14 Temmuz 2018 Cumartesi

‘Nablus’… Ve Ortadoğu’dan bir Sayfa



Sosyal medya sayfasında anlamsız zamanlarda Atatürk eleştirisi (daha doğrusu saldırısı) yapan bir dostumuzun, “Nablus hezimetinden sonra padişaha telgraf çeken Mustafa Kemal’in”, cephede kendisi olmasına rağmen, aldığı yenilgiyi taa İstanbul’da bulunan Enver Paşa’ya mal etmesi hususunda yeniden bir eleştiri geliştirmiştir. Konuyu biraz inceleyince hiçte öyle olmadığını anlamak yetti. Kimse eleştirilemez değildir, yaptığı iyi ve faydalı işleri övdüğümüz gibi, lüzumsuz ve hatalı işlerini de elbette eleştirebiliriz. Bunun bir sakıncası yoktur, bilhassa beyinlerin çalışması için yeni bir yol açılması anlamını taşır bizim için.

I. Dünya savaşının öncesinde en çetin zamanlarıdır, eleştiri konusu olan. Osmanlı, Balkan savaşları yenilgisi almış, bir sürü toprak kaybına uğramıştır. Kafkaslarda Ruslar emperyal emellerini sürdürmekte, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar Ortadoğu’nun petrol yatakları üzerinde hak talep etmektedirler. Buralar bütünüyle Osmanlı topraklarıdır.

Ordu iyice zayıflamıştır. Silah ve iaşe temini imkânsız haldedir. Özellikle İngilizler Ortadoğu’da Araplar üzerinde psikolojik çalışmalar yapmakta ve neredeyse tamamı üzerinde, kendi devletlerinin kurulması, para ve silah bakımından destekleyecekleri hususunda Arap aşiretlerine istihbarı çalışmalarını sürdürmektedirler.

İstanbul Hükümeti Almanlardan yardım ister. Gelen heyet, “Balkan savaşlarındaki yenilgi, savaşlar sırasında Türkiye’de görevli olan Alman subaylarının da başarısız oldukları düşüncesini kuvvetlendirdiği için Almanlar yeni bir askeri yardım istendiğinde bütün Osmanlı Genelkurmayını düzenleyecek, subayları eğitecek, kimseden emir almayacak bir konumun generallerine sağlanmasını istemişlerdir.” (X) Sadrazam, Alman subaylarının Türk askerlerini tanıdığı gerekçesi ile Almanya7dan bir general istemiş ve bu göreve Tümgeneral Liman von Sanders beş yıllığına, “Türk Ordusunda Reform Komisyonu’nun başkanlığını yapmak üzere karargâhı İstanbul’da, birlikleri İstanbul ve civarında bulunan 1. Kolordu komutanlığına ve Yüksek Askeri Şura Üyeliği’ne atanmıştır.” (x) Dikkat, ordunun tüm işlerinde ve atamalarında yetkili! Bu noktada söylemeliyiz ki, Almanlar kaşına-gözüne vuruldukları Osmanlıya yardım için değil, görünenin aksine, Ruslara ve İngilizlere karşı Osmanlı Ordusunu kullanmak istediklerinden, Osmanlı ile ittifak haline girmişlerdir. Bazı hatıratlarda, Alman subayları, ‘Türk askerlerinin, cesurluğu, sağlığı, temizliği ve ne görev verilirse yaptığı, lakin okuma yazma bilmeyen askerlerin ve yabancı dil bilmeyen subayların bu askeri sevk kabiliyetinin de bulunmadığını yazmışlardır.”

“Türkiye’deki Alman askeri heyetinin faaliyetleri, Mondoros Mütarekesi’nin imzalandığı tarih itibariyle mukaveleleri feshedilerek bitirilmiştir. Türk Ordusunda kurmay başkanlık görevinden, ordular grubu ve ordu komutanlığına kadar çeşitli derecelerde aktif ve Alman siyasi askeri ve ekonomik çıkarlarını en üst düzeyde gerçekleştirmek üzere faaliyet gösteren heyetin alınan sonuçtan da o oranda sorumlu olduğu son kurmay başkanı General von Seeckt’in ifadesiyle sabit olmalıdır; ‘ Genel Kurmay Başkanı olarak çöküşte suç ortağının bir Mehmet ya da Mustafa olmasını, ama General von Seeckt olmamasını ne kadar isterdim. Fakat bunlar bizim askeri bencilliğimizin bedelidir.’”

Bu arada Ruslar, Kars’ı almışlardır. Kafkas savaşları ve nihayet Sarıkamış bozgunları peş peşe gelmiştir. Enver Paşa’yı “Kafkasya’yı alarak Orta Asya Türk dünyası ile doğrudan temasa geçmek ve hatta Hindistan’a kadar ilerlemek gibi stratejik ancak devletin imkanlarına nispetle hayalci düşüncelerle boğazlar ve Trakya’da tutulması gereken kuvvetlerin bir kısmı bu cepheye kaydırılmıştır.”  (X) Bu planın gerçekleşmesinde ise Alman subayları ve Liman Paşa etkili olmuştur.

Mısır İngilizlerin eline geçmiştir. Mısır’ı geri almak planı almanların yaptığı bir plandır. Almanların amacı “İngiltere’yi Orta Doğu’da Osmanlı ile uğraştırarak etkisini azaltmaktır!”. (X)

150 Bin kişilik ordusuna karşılık, Şubat 1915’de Cemal paşa komutasında 35 Bin kişilik bir ordu sevk edilmiş, yanlarında bütün savaş malzemeleriyle Bir haftada çölü geçmişlerse de, Kanal’a vardıkları gün saldırılmış ve yazık ki, Kanal’ı ancak 600 asker geçebilmiştir. Sonra da şehit edilmişlerdir. Açlık ve sefalet içinde güçsüz kalan askerin savaş kabiliyeti yitirilmiştir. Temmuz 1916’da yeniden kanal üzerine gidilmişse de, katılan askerlerin ¼’ü yitirilmiştir.

“Bu başarısızlıklardan sonra da Osmanlı Genelkurmayı İngilizlere mukavemet edemeyeceğini anladığı Sina yarımadasını boşaltmakta ağır davranmış, İngilizler Aralık 1916’da El Ariş’e girmiş, iki gün sonra 35 Km uzaklıktaki Maktaba’ya düzenledikleri bir baskınla da bölgede bırakılan Osmanlı askerlerinden 1600 kadarını esir etmişlerdi. Aynı şekilde Refah’da da bir Osmanlı birliği İngilizler karşısında 2000 kayıp ermişti.” (X)

Bağdat İngilizlerin eline düşünce, bilhassa Enver Paşa rahatsızlık yaşamış ve tarihi, stratejik ve manevi önemi dolayısıyla Bağdat7ın geri alınması için harekete geçmiştir. “Enver Paşa’nın Alman genel karargahından bir ordular grubu kurmaylığının ve yardımcı birliğin gönderilmesi isteğine bölge üzerindeki projeleri dolayısıyla Almanların da olumlu yaklaşması Yıldırım Ordular Grubu’nun kurulması ve General von Falkenhayn’ın gelmesiyle sonuçlanmıştır. Tamamen Almanlardan oluşan karargâhı ile Yıldırım Ordular Grubu bütünüyle Alman menfaatlerenin; Filistin e Suriye’de bir Alman nüfuz ve himaye sisteminin oluşturulması, için kurulmuştu. Gerçekten de karargâhtaki alman subayları Irak, Suriye ve Filistin bölgesindeki Arap kabileleri arasında bilhassa para kuvvetiyle Alman nüfuzunu yaymakta son derece başarılı olmaktaydılar.” (X)

“Almanların söz konusu faaliyetlerini Genel kurmaya bildirerek kontrol altına alınması için uyaran Yedinci ordu kumandanı Mirliva Mustafa kemal paşa, 20 ve 24 Eylül 1917’de gönderdiği raporlarda; Yöre halkının hükumetten ne derece uzaklaştığını, türk ordusunun gerek sayı gerekse askeri durumunun savaşın başına nispetle oldukça zayıfladığını, İngilizlerin Sina ve hicaz’da son derece kuvvetli bir şekilde son darbeyi vurmak için beklediği bir sırada Bağdat’ın geri alınmasının maddeten dahi mümkün olmadığını anlatarak Osmanlı Genelkurmayı’nı uyarmıştır. Bununla birlikte herşeyin bitmiş sayılmayacağını, bundan sonra mutlaka savunma savaşları yaparak, iç idareyi gerek asayiş, gerekse ticari ve iktisadi durumu düzeltmeye gayret edip suiistimali asgariye indirerek sağlam bir zemin hazırlamak gerektiğini izah etmiştir. Ordular grubu komutanlığı ve kurmaylığının tamamen Almanların eline bırakılmasını kabul etmeyen Mustafa Kemal, isyanını ‘Hayat ve memat mesailinde olsun ita-yı karar hakkından mahrum bulunduğumuzu zannetmiyorum’ sözleriyle dile getirmekteydi. Paşa, dahili ve siyasi komutanın mutlaka bir Osmanlı paşasında olup Falkenhayn ve Alman subayların onun emrinde çalışması gerektiğinde ısrarlıydı. Nihayetinde orduların savaş durumu alması hususunda da alman generalin tercihlerine sebeplerini ortaya koyarak karşı çıkan Mustafa Kemal paşa, eğer uyarıları dikkate alınmaz ise sorumlu olmamak için istifa edeceğini bildirmiştir. Beklediği neticeyi alamadığı için istifa eden Mustafa Kemal Paşa’nın yerine Mirliva Fevzi Paşa tayin edilmiştir.” (X)

İngilizlerin saldırıları devam etmiş, Birüssebi, Gazze ve Kudüs’ü almışlar ve ordunun Tellüşşeria’da cephesinin yarılması üzerine Osmanlılar geri çekilmeye başlamışlardır. “Bu başarısızlıklar üzerine Şubat 1918’de Falkenhayn geri alınmış ve yerine Liman von Sanders getirilmiştir.” (X)

Askerler silah ve cephaneleriyle ordudan firar etmişler, Arap aşiretlerinin bölgede yetişen ürünleri İngilizlere satması açlık tehlikesini artırmıştır.

“İngilizler bölgeye, her bakımdan daha az yıpranmış, her türlü ihtiyaçları karşılanan, birlikleri yığmaya devam ederek türk kuvvetlerinin üç katı bir üstünlüğe erişmişlerdi. Nihalet 16-17 Eylül’de Yıldırım orduları komutasını şaşırtarak kuvvetlerini farklı istikametlerde dağıtmasını sağlayacak, Şeria’nın doğusundaki Arapların desteğinde, demiryolu merkezlerine İngiliz saldırıları ile son adım atıldı. Hemen arkasından 17 Eylül gecesi, Nablus’taki 7. Ordu karargahına bir saldırı başlatan İngilizler, 19 Eylül’de 8. Ordu karargahına hava kuvvetlerinin desteğinde yapılan ve iki gün içinde öremli bir kısmını devre dışı bırakan hücumlarla Osmanlı ordularının  geri çekilme imkanlarını da ortadan kaldırmaya yönelmişti.

Bu saldırılar sırasında ordunun haberleşme hatları tamamıyla tahrip edildiği için Nasırıye’deki Yıldırım orduları karargâhı ile bağlı ordular komutanlıkları arasındaki iletişim tamamen kesilmiş, Nasırıyi’ye kadar giren İngiliz süvarilerinin elinden Grup komutanı Liman von Sanders bile güçlükle kurtulmuş, ancak binlerce asker şehit, bir o kadarı da esir olmuştu. 7. Ordu kumandanı Mustafa Kemal paşa ordusunu mümkün mertebe geri çekerek İngiliz saldırılarından korumaya çalışırken, İngilizler o zamana kadar saldırmadıkları 4. Orduyu takibe başlamışlardır. Araplar demiryolları, başta olmak üzere bütün iletişim vasıtalarını tahribe yönelik saldırılara devam ederken, cephe komutanı Liman paşa sonuna kadar direnme düşüncesi ile ordunun bir bütün halinde geri çekilerek kendini toplaması ve yeniden düzenlenmesini mümkün kılacak kararı vermemekte direniyordu. Kendi kuvvetlerini kurtaran Mustafa kemal paşa ise mevcut kuvvetlerin bir bütün halinde çekilip tek cephe teşkil edilmesinin yanısıra arapların başındaki Şerif Faysal ile siyasi ve askeri konularda anlaşarak düşman cephesini bölme teklifini Harbiye nazırı Enver Paşa’ya bildirmişti

Liman Paşa Şam’ın müdafaa edilmesini istemiş ve Mustafa Kemal7in birliklerini burada bırakarak, dağılmış askerleri toplayarak bir birlik oluşturması ile görevlendirmişti. Ancak istiklal beklentisi olan Arapların elindeki Şam İngilizlerin eline geçmişti. Rayak’ta Liman paşa ile görüşen Mustafa Kemal, onu, elde kalan birliklerin düşmanla temastan kaçınarak daha kuzeye çekilmesi gerektiğine savaşa devam etmenin son kuvvet kalıntılarının da kaybedilmesi olduğuna ikna eder. Burada Liman Paşa’nın cevabı çok manidardır; (karar budur, fakat ben nihayet bir ecnebiyim. Bu kararı veremem, ancak memleketin sahipleri verebilir.) bundan sonra komuta inisiyatifini ele alan Mustafa Kemal Paşa, Halep’te topladığı kuvvetleriyle İngilizlerle çarpışır, onları daha kuzeyde Katma’da 26 Ekim’de püskürterek Antakya’yı emniyet altına almıştır. 30 Ekim’deki Mütarekenin şartları gereği Liman Paşa’nın ayrılması ile de 31 Ekim’de Yıldırım ordular grup kumandanlığına atanmıştır.” (X)

Alıntılarımız hayli uzadı, lakin eleştiri yapanların insaflarını harekete geçirmek ve doğruyu bulabilmelerine yardım edebilmek amacımızdı. Mustafa Kemal paşa, Şikâyet değil, ordu komutanı olarak yazdığı raporlarda ne kadar isabetli teklifler gönderdiğini görebiliyoruz.

İnadına görmek istemeyenlere de sözümüz olamaz.

Tarihi gerçekler, mutlak bir gün su yüzüne çıkar.


(X) Alıntılar; Prof. Dr. Cezmi Eraslan, I. Dünya savaşı ve Türkiye, (S.339-360)
Türkler: Cilt 13

10 Temmuz 2018 Salı

Medeniyet Bakışı


Batı Medeniyeti, İslam Medeniyeti, Hint Medeniyeti, Çin Medeniyeti, onun medeniyeti, bunun medeniyeti.. Gibi deyim ve kavramlar ancak, Medeniyet kavramının alt şubeleri olarak incelenebilir. Medeniyet tektir. Dünya Medeniyeti. Dünya Medeniyetinden nasiplendiği oranda da kişi medenîdir. ‘Medeniyet’i, paylaşılacak mal, tadılacak lezzet, edinilecek hizmetler gibi manalarıyla anlamak, anlatmak istediğimiz konuya uzaklaştıracaktır. Teknolojik gelişmeyi elbette medeniyetten ayırmak mümkün değildir. Ancak, medeniyetin yalnızca maddi yönüne bakmak, insanı ihmal etmek, manevi yükselmeyi göz ardı etmek, tam da medeniyetsizlik olarak adlandırmaktayız. Öz olarak, sana yetecek olanı kadarı medeniyetin bir parçası, kazancın fazlası ise vergi, sadaka, zekât, tasarruf ve yatırım gibi harcamalarla diğerlerinin de olduğu sürece kadim medeniyet anlayışına varılacaktır.

Medenilik evrenselliktir. Evrensel olmayan hiçbir hüküm-kural-madde medeniyet kavramını ihata edemez. Bu sebeple, içe kapanarak, eskide kalmış bilinmesinde fayda olan, lakin kurtarıcı gözüyle bakılan fikirleri (bilgiler) medeniyet inşasında kullanmayı vazife bilmek, ilerlemeye tamamıyla köstek olacaktır.

Tarih bizi, geçmişten ders almaya sevk ederse, yolumuzu aydınlatır. Tarihi tekerrür ettirmek için yapılacak mesai nafile yorgunluktan başka ne getirecektir?

Dünyanın ilk gününden itibaren yükselen medeniyet kulesine ilave ettiğin taş kadar medeniyete katkın ve medeniyetin her nimetinden yararlanmaya hakkın vardır. Ana sütü kadar helaldir medeniyetin ürettiği. Onun medeniyeti, bunun medeniyeti diyerek medeni bilgi, teknoloji ve yükselmeyi sağlayıcı sistemleri kullanmamak ancak geri bırakır.

Medeniyete katkı nasıl olur?

Tabii ki, ilim ve san’at ve zanaatla ilgilenmek, kişinin akli yeteneklerinin gelişmesini sağlar, yetenekleri gelişen insansa çalışmalarıyla, buluşlarıyla medeniyete katkı sağlar. Hazıra alışkın ve hazırdan yiyenlerin hali ise, dedesinden kalan mirası çocuğuna bile kalmadan bitirenin halidir. Yazık ki, son cümle bizi ve 2 Milyarlık İslam dünyasını anlatıyor.

6 Temmuz 2018 Cuma

‘Fitne’



Siyasetçiler, televizyon tartışmacıları, gazete köşesine kurulanlar, araştırmacılar, sosyal medya yorumcuları… Son günlerde konuşmalarının, yazılarının bir yerine “fitne” kavramını sıkıştırıyorlar. Bilerek mi yaparlar, anlamadan mı pek bir mana verilemiyor. Ziyadesiyle işlerine gelmeyen bir karar, bir yorum, bir eleştiri karşısında müracaat edilecek tek kavram var: “FİTNE”.

“Fitne kelimesi sözlükte ‘altın ve gümüş gibi değerli madenleri saflığını anlamak için ateşte eritmek’ manasına gelen fetn (fütûn) kökünden türemiştir.” (İslam Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı). Fitne kazanı deyimi, buradan türemiş olsa gerek.

Fitnecinin başarılı olması, ortaya saldığı fitin yayılması için lazım olan ortamın uygun olması gerekir. Kayanın üzerine ayrık tohumlarını bıraksan, imkânı yok ki, yayılsın. Lakin toprak, nem ve güneşin bulunduğu ortama bırakmaya gör, kısa sürede etraf ayrık otundan geçilmez olur.

‘Fit, kelimesi sözlüklerde şöyle tanımlanır: “Birini başkasına karşı kışkırtmak için söylenen söz veya yapılan hareket.”

Başkasına karşı kışkırtabilmek, kışkırtılmaya hazır kitlelerle olabilir. O halde kitleyi hazır hale getirmek için çalışmalar yapılmalıdır. Şöylece özetleyebiliriz yapılacakları:

1. Cahil bırak,
2. Açlıkla sına,
3. Manasını bilmesen de Dini kavramları telaffuz et…
4. Gerisini bırak. Ötesine karışma.

Böylece düşünebilme yetisini eline alırsın. Sen ne istersen kalabalıklar ancak onu konuşurlar. Üzerine bir ilaveleri olamaz, korkma. Verilen ödevi iyi çalış ve istenenleri yap.

Fitne de böyledir. Kimse ne anlama geldiğini bilmez. Lakin kutsal metinlerde geçtiği için, kimse karşı duramaz. Demek ki var zannederler. Oysa fitnenin hasını sen yapıyorsundur. Anlamazlar merak etme. Hala kendilerinin bu fitne kazanında kaynadıklarını, kaynattıklarını düşünürler. Başlarındaki cehalet, açlık ve ilgisizlik durumlarını bu fitneden kaynaklandığını bilirler. Böyle bilsinler aldırma. Fitne büyüdükçe sen güçlenirsin.

Yakın geçmişte de, provokasyon kavramı önlerdeydi.  Herhangi bir olumsuz hadise sonrasında, bu ‘provokasyon’dur derlerdi. Bir defasında, ‘madem provokasyon diyorsunuz. O halde provokatörü bulun’ demiştik.

Şimdi de deriz ki, madem ‘fitne’den bahsediyorsunuz. Bulun fitneciyi ve açıklayın, faş edin millete. Bizim bulacak halimiz yok ya. Devletin idaresi elinizde. Polisi, jandarması, istihbaratı, ordusu… Sayısız güce hâkimsiniz. Verin talimatı bulsunlar. Yargılayın. Açıklayın.

Fitne yok mu? Elbette bal gibi var. En büyük göstergesi ise; insanların birbirlerini ‘tekfir’ etmeleri, ‘’hain’liğini söylemeleri, ‘görevden kaçma’ – ‘zoru görünce kaçma’ gibi gerekçelerle küsmeleri, aslı-astarı olmayan uydurulmuş olayları gerçekmiş gibi anlatmaları, üstüne vazife olmadığı halde, kendisine karşı duran topluluklara yapmaları gerekenleri hatırlatmaları… Fitnenin belli başlı göstergeleridir.  Ki, bu kazana düşenin iflahı zordur. Hele hele milleti topluca düşürebilirsen senden başkası kalmaz artık. Dilediğini zelil, dilediğini vezir yaparsın.

Bu aşamada söylemeliyiz ki, en büyük fitne ‘saltanatın fitnesi’dir. Saltanat fitnesi ise, nefis ve akıl zıtlaşmasının sonucudur. Akıl daima mağlup durumdadır. En başta ise, nefsani uygulamalar.

Bir de şöyle düşünelim: fitne kazanına neden düşeriz?

Günahlar, bir yol çizer. Yol günaha gider. Yolcu gittikçe batağa saplanır. Saplandıkça debelenir. Debelendikçe diplere yol alır…

Hiçbir problem kendiliğinden halledilemez. Ta ki, kişi-toplum ‘kendini düzeltinceye’ kadar. Ancak, tövbeden sonradır ki, kazan altındaki odunlar çekilmeye başlanır.

Demek ki, fitne kazanına kendi rızamızla düşmekteyiz. Biz böyleyiz de onun için işler böyle gidiyor diyebilmeliyiz. Kabul, tövbeyi, tövbe, kurtuluşu getirir.

Hazreti Peygamber’den sonra bir takım fitnelerin ortaya çıkacağı ve bu olaylara şahit olanların, bu fitnelere karışmamalarının kendileri için daha hayırlı olacağı” ifade edilmektedir. (Buhari ve Müslim sahihleri) (Abdülhamit Sinanoğlu- AÜİFD Cilt XLIII (2002) Sayı 2)

Aynı konuyu Ahmet Avni Konuk mesnevi şerhinde şöyle verir:  “Ahir zamanda, bir takım deccâller ve yalancılar peydâ olur; size sizin ve babalarınızın işitmediği sözlerden bahsederler. İmdi onlardan sakının ki, sizi şaşırtmasınlar ve fitneye düşürmesinler.” Merhum Konuk başka bir beytin şerhinde; “Deccal: Decel maddesinden müştaktır ki, sıvamak, örtmek, yaldızlamak manalarına gelir. Devenin uyuzuna katran sürüp yarasını kapatmak manasını da ifade eder. Mecazen yalan ve yaldızlı sözlerle hakikati örtmek manasına kullanılır. O halde deccal: yalancı, mürai ve tezvir edici demek olur.” Şeklinde açıklama getirmektedir.

Kimin ne yapmak istediğini, anlatabilmişsek, ne mutlu bize.         

Doğruyu bilen ancak Allah’tır.

(Edirneli Nazmi, Divanı’ndan bir şiir iyi gider şimdi)                   
Fitne bir kez iki şahsı bir birine kim çakar
Birini başdan çıkarur kendü yâ başdan çıkar

Fitnenün başı kesile her ne yirde varsa
Olma bir fitne kes-ile hem-dem it andan hazer

Hak dimiş fitne eşeddür kılıcdan pes fitne kes
Vâcibü’l-katl oldugında şüphe mi var ol yeter

Fitne kes birle musahip olmağı kes kim anun
Bir gün irer fitnesinden sana sakın sûr-u şer

Çün dimişlerdir ki el-cins ma’a’l-cins imdi pes
Lazım oldur âdemiler birbiriyle olalar

Âdem oldur kim eyüyi yatluyı bir bilmeye
Bile kimden nef’ irer kimden gelür yine zarar

Salma kendün vartaya dâyim basiret üzre ol
Nazmiyâ eyle hazer andan ki ola anda hatar.

NOT: İslam Ansiklopedisi Fitne başlığı altında Mustafa Çağrıcı, “Kur’an’ı kerim’de Otuz Dört âyette fitne kelimesi, yirmi Altı âyette de türevleri geçmektedir.” Dedikten sonra kaynaklarıyla ve manalarıyla bu ayetleri vermektedir. Meraklıları bakabilirler.


2 Temmuz 2018 Pazartesi

Neler Yaşadık, Nelere Şaştık!



I

Aylar var, iki satır yazıyı bir araya getiremiyorum. Çalışmak zor geliyordu. İçimden gelmiyor, her açtığım boş sayfa yüzüme bakıyordu, gülerek, alay ederek..

Olmadı, olmuyordu işte. Başka işlere baktık bizde. Başka iş dedimse, boş, bomboş zaman öldürücü, boşa geçen, ömürden giden zaman.

Olsun.

Bununda tecrübe edilmesi gerekirmiş demek.

Yazıyı bırakışımız, siyasi tercihlerdeki değişimlerden kaynaklanıyordu. Hazmı zor değişimler. Yalnızca olacakları seyretme moduna takıldım bir süre. Nitekim tercihini değiştirenler, siyasal olarak kazançlı çıktılar. Dünyayı, dünyalarını kazandılar. Her kazancın bir tarafında zararlar da söz konusudur. Bunu zaman gösterecek. Bu konuda haklı olmayı hiç istemem. Çünkü değişim tarihinden itibaren beynime hücum eden muhtemel o zararlar, ileride telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir.

II

(Göz Kelebeği) denen bir parazit, balıkla beslenen kuşların sindirim organlarında gelişimini tamamlayarak yumurtalarını kuşun dışkısına yapıyormuş. Yumurta dönemini dışkı üzerinde geçirdikten sonra bir salyangozun vücuduna girerek, larva dönemini tamamlayıp, yaşamının diğer bölümünü geçirmek üzere bir balığın derisinden girerek, göz tabakasına kadar ilerliyormuş. Başlangıçta, balık için görme, tehlikeleri atlatma konusunda bu parazit yardımcı olsa da, neslinin devam ettirebilmek için, yeniden bir kuşun sindirim organlarına ihtiyaç duyduğundan, gözüne yerleştiği balığın bir kuş tarafından yenilmesi için ne lazımsa yapıyormuş. Kuşa avlanan balık, sindiriliyorken de bu parazit yeniden yumurtlama evresine geçerek neslini sürdürüyormuş.

III

Hikmetinden sual olunmaz.

Biz hala ‘seyir’ halindeyiz.


13 Ağustos 2017 Pazar

Devlet Kuracaklarmış!


AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti?

“Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.”

Bu söz söylendikten sonra AKP sözcüsü Mahir Ünal karşı çıkmıştı, AKP’yi bağlamaz filan diyerek. Sonra, bunlar çok akıllı ya, yeniden o konuya döndü ve şunları söyledi:

“Devleti yeniden yapılandırıyoruz, lideri de Recep Tayyip Erdoğan.”

Evet, çok akıllılar. Tartışılan zamanda, ortamı yumuşatmak için, toplumun tansiyonunu düşürmek için karşı gibi durup, sırasını yakalayınca da gerçeği çaktırmadan ifade etmek. Çaktırmadan diyorum, çünkü zihinlerinin ötelerinde bulunan Atatürk düşmanlığını bugünlerde açıktan ifade etmeleri, 2019 seçimlerinde aleyhlerinde kullanılır. Ne de olsa Türk Milleti henüz Atatürk’ünden vaz geçmemiştir.

Biz geri zekâlıyız ya! Hem, üç-beş gün önce güya eleştirdikleri kişiyi onore ediyor, aklıyor, hem de gerçek fikirlerinin tam da Oğan’ın söyledikleri olduğunu anlatıyor.

Sözün uzunu lafı bir türlü anlamayana söylenir. Bunları söylemenin âlemi yok, zaten bilinen şeyler. Bir densiz çıkar, planları bozar, yapılacakları faş eder ve artık söyleme zamanı gelir. Böyle bir şey işte.

“Hazmettire, hazmettire..” sözü edileli ne oldu şunun şurasında? Tazecik duruyor belleklerimizde. Ve yaptıkları da, ‘hazmettirme’ harekâtından başka bir şey değil. İki önemli aletleri var bu harekâtta. 1. Başörtüsü. 2. İmam Hatip. Birincisiyle insanların dimağını zortlattılar, zihinleri allak-bullak ettiler. İkincisiyle de gençliğin dimağını. Din öğrenmek adına, kim bilir nerelerden aşırdıkları bilgi kırıntılarını gençliğin bilinç altına yerleştiriyorlar. Fikir girdiği yerde atıl kalmaz. Gelişir ve gelişir. Değişime de uğrar. İşte size, silahlanıp kardeşe sıkılacak an. Ve biz bunu yakın geçmişte gördük. Din eğitimi adıyla gizli evlerde verilen eğitimlerin sonucunda meclisi, camiyi, kardeşlerini bombalayanları gördük. Bunlar tamamıyla ‘hazmettirilen’ çalışmalar sonucu vukuu buldu. ‘Dindar gençlik yetiştirme’ adına milli eğitim bir cemaate teslim edilemez. Yeni bir kalkışma hareketine hazır olmalıyız ve bu oyunu bozmalıyız. Evlere şenlik bir bakanımız var. Kurduğu sistemi savunmak için “cumhuriyet tarihinin en demokratik müfredatı” diyor. Savunma Bakanlığı sırasında ne yaptı da Milli Eğitim’de yapacak? ‘Hazmettirme’ye devam. Sistemi değiştirirler, müfredatı değiştirirler, sınav sistemini değiştirirler… Öyle karıştırırlar ki, böylece insanlar (özellikle de öğrenciler) düşünemez ve anlayamaz olur. Sonra, ver mehteri… Artık, ister dindar, ister dini dar, istersen kindar yetiştirebilirsin.

Orduyla oynamayacaksın, eğitimle oynamayacaksın, camiyle oynamayacaksın. Ee, nasıl olacak bunların oyun alanı buralar. Oyuncağını ellerinden alırsan, ne kalacak onlara?

İşte, yeni devlet dedikleri veya gizli olarak sistem ya da yapılanma dediklerine buralardan başlandı ve devam ediyor. Ekonomideki borçlanmalar, üretim ekonomisinin zayıflatılması, ithalata dayalı tüketimin özendirilmesi, tarımın bitirilmesi.. Filan, zamanla çözülecek problemler. Silahlı kuvvetlerdeki, eğitim sistemindeki ve camilerdeki aşılanmayı düzeltmek için bunların iktidar sürelerinin en az üç katı zamana ihtiyaç var. Yıkmak kolay, yapmak zor.

AKP bebek katili Apo’nun adını İmralı olarak, Esat’ın adını Esed olarak, IŞİD’in adını DEAŞ olarak değiştirmişti. Doğrusu bu değişikliklerden çok faydalandı. İmralı’ya gittiler ve fakat asla Apo ile görüşmediler, Esed’le kavgaya tutuştular ve fakat asla Suriye lideri Esat ile araları açılmadı, DEAŞ ile savaşa girdiler ve fakat asla IŞİD ile marazalı olduklarını belli etmediler. Bunların hepsi oy olarak geri döndü AKP’ye. şimdi stratejik ortakları ABD, PYD’nin adını değiştirmiş. SGD diyorlarmış. Hani biz karşıydık ya PYD’ye. Şimdi ortalarda PYD filan kalmadı. İnanırım ki, bu başarı da AKP’ye oy olarak yazılacaktır. Hep sahtelik, hep palavra…

Propagandanın en etkilisi başörtüsü ve İmam Hatipler üzerinden yapılıyor demiştik. Yeni devlette bunların üzerine ve bunların üzerinde kuruluyor desek yanlış olmaz. Ne iş yapacaklarsa evvela başörtüsü, İmam Hatip veya cami gündeme getirilir. Başörtülü memurlarımız oldu, başörtülü polislerimiz oldu, milletvekillerimiz oldu, rektörlerimiz oldu… Şimdi, bir kalemşora söyletiyorlar: “Başörtülü generaller de olacak”! olsun bana ne! Olsun da, olunca ne olacak? Seni cennete mi yollayacaklar dangalak! Şimdi bir şeyler söylesek, yok insan haklarıymış, yok demokrasiymiş, yok laiklikmiş karıştıracaklar. Bu dolma kaleme soralım tekrar, başörtülü general olunca ne olacak? Çağ mı atlayacaksın?

İşte, kurdukları devlet veya düzen veya yapılanma dedikleri bu. Bunların kafaları bu kadar çalışıyor. Kadınların başlarını örtünce yeni bir devlet kurduk sanırlar. Hadi oradan, hadi oradan… Düşün yakasından artık şu garip milletin…

“Kendi görüşüdür, partimizi bağlamaz” gibi suya sabuna dokunmayan, üstlerine alınmayan açıklamalarda bulunmuşlarsa da, bal gibi zihinlerinin arkasındaki, Atatürk Türkiye’sini yıkma ve hayallerindeki ne idüğü belirsiz devleti kurma çalışmalarını son hızla yürütüyorlar. Bir yıl evvel ayakları tökezledi. Ders almadılar. 3 yıl evvel dizleri kırıldı ders almadılar. Bir dahasından Allah muhafaza yıkım kaçınılmaz olur.

Aklınızı başınıza devşirin. Biz bu devleti sokakta bulmadık. Hayallerinizi çocuklarınızın şirketlerinde deneyin.

Devlet hayallerle değil, hakikatle, ilimle, düşünceyle yönetilir.

Son söz Nutuk’tan:

“Bizim vuzuh ve kabiliyeti tatbikıye gördüğümüz mesleki, siyasi, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü umumî şeraiti ve asırların dimağlarda ve karakterlerde temerküz ettirdiği hakikatler karşısında hayalperest olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.”


10 Ağustos 2017 Perşembe

‘Metal Yorgunluğu’


Bir “metal yorgunluğu”dur lafları gidiyor. Metal yorulunca, topuyla tüfeğiyle jilet olmaya yollanır. Ucundan, azıcık bir parçanın değiştirilmesiyle, yorgunluk sonlanmaz. Metali olduğu gibi göndereceksin ki, yerine yeni metalden yapılmış bir organizma teşekkül etsin.

Siyasi yorgunluk öyle-böyle değil. Bugünkü söylemler, dünün yanlışlarının başkalarına mal edilerek, yani suçu başkalarına atarak, azardan kurtulmanın yollarıdır. Yorgunluk, elbette yolsuzluklarla başlar. Adam kayırmalarla devam eder. Liyakatsizlerin görev almalarıyla son bulur. Ve yorgunluk tam da burada hissedilir. Hissedilir lakin son pişmanlık kar etmez.

Aslında, metal yorgunluğundan bahsedenlerin, -nerelerde yanlış yaptık? Sorusunu da sorması lazım ki, yorgunluğa çare bulunsun. Durum o durum değil. Yakın gelecekte planlanan genel milletvekili seçimleri ve C.B. seçimlerinden karlı ve kazanarak çıkmanın acemi planlamaları yapılıyor. Milletin (seçmenin) gözüne gözüne şu sokulmak isteniyor:

-“Bakınız, hata yapanı asla affetmiyoruz. Hata yapan, kibir yapan kapı dışına bırakılıyor.”

İnsanlar sever böyle tavırları. Aslı olmasa da, gereceği yansıtmasa da. İnsanımızın mayası, affetmeye ayarlıdır. Geçmişi çabuk unutur. Güzel bir hareket gördüğünde de, hep öyleymiş gibi tavır alır. Destek, son hızıyla devam eder. Politikacı, ne yaptığını bilen değil, neyi yapması gerektiğini, kendisinden nelerin duyulmasının istendiğini bilen kişidir. İktidar ilgilileri de bunu yapıyor.

15 Temmuz faciası yaşandı, PKK faciasının kenarından dönüldü, IŞİD fecaatinin hataları geçte olsa görüldü… Terörizm, yakan topu kıvraklığında düşünceleri kırdı geçirdi. Sanayi üretimi -yatırımı-nın düşmesi gibi, fikir üretimi dip yaptı. Daha dün bir yandaş şunları söylüyordu: “Öyle bir dönemden geçiyoruz ki bütün ahlaki ve vicdani değerlerin kaybolduğu, seviyesizliğin dip yaptığı ve adeta bir değerler savrulmasının yaşandığı kâbus gibi bir ortam... Herhalde zihinlerin bu kadar dünyevileştiği, Müslümanca yaşamanın önemini kaybettiği böyle bir dönem hiç olmamıştır”. Bu satırlardan ne anlaşılıyor? Tarif ettiği içinden geçilen felaket dönemini, taraftarı olduğu siyasi grup değil de, sanki başkaları yaptı. Eleştirinin namusu da kalmadı!

Neyse,

Metalden bir parça değiştirerek, yorgunluğunu sonlandıramazsınız.


Topuyla tüfeğiyle jilet fabrikasına gönderilmelidir.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Bir Karşılaşma


-Beyefendi,

-‘Sizin bir siyasi görüşü savunuyor olmanız, sohbetimizin bölünmesine asla sebep olamaz’.

-İyi-kötü, olur-olmaz, eksik-fazla… Bizim de bir görüşümüz var.

-Eğer bunları dinlemezseniz,

Konuşmaya, dertleşmeye, fikirleşmeye yer kalmayacak!.

-Ama efendim, ben şöyle söylemiştim;

-Efendim, söylediklerinizi dinlemekle müftehirim ve istifade ettim, bir itiraz diyemeyeceğim amma, şunu söylemeliyim; bizim söylediklerimizi asla dinlemiyorsunuz. Bu itibarla, anlaşıyoruz dediklerimiz ancak, bizim kabul ettiklerimizden ibaret oluyor. Yani, anlattıklarımızı dinlemezseniz, ne diye anlaşıyoruz diyorsunuz?

-Efendim. Efendim.. ne demek,, ne demek, can kulağıyla dinliyor ve sizden istifade ediyoruz. Ve bu güne kadar sizinle nasıl tanışmadığımıza, nasıl konuşmadığımıza bir anlam veremiyorum. Demek bu dünyada sizin gibi insanlar da varmış. Biz ne büyük fırsatlar kaçırmışız şimdi anlıyorum.

Takiye böylece devam eder gider.

Ve hayatımızda bu kirli senaryodan başka bir gördüğümüz de yoktur.

Esas olan hizmettir. Hizmet, karşıya yapılan iyi, hoş, güzel işlerdir. Yardımdır. Ve bunların tümüne birden ibadet denir.

Şimdi biliyorum bu sözlere karşı itirazlar yükselecek. Kabul etmek zordur lakin hakikatin de bir anlatımı olmalıdır. Sonuç; ister kabul et ister ret, gerçekler kendini anlatmaktan imtina etmez.

Oku, üzerinde düşün, bir karara var. Sonuçta itiraz hakkın vardır. Ama üzerinde düşünmeden ilk aklına gelen fikirle itiraz edersen ilerleyemezsin. Hedefe varmak için, yol almak lazımdır. Yol bitmez deme. Evet, yol bitmez ama işaretlediğin hedef sınırlıdır. Hiç olmazsa o sınıra kadar gitmelisin.

Anlatılanı dinlemeden ve üzerinde çalışmadan cevap verme. Her sözü çıktığı ağızdan değil, sahibinden bil. Her sözün bir öğüt olduğunu anlaman için daha nasıl söylenmeli?


‘Nablus’… Ve Ortadoğu’dan bir Sayfa

Sosyal medya sayfasında anlamsız zamanlarda Atatürk eleştirisi (daha doğrusu saldırısı) yapan bir dostumuzun, “Nablus hezimetinden sonr...