13 Temmuz 2017 Perşembe

Bir Karşılaşma


-Beyefendi,

-‘Sizin bir siyasi görüşü savunuyor olmanız, sohbetimizin bölünmesine asla sebep olamaz’.

-İyi-kötü, olur-olmaz, eksik-fazla… Bizim de bir görüşümüz var.

-Eğer bunları dinlemezseniz,

Konuşmaya, dertleşmeye, fikirleşmeye yer kalmayacak!.

-Ama efendim, ben şöyle söylemiştim;

-Efendim, söylediklerinizi dinlemekle müftehirim ve istifade ettim, bir itiraz diyemeyeceğim amma, şunu söylemeliyim; bizim söylediklerimizi asla dinlemiyorsunuz. Bu itibarla, anlaşıyoruz dediklerimiz ancak, bizim kabul ettiklerimizden ibaret oluyor. Yani, anlattıklarımızı dinlemezseniz, ne diye anlaşıyoruz diyorsunuz?

-Efendim. Efendim.. ne demek,, ne demek, can kulağıyla dinliyor ve sizden istifade ediyoruz. Ve bu güne kadar sizinle nasıl tanışmadığımıza, nasıl konuşmadığımıza bir anlam veremiyorum. Demek bu dünyada sizin gibi insanlar da varmış. Biz ne büyük fırsatlar kaçırmışız şimdi anlıyorum.

Takiye böylece devam eder gider.

Ve hayatımızda bu kirli senaryodan başka bir gördüğümüz de yoktur.

Esas olan hizmettir. Hizmet, karşıya yapılan iyi, hoş, güzel işlerdir. Yardımdır. Ve bunların tümüne birden ibadet denir.

Şimdi biliyorum bu sözlere karşı itirazlar yükselecek. Kabul etmek zordur lakin hakikatin de bir anlatımı olmalıdır. Sonuç; ister kabul et ister ret, gerçekler kendini anlatmaktan imtina etmez.

Oku, üzerinde düşün, bir karara var. Sonuçta itiraz hakkın vardır. Ama üzerinde düşünmeden ilk aklına gelen fikirle itiraz edersen ilerleyemezsin. Hedefe varmak için, yol almak lazımdır. Yol bitmez deme. Evet, yol bitmez ama işaretlediğin hedef sınırlıdır. Hiç olmazsa o sınıra kadar gitmelisin.

Anlatılanı dinlemeden ve üzerinde çalışmadan cevap verme. Her sözü çıktığı ağızdan değil, sahibinden bil. Her sözün bir öğüt olduğunu anlaman için daha nasıl söylenmeli?


12 Temmuz 2017 Çarşamba

Derinliğin Azalması!


Tabi, derinliğin azalması için yukarıdan doldurulması icap eder. Kuyuya düşen merkebin hikâyesi meşhurdur. Sahibi uğraşmalarına rağmen bir türlü çıkaramaz ve eşeği kaderine bırakmak üzere kuyuyu doldurmaya karar verir. Atılan her kürek toprak-kum eşeğin ayakları altına yığılır ve sonunda eşek kurtulur. Bu bir madde önermedir. Atılan her kürek toprak kuyu derinliğinin azalması anlamına gelir. Peki, manevi alanda kuyuya atılan her fikir, her irade! Sahibine ne yapar? Asıl cevaplanması gereken, nasıl olur da, insanlar başkalarının kurdukları oyunda figüran olmaya razıdırlar? Yine, nasıl olur da politikacılar başkalarının oyunlarında rol almaya koştururlar? Ve hatta daha mühimi, nasıl olur da bir akademisyen, aydın, zamanını okumayla araştırmayla dolduran bir kişi okuyup içselleştirerek sahiplendiği bilgilere nazaran, nasıl olur da, başkalarının dayattığı oyunda oyunculuğa razı olurlar. Başkalarının oyunu: kurgusu yad ellerde sağlanmış, amaçlarının içinde oyunda rol kapmak isteyenlerin hiçbir faydası olmayan ve sonuçları belki de gelecekte büyük zararlara yol açacak şeytani - sinsi - bir oyun.

Oyuna bir kere dâhil olan, artık daima oradan bekler durur bilginin gelmesini. Oturup, çalışmak zor gelir. Sıkıntılarla dolu emek sarfiyatı yerine, hazır lokmaları atıştırmak zevkli bir hal alır. Okumaları da fayda vermez olur. Çünkü düşünebilme yetisi kaybolmak üzere veya kaybolmuştur. Dâhil olmazdan evvel konuştuğu konular, üzerine titrediği fikirler, yavaş yavaş uzaklaşır kendinden. Yeniden uhrevi dünyasına dönene kadar ki, oldukça zordur örnekleri arşivlerde bulunan sözlerin hiç birisinin benzerini edemez olur. Gerçekte bir intihardır anlatılan. Vücut bulan varlığa veda. Ağlayanlar etrafı değil, bizatihi kendisidir. Fakat algılayamaz yokluğu. Hala o unutulmaz zamanlardaki kendisi sanır. Değildir. Bitmiştir. Yok olmuştur. Bundan sonrası artık başkalarının söylediklerini, düşündüklerini tekrar etmekten öte yeni ve has ürün ortaya koyamaz.

Önceleri, beslendiği kaynak kendisiydi. Şimdi, kaynağı ötelerde. İlmi uzaklarda arıyor. Kendine, kendisinden başka yardımcılar seçti.

Hani bir söz vardır;

“Kişinin kendine yaptığını, kimse kimseye yapamaz.”

Şimdi ne yapılması gerektiğini bilemez haldeyim. Başa dönüp yeniden mi başlamalı?

Bir de derinliğin tersten artması hususu var. Bildikleri ve uyguladıkları arasındaki farkın artması, bir anda eleştirileri de beraberinde getirir. Bu husus ziyadesiyle akademi etrafında sıkça görülür. Bilgi kısırlığını, laf kalabalıklığı ile geçiştirmektir özü. Bilmeyenin susması, irfan ister. Hayır, özellikle bizimkiler maşallah her şeyi bildiklerinden, susmak gibi bir erdeme sahip olamazlar. O zaman, işi bilenler tarafından ya eleştiri bombasına tutulurlar, ya da bilenler susar, bilenler susunca da gün daima onlarındır. Nitekim televizyonların gediklileri hiç değişmez. Ağzı laf yaptığını sananlar, her düşünceye karşı bir fikir(imsi)leri salmakta beis görmezler. Maalesef toplum da bunları sever. – Ne iyi konuştu adam! Karşısını susturdu!. Gibi avamî değerlendirmeler hep onların kazanmasını! Sağlar. Kazanç elbette dünyalıktır. İlerleyen ilmin peşinden koşmaktansa, nasılsa halkın isteği de budur diyerek üç-beş satır lügat parçalamak, hem halkı memnun edecek hem de kazandığı paralarla kendisi memnun olacaktır.

Hâsılı, başkalarının fikirleri uğruna daldığı bu meydan savaşından, kazançlı gibi görünse de, düşüncelerini, moralini, bildiklerini iğdiş ettiği insanların ahları tutar ve sonsuzluk hayatından itibar kaybederek, galip göründüğü halde gerçekte mağlubiyeti yaşar.

Tamam. – Yeniden başlamak mümkün mü?

Evet, belki. Lakin yıllar boyu imar ettiği kibir dağları nasıl kırılacak?


10 Temmuz 2017 Pazartesi

Ortada Akıl Yok ki, Karışıklığı Olsun!


Öyle değil mi? Karışması için, karışacak olandan, karışması istenilenden olmalı. Ha, yok da değil. Yok diyemeyiz. Her bireyin payına olabildiğince, kullanabildiğince hakkı verilmiş ve kullanımına sunulmuştur. Gerisini kendisi bilir.

‘İrade-i cüz’iye diye kendimizi hayalen mutmain hale getirdiğimiz zanlarımız, kullanım programını bile bilemediğimiz bir, ‘bahşedilmiş’ insan olabilme özelliklerinin en önemlisi olan ‘aklın’ nerede ve nasıl bulunduğu ve kullanımı için hangi verilere, hangi güçlere, hangi kolaylaştırılmış emirlere ihtiyacımızın olduğunu, unutarak ve önemsemeyerek, sadece anlamadığımız dillerle yazılmış ve manasına nüfuz edemediğimiz kullanım kılavuzunu cebimizde gezdirmekten başka, ne yapacağımızı, ne işimize yarayacağını bile anlamadığımız ve kullananlara kul köle olduğumuz çok çok önemli hayatı idame ettirici ve dünya alanında en mühim yol arkadaşı.

Olsun. Nasılsa başkaları tam kapasite kullanıyor ya, onlardan yansıyan bize yeter. Böyle de düşünebiliriz. Aslında böyle de düşündüren akıldır. Akıl ama yanında bulunan, şeytan ve yardımcılarından başkası değil. Oysa dilenmek ve Allah’tan başkasından istemek kesinlikle yanlış görülür. Biz, verilenleri değerlendirmek ve tam kapasite ile kullanmak üzere görevlendirilmişizdir. Çünkü ‘yapılması ve yapılmaması’ istenenler ancak akıl sahiplerine hitap eder.

Var. Eğer ki, kullanmıyorsan ‘var’sa ne yazar? Yok hükmündedir. Bu ‘köleliğin’ yürüdüğü bir devri anlatır. Özgürlüğü tatmamışların halidir.

Kullanmak nasıl olur?

Akıl, bedeni idare eder. Öyleyse, beden nazik ve esnek olduğu müddetçe idaresi kolaydır. Aklı yormamak taşıyabileceği yükten fazla yük yüklememek esastır. Bedene bağlı ve yaşaması için gerekli besinlerin fazlası, hantal bir yapıya kavuşturacak ve idaresi zorlaşacaktır. İlk dikkat edilmesi gereken husus budur. Kan akışkanlığını hızlandırmak, kan yollarının (damarların) daima açık olmasını sağlamak akıl için önemli bir yardım olacaktır. Kalp civarındaki damarların yağlanmaması ve yolların kalp çıkışından itibaren düz bir yol benzeri olması, çakılların, temizlenmesi, tepeciklerin tıraşlanması gerekecektir.

Bunun yolu, bildirilen emirlere uyulmaktan geçer. Emrin dışında hayat sürenlerin kan yollarının tıkanması ihtimali yüksektir. Burada akıldan bahsedilemez.

Bir de akıl, geldiği yere özlem duyar. Onu, bütüne doğru yukarılamak ve yolunu daima o yöne doğru tutmak, onun işlevlerini yapmak ve doğru yolda sabitlenmek üzere yönünü çevirmek belki de ilk yapılması gerekenler içinde olacaktır. Bu durumdan zevk alacak ve bu yolda kaldığı sürece de ‘geliş yerinin’ yardımı eksik olmayacaktır. Ki, geldiği yer; Külli akıldır. Ve böylece, akıl, kendi hakikatini idrak edebilir. Ki, akıl ancak bu halden itibaren gerçek akıl olmaya başlar. Bunun dışındakiler, hayal âleminde zanlarıyla ömür tüketirler. Ve aslında bu tipler henüz dünyaya ayak basmamışlardır, dünyada olmayanların ise, akla ihtiyacı yoktur.

Demek ki, aklın, ilim ve irfan ile terbiye edilmiş olması, geleceği kavrayabilmesi için gerekmektedir. Bu akla, kavrayıcı, kapsayıcı akıl da denebilir. Dünyalık akıl ile ancak, yeme-içme-barınma-üreme ameliyeleri gerçekleştirilebilir. Bunların dışındaki dünya ve ölüm ötesi sonsuz hayat hakkında bir fikirleri yoktur zaten onları da ilgilendirmez. Yani, yok! Hükmündeki akıl.

İrfan sahibi, akl-ı küll mertebesinden bakar hayata bu da, nur-u Muhammedi mertebesinin hakkını vermiş ve hem hal olmuş akıl demektir. Dikkatle incelemek gerekirse, bu dünyaya verilmiş ilmin, ana kaynaktan ve o kaynağa tabilerinden gelmiş olduğunu kolayca görürüz. Kime verilmiş olursa olsun, kaynağa tabidirler ve yine dikkatle bakarsak tamamı tevazuu sahibi zatlardır. İlim tahsili adına, nefs kayalıkları inşa etmekle, âlim olunmaz ve bu insanlardan bir şey beklenmez. Kaç yüz yıldır İslam Âleminin içinde bulunduğu durum da budur.

Kısa sürede terk edilmesi gerekenler, bırakılmamacasına sahiplenildiği sürece bu dünyada bize gelişme de olmaz, ilmi gelişme de, huzur da!…

‘Kısa sürede terk edilmesi’ni sağlayanlar ise, ‘kendini sakin ve tarafsız olarak eleştirebilenler, bulunduğu yeri değerlendirebilenlerdir’. Zira bu dünya hayatı bir daha ele geçmeyecektir. Akıllı insan, daha ziyade yarınını düşünen kimsedir.

Hz. Mevlana’nın bir beytini şöyle şerh etmiştir Hüseyin Avni Konuk:

“Hekim-i ilahi, işi anladıktan sonra dedi ki; O ulûm-ı zâhiriyye doktorları, bundan, bu cehil hastalığını gidermek için her ne öğretmiş ve kendi bilgileri dairesinde her ne ilaç yapmış iseler, o bu aklı tenvir ve ma’mur etmek olmamıştır; belki büstün harâb etmek olmuştur.”

Bu durumda ya yanlış hekime gidilmiş, ya da hekimin teklifleri yanlış uygulanmıştır.

Beyit, tam da bizim halimizi anlatmaktadır.


28 Haziran 2017 Çarşamba

Bayramlık Yazı ve Kardeşlik!


“Kardeş kavgasının kazananı olmaz!”

Eyvallah.

Cümlede verilen mesaj doğru.

Söz, hayatında eşleştiği vakit değerlidir.

Gerçi, “geriye bakmamaya” çalışanlardanız, lakin test amacıyla bir de geriye dönüp, bu söze göre bir değerlendirme yapmak gerekmez mi?

Kardeşi ile kavgaya tutuşup, başarısızlıktan sonra bu sözü söylemenin, diğerlerini güldürmekten maada bir işe yaramayacağını da görmek lazım.

Irak, Libya, Mısır, Yemen, Suriye…

Ne kavgalar, ne provokasyonlar, ne lüzumsuz girişimler. Hatırlıyoruz.

Onlar, kardeş kavgası değil miydi? Diye sormak bile boşa.

Hala, yapılan hataların düzeltilmesiyle meşgulüz.

Liyakatsiz, başarısız, becerisiz kişilerle buraya kadarmış.

***

BOP, emperyalist bir işgal hareketidir.

Bu hareketin bir uygulayıcısı olmak, hangi kardeşliğin gereğidir?

Peki, bırakalım dışarıyı içeride, son İki Yüz Yıldır yekvücut olması için çalışılan bir milleti 36 etnik kökeniyle anlatmak hangi kardeşliği anlatır? Parçalamak kolaydır, iş ki bütünleştirmek, beraberliği sağlamaktır, kaldı ki, hala etnik kökenler durmaksızın hatırlatılmaktadır. Ezbere alınan ve pişmanlık ifade eden lakırdılar anlamsız beyanlar ötesine geçemez.

Böyle zamanlarda susmak en iyisidir, en yiğitçesidir.

***

Millilik söylemlerine sığınmak, geçmişin yağma-talan politikalarını unutturabilir mi? Bir yerlerde gözü olmak, bir yerlere göz kırpmak, bir yerlerin menfaatlerini göz ardı etmek olur. İyilikler, kötülüğe bulaşmadan mümkündür, çirkine aldırmadan değil. O halde ne yapsanız geçmişi unutturmak zor, hatta mümkün değil. Peki, bir yolu yok mu? Olmaz olur mu, var tabi. Nasıl olacak? Buna kafa yormalı.

Ortadoğu politikalarında gözle görülür bir değişim var. PKK ve FETÖ mücadeleleri akıllıca yürütülüyor. Bunlara desteğimiz tamdır. Ekonomi politikaları sorunlu. Dış politikalar sorunlu. Mesela Başbakan çıkıp ‘faizleri düşürmezseniz gereğini yaparız’ gibi bir cümle söyleyebiliyorsa, sorun var demektir. Demek ki, yapılması gerekenin gereği yapılmıyor demektir. Yine Başbakan, ‘sanayi tesisi mi, zeytin mi’ sorusunu soruyor ve yandaş troller haricinde herkes ‘zeytin’ cevabını veriyorsa, derin ama çok derin bir problemle karşı karşıyayız demektir. Burada, millilik yok demektir ki, millilik kavramını dar anlamında, yalnızca ülke-millet çıkarlarının gözetilmesi anlamında alıyoruz. Bu bile yok maalesef!

***

Küresel devlerin son yıllarda buldukları müthiş savaş taktiği; savaş alanına kendi askerini sokmadan, tarafları birbirlerine kırdırmak olarak anlatılabilir. Kıran ve kırılan, ölen ve öldüren aynı kişi! Ancak şapka çıkartılır.

Bakınız, ABD Başkanı Suudi Arabistan ziyaretinde ‘kılıç dansı’ yapıyor. Hemen ertesinde Katar’a uygulanacak politikalar devreye sokularak, 12 Arap ülkesi Katar düşmanlığını açıklıyor. Katar, ABD’den 12 Milyar Dolarlık alım yapıyor. Hemen, ABD-Katar ortak tatbikat yapmaya karar veriyorlar. Düşmanlık ve dostluk iç içe! Düşmanlığın ve dostluğun sınırları nasıl belirleniyor? Kimine göre menfaat birlikteliği, kimine göre Türk düşmanlığı…

Ortadoğu bölgesinde çıkartılan karmaşanın, düzenlenmesi ve provokasyonların etkili hale getirilmesi için ellerinde bir güçlü basın kuruluşunun olması gerekirdi. Bunu El-Cezire ile sağladılar. Tıpkı Ergenekon-Balyoz kumpaslarında ‘Taraf Gazetesi’nin üstlendiği görev gibi. Mesela Suriye devleti ve Başkanına karşı oluşturulan muhalefet! Güçlerinin ve Mısır ihtilali sırasında Müslüman kardeşler teşkilatının yaptıkları açıklamaların hemen tamamı Cezire televizyonu aracılığı ile yapılmıştır. Yalan haberlerin tamamı bu televizyon kanalından pompalanmıştır. Televizyon, doğrudan ABD istihbarat güçlerinin emrine girmiştir. Gerçekte bu TV’nin bir operasyon aracı olduğunu bilmeyen yoktur.

Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın diplomatik kriz yaşadıkları Katar’a 13 maddelik bir talep listesi yolladılar. Bu listede bizi ilgilendiren bir madde var; “Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığını derhal iptal et. Katar toprağında Türkiye ile işbirliğini bitir!”. Bizim politikamız bu maddenin, başka ülkelerin içişlerine karışılmaması gerektiği üzerine kurulu. Ve bu deklarasyonu yayınlayan ülkelerin Katar’ın içişlerine karıştığı tezi öne sürülüyor. Doğrudur. Lakin şunu bilmeliyiz ki, hem talep listesini yayınlayan ülkelerin, hem de muhatap ülkenin zaten, bağımsız bir iç-dış politikaları yoktur. Efendilerinden nasıl emir almışlarsa bunu uygularlar.

Talep listesinde bir madde daha var; “Al Jazeera'yi ve bağlantılı istasyonlarını kapat.” Bu maddeye karşılık C.B. ağzından (zaten tüm politikalar CB tarafından yürütülmektedir. Başbakan veya bakanlar manken görevini görüyorlar). “Şimdi ben dünyadaki özellikle basın örgütlerine de sesleniyorum; siz  neyi bekliyorsunuz, ne güne duruyorsunuz? Şu anda basın özgürlüğü elinden alınan  uluslararası bir medya kuruluşunun bir defa faaliyeti engellenmek isteniyor. Buna  karşı ne güne duruyorsunuz? Sesinizin çıkması lazım. Sesleri çıkmıyor.” İşte burası yanlış gibi duruyor. İstihbarat örgütünün aracı halindeki bu kuruluşun kapatılması, etkinliğinin azaltılması bizim neyimize? Burada basın özgürlüğünden filan bahis olamaz. Tıpkı, Taraf Gazetesinin kapatılmasında basın özgürlüğü aranamayacağı gibi!.

***

Bayramlık yazı planlamıştık. Kalem bizi nerelere getirdi! Demek ki, henüz bayram hak edilmemiş!

Yine de Bayramınız Kutlu Olsun.


26 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Dosta Arzdır

Ramazan Ayı boyunca iftar saatinde sohbetler yapan bir Profesör Hoca Efendi’ye açık mektuptur;

Sayın Hocam,

1. Ramazan sohbetlerinizde Maun Sure’sini anlatırken, “Orada bahsedilen namazlar cahiliyye müşriklerinin namazlarıdır.” Demiştiniz.

Soru: Kur’an’ı Kerim an itibariyle canlı değil midir? An itibariyle o sure geçerli değil midir? Cahiliye müşrikleri an itibariyle mevcut değiller midir?

2. Bir sohbetinizde, ‘Ubudiyet’ kavramını izah ederken, çok sathi kaldınız. Ya anlatmaktan çekindiğiniz için ya da bilginiz o kadardı. ‘HAK’ ismini dikkate alarak bu kavram üzerinde daha derinlikli çalışmalısınız.

3. Cehennem bahsini anlatırken, ilginç olarak, büyük azap içinde olanların, “azap içindeyken ne yapacaklarını bilemeyecekleri” mealinde bir söz ettiniz. Sanırım sizin yorumunuzdu bu. Oysa Sure-i Yasin’de cennettekilerin (tabi ki bazılarının) “meyvelerle meşgul olacakları!” (Yasin/57) bildirilmiştir. Yüksek azap içinde olanlar ise ne yaparlar? Olsa olsa Allah derler. Allah demek, Allah ile birlikte olmak meyvelerle meşgul! Olmaktan iyidir herhalde!. Konu üzerinde daha ayrıntılı çalışmanız önerilir.

4. Kadın ve başörtüsü hakkında bir videonuzu izledim. Konu hakkında yalnızca ‘kelime manaları’ kadar bilgi sahibi olduğunuz anlaşılıyor. Kur’an’ın bahsettiği ‘kadın’ ve ‘örtünme’ hakkında biraz daha çalışmalısınız. Mesela, ‘ER’lik makamındaki Hacı Bektaş Veli Hazretleri ve gizlilik makamında (örtünenler) bulunanlar üzerinde biraz daha gayret gerekir. Kendini açıklayan H.Bektaş’ın hayatı ile yine kendini açıklamak zorunda kalan Hallac-ı Mansur hayatı hakkında karşılaştırmalı çalışma gerek diye düşünürüz. Ki, ‘örtünme’ konusunda derinlik kazanasınız.

5. “Kur’an” Zat’tır. Unutmayasınız. Lakin Kur’an’ı Kerim’de sıfatlardan da bolca konular bulunur. Sizin anlatımlarınız tamamen sıfatlar üzerine olduğu için, bazen çok sıkıcı oluyorsunuz. Tekrar iyidir, hep tekrar bıkkınlık getirir.

6. Haşr Suresine (son ayetleri) kısaca değindiniz. Bu çok iyi oldu. Eksik olmasına rağmen.

7. Tabi ki yaşadığımız toplum ve gelişen siyasi olaylardan kendimizi sıyıramıyoruz. Haklısınız, bu konulara da zaman zaman temas edilir. Özellikle Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerdeki gelişen çirkin olaylar hepimizi üzmektedir. Cahil bırakılmış Müslümanların ne yapacağını bilememesi ve zengin dev küreselci ülkelerin politikalarına alet olmaları sebebiyle başımıza gelen üzücü olaylar hakkındaki kelamlarınız, belki de yayın yaptığınız kanalın sahibinin siyasi tercihine saygılı davranmaktan bazı olumsuz yerli gelişmeleri söyleyemediniz. İşte bu size yakışmadı. Nerede olursanız olun doğruyu söylemek gerekmez miydi? Özellikle Suriye’deki olumsuz gelişmelerde Türkiye yöneticilerinin hiç mi katkısı olmadı? Ve özellikle BOP eş-başkanlığı gibi yabancı ellerin politikaları yürütülmedi mi?

Ümit ederim ki sizi kırmamışızdır.

Saygılarımla.

Mahmut EMİN


10 Haziran 2017 Cumartesi

“Kardeş kavgasının kazananı olmaz!”


Eyvallah.

Cümlede verilen mesaj doğru.

Söz, hayatında eşleştiği vakit değerlidir.

Bir de geriye dönüp, bu söze göre bir değerlendirme yapmak gerekmez mi?

Kardeşi ile kavgaya tutuşup, başarısızlıktan sonra bu sözü söylemenin, diğerlerini güldürmekten maada bir işe yaramayacağını da görmek lazım.

Irak, Libya, Mısır, Yemen…

Ne kavgalar, ne provokasyonlar, ne lüzumsuz girişimler. Hatırlıyoruz.

Onlar, kardeş kavgası değil miydi? Diye sormak bile boşa.

Hala, yapılan hataların düzeltilmesiyle meşgulüz.

Liyakatsiz, başarısız, becerisiz kişilerle buraya kadarmış.

***

BOP, emperyalist bir işgal hareketidir.

Bu hareketin bir uygulayıcısı olmak, hangi kardeşliğin gereğidir?

Peki, bırakalım dışarıyı, içeride son İki Yüz Yıldır yekvücut olması için çalışılan bir milleti 36 etnik kökeniyle anlatmak hangi kardeşliği anlatır? Parçalamak kolaydır, iş ki bütünleştirmek, beraberliği sağlamaktır. Ezbere alınan ve pişmanlık ifade eden lakırdılar anlamsız beyanlar ötesine geçemez.

Böyle zamanlarda susmak en iyisidir, en yiğitçesidir.


4 Haziran 2017 Pazar

Zorunlu Eğitim


Milli Eğitim Bakanı demiş; 'Türkiye'deki zorunlu eğitimi 13 yıla çıkaracağız”

Demek ki,( 4 + 4 + 4) sistemi yanlışmış. Ve zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaranların amacı, din eğitimini engellemek için değilmiş. Yaptığınızın yanlışlığını Binlerce kez tekrar ettiler, duymadınız. Sonunda kendiniz de bu aşamaya geldiniz. Dindar ve kindar gençlik yetiştirmek şiarından da hemen vaz geçin. Bilmiyorsanız, danışın.

Eğitimi azaltmak değil, bilakis ömür boyuna çıkartmak gerek.

Ha,

Sizden birileri söylemişti;

Eğitim seviyesi yükseldikçe bize oy vermiyorlar.

Amacınız ve prensibiniz oy toplamak olunca, halkın cahilleşmesi, ilimden geri kalması sizin neyinize!.

Alınan bir karar yanlış olabilir. Yanlışlık uygulama sonunda anlaşılır.

Anlaşıldığı anda da yanlıştan dönmek ve hata yaptığını deklare etmek üstün bir özelliktir.

Alınan bu kararı böylesi bir anlamda okuyorum. Hatalarından dönenler, tehlikeli yollara sapmazlar bir daha.

Haydi hayırlısı…


Bir Karşılaşma

-Beyefendi, -‘Sizin bir siyasi görüşü savunuyor olmanız, sohbetimizin bölünmesine asla sebep olamaz’. -İyi-kötü, olur-olmaz, eksi...