birilerinin açlıktan ölmesi, çocuğuna bir yudum su veremeyenler…

Bir ülke düşünün, halkının % 70’ten fazlasının günlük geliri 1 (bir) Dolar’ın altında. Bu ülkenin kralı birkaç gün önce doğum günü partisi için 1 Milyon Dolar harcamıştı. 12 karısı var ve bunlardan da 27 çocuk sahibi. Ülke nakit sıkıntısı çekmeye, nakit rezervlerinin bitmeye yakın olmasından dolayı borç arar, Afrika Kalkınma Bankası ve IMF’den borçlanamaz, çünkü borç verilmeye layık bir ülke değildir. Borç verilmeye layık değiller, fakat kral ve üst yöneticiler sefahat içinde hayatlarını sürdürürler. Halkın kemerleri sıkmaktan başka bir işleri olmadığı halde, büyük kral halktan yeniden fedakârlık yapmalarını ister, yeniden kemer sıkma politikaları devreye girer. Komşuları Güney Afrika, bu ülkeye 330 Milyon Dolar krediyi 5 yıl vadeli olmak üzere vermeyi kabul eder. Yapılan kabine toplantısında Kral “Güney Afrika’yı bize yardım yapmaya ben ikna ettim” diyerek, verilecek paranın 57 Milyon Dolarının kendisine verilmesini ister. Bu ülke, Güney Afrika’da küçük bir devlettir. Swaziland.

Bu haberi 29 Ağustos tarihli Milliyet Gazetesinden aldım. Aslında yorumsuz vermek en iyisi idi. Birkaç cümle ile şunları söyleyebiliriz.

Biz bu haberlere aşinayızdır. Komisyonsuz iş yapmazlar bu küresel şeytanlar. Bakmayın haberde küçük bir ülkenin kralına yüklenen kabahate. Bu suçun ortakları vardır mutlak. Bunlarda kesin kez küresel çetelerden başkaları değildir. Aslında, para ihtiyacını yaratan da, parayı bulan da, komisyonu isteyen de bu küresel çetelerden başkası olamaz. Anlayamadığım Gazete kulağına gelen haberi araştırmadan, sadece kabine toplantısına katılan falanca bakanların doğruladığı şeklindeki açıklamayla haber vermeleri, çetelerin aklanmasına çabalamaktan başka bir şey değildir. Kim onların bilgisi olmadan bu dünya üzerinde 330 Milyon Dolar’lık bir krediyi verecek, kim bu krediden onların haberi olmadan komisyon aparacak. İmkânsız bir şey.

Tam da küresel çetelerin oyunlarına örnek bir olaydır.

***

İsterseniz aynı gazetede, aynı sayfadaki şu habere eğilelim.

Hindistan’da Anna Hazare isimli bir aktivist. Bu zatı muhterem, Hindistan’daki yolsuzluklarla mücadele edilmesi, yolsuzlukların sonlandırılması için açlık grevine gider. Bu eylemi  onbinlerce Hint’li destekler. Parlamento 13 gün sağır kulak kesilir. 13 gün bekler… Sonunda 13. Gününde Anna Hazere’ye Parlamento’dan “kabul” cevabı gelir ve Hazere açlık grevini sonlandırır. Parlamentoda yapılan 9 saatlik bir toplantıdan sonra maliye Bakanı Hazere’nin önerilerini kabul ettiklerini, hayata geçirme konusunda prensipte anlaştıklarını açıkladı.

Yolsuzlukla mücadele için, “Yeni Gandi” lakabıyla anılan 74 yaşındaki Hazere’nin açlık grevine gitmesini mi bekliyorsunuz sayın parlamenterler?

Tabii ki, hayır. Onlar kendilerine emir veren küresel güçlerin istekleri dışına çıkamazlar. Onları bulundukları makamlara bu çeteler getirmişlerdir. Bu çeteler, paralarına para katmak için her yolu mubah sayarlar. Bu yüzden bir ülkenin yolsuzlukla mücadeleye girişmesini asla istemezler. Onlar, bütün kazançlarını ya yolsuz yollardan, ya çalmak çırpmaktan, ya halkı kandırmaktan kazanırlar. Onlar için tek düşünce, tek amaç halkın ve devletin elindeki paraları kendi ceplerine aktarmaktır. Halk fakirmiş, devlet zayıfmış hiç umurlarında değildir. Acıma duygularını kaybetmişlerdir.

***

Tesadüfünde böylesi, aynı gazete, aynı sayfada bir haber daha;

“Playboy” sıfatı ile maruf Kaddafi’nin oğlu Mutassım’ın, Hollanda’lı manken kız arkadaşı anlatıyor: “Onunla dünyanın en lüks yerlerine gittik, en pahalı otellerinde kaldık, çok pahalı hediyeler alıyordu, ona bir gün ne kadar harcadığını sordum. 2 milyon dolar dedi. Yılda mı dedim, hayır ayda diye cevapladı”.

Buyurun. Küresel çetelerin tuzağına düşmüş bir garip Müselman. Halkı açlıktan kırılırken, belki akrabaları bir yudum su bulamazken aylık 2 milyon doları Hollanda’lı kız arkadaşı için harca. Anlaşılıyor ki bu onun daimi alışkanlığı.

Hep böyledir. Küresel çetelerin ikna yönetimi ile saflarına çektikleri zavallılar, bir gün gelir onlar gibi olur giderler.

Haberler böyle; Çeteyi uzaklarda aramaya gerek yok.

Mide bulandıran haberler. Kusacağım geliyor. İğreniyorum.

***

Birkaç gün evvel, Güler Sabancı’ya ‘Küresel Vatandaşlık’ ödülünün Muhtar KENT tarafından verildiği haberini okumam üzerine bunları düşündüm.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...