safsata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
safsata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2014 Cumartesi

Paralel Safsata


‘Safsata’ hayat tarzı olunca, geriye ne din ne iman ne de uğruna can verilebilecek değerler kalır. Ulvi amaçlar çaba ister, çile çekilmesini ister, uzun yolların badirelerinin aşılmasını ister. Safsata öyle değildir. Kolayca ulaşılır, türlü şekerlemelerle kaplanmış yalancı tatların damağa bırakılan sahte lezzetine ulaşmak sarhoşluğu, vaz geçilmez bir Hasan Sabbah cenneti sunar yandaşlarına. Artık, ne varsa insan mutluluğuna dair, bir uzatımlık kol mesafesindedir kandırılmışlar için.

Öncelikle bir idol tip çıkartılır, gece ve gündüz, akşam ve sabah daima o anlatılır. Öyle bir duruma getirilir ki dinleyicileri, takipçileri ileri sürülen karizmatik tip artık onların tanrısı mesabesine yükselir. Sözleri ayet -hadis-, tavırları taklit edilecek kurallar bütünü olur çıkar. Ağzından çıkan her söz, üzerinde düşünülmeden iman edilecek, akıl yürütülmeden kabul edilecek kanunlar demeti halini alır. Kuşatılmış beyinler bütün imanlarını terk ederek, yeni tanrının kölesi durumuna geçerler. Olan olmuştur, istenilen amaca ulaşılmıştır.

Kullanılan siyasi araç, taraftarların imanlarıdır. Cuma selamlıklarında boy göstermeler ve mezarlık ziyaretleri filimlere alınarak televizyonlardan aralıksız saat başı yayınlanır, çekilen diskurlarda, manasını ve hakikatini bilmemelerine rağmen, sırası geldikçe ayetler, hadisler okumalar, milletin değer verdiği ulu zatların kelamlarını söylemeler… Tamamı taraftarların imanlarını kullanarak, onları esir haline getirmektir. Bu yöntemin etkileri, trilyonlarca harcanan reklamasyondan daha fazladır. Rakipsizdir. Ya, onlar gibi yaparak karşı siyasi taktik uygulayacaksınız (ki, bu da fayda etmez, taklitçilikle suçlanırsınız) ya da halinize razı olup, olanları seyredeceksiniz.

Kullanılan yollardan, yılan sessizliğinde kayarak, devletin en üst makamlarına kurulup idareyi ele aldıktan sonra, artık tek güç, tek hâkim olurlar. Yazılı kanunlar yok, geçersiz kabul edilirken, ağızlarından çıkan kanun hükmündedir.

Gerçekte devlete sızanlar, devletin kozmik hafızasına tecavüz edenler kendileri olmasına rağmen, işlerine gelmeyenleri ‘paralel’likle suçlayıp, tasfiye harekâtına girişirler. Suç duyurularında güya edep ve dürüstlük gösterileri yaparlar. Lakin suçladıkları eski ortaklarını devletin önemli merkezlerine kendilerinin yerleştirdiklerini unuturlar. Aslında suç duyurusunu dikkatle inceleyecek makamların bunu da dikkate alıp, suçlayanların da sanık sandalyesine oturmasının mutlak olduğunu bilmemektedirler. Aralarında onlarca hukukçu, onlarca sosyal bilimci olmasına rağmen idol kişinin aklı ve talimatı uğruna kendilerini de ele vermektedirler. Devlete yerleşen asıl paralelcilerin kendileri oldukları bir an gelir ki, anlaşılır ve yapılacakların seyri bir anda değişir.

Kahraman ordumuzun komutanlarına yaptıkları ve sonunda güya pişman olarak itiraf ettikleri gibi.

Oyun içinde bir başka oyundur tarif edilen. Evvela, bir güce sığınılarak onun propaganda ve düzenleme gücünden istifade ile iktidara getirirler. Yapabileceklerin biraz da hızlı hareket ettirilerek kısa sürede sonlanır. Hedef tükenir. Gücün zayıflar. Zirvedeyken, allayıp pulladıkları gibi, yasaların uygun görmediği iş ve işlemleri de rahatça yaptırırlar. Gücü hep kendinde görürsün. Yapabileceklerin sona erdiğinde ise, seni oraya taşıyan güç yerine başka birisini düşünür olur. İstemeden, bilmeden, farkına varmadan yaptığın -yaptırılan- yasa dışı işler gündeme gelir. Felaket karpuz gibi ortada görünür. Artık, bütün gücünü pisliği kapatmaya harcarsın. İş yapamaz halin su yüzünde durmaktadır. Aslında, pisliği ortaya çıkartan, sana onları yaptıranın ta kendisidir. Fark ettiğin anda iş işten geçmiştir artık. Karşı atağa geçersin ve ‘paralel devlet’ nağmesinden türlü, çeşitli şarkılar okursun. Gözden düşersin. Paralel çığlıkları attıkça, yerine ayarladıkları kişi daha kuvvetlice gelmeye devam eder. Gidiş başlamıştır. Düşüş başlamıştır. Durdurmak ne mümkün, tıpkı geldiğin günlerdeki iktidarın durdurulamaz çöküşü gibidir. Filim tesrine dönmektedir.

İbn-i Haldun devlet görüşünü açıklarken bildirdiği maddelerden birisi dikkatle incelenmeye ve zamanımıza adapte edilmeye layıktır: “Vicdanları kaynaştıran inanç birliğinin bozulması. Bireylerin inançlarının zedelenmesi. Bu da, hurafe, safsata, yalanlarla v.s. ile olur. Birey hak ile batılı ayıramaz. Bundan ise asabiyet zarar görür. Zira asabiyetin kaynağına batıl düşünceler girmiştir. Kaynağı yara alan asabiyet ise devleti sarsar, onun gelişmesini, yükselmesini köstekler.”

Devlet idarecisi, ne yapacağını bilemez haldedir.

Şikâyetleri bile kendini şikâyetten ibarettir.

Lügat biter, söz tesirini yitirir. Taraftarların bile ayrılır bir bir.

“Zavallı milletim” hitabıyla başladığı cümlesini şöyle devam ettirir Cemil Meriç:


“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi.”

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...