İman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2012 Pazartesi

İman Hakkında Bir Husus



e-posta kutsuna, ‘ankebuthadis’ sitesinden her gün bir hadis gönderilir. Bu günde bir Hadis geldi, ilgimi çekti, çok enteresan.

“Ümmetimden veya Yahudilerden ve Hıristiyanlardan her kim beni işitir de iman etmezse cennet’e giremez – (Müsned-i Ahmed)”

Hadis’in doğru olup olmadığını teyit etmeye imkânım elvermiyor. Kaynaklarım müsait değil. Fakat mana kalbime oturdu, gönlüm teyit etti.

‘İşitmeyen’ sorumlu değildir. Ümmet ise ‘işitenler’ ve kabul edenler topluluğu olarak tarif edebiliriz. İşitip iman edenler. İncelik şurada, Peygamber, ‘Ümmetim’ dediği halde, işitip de iman etmeyenlerin içinde, ümmetini de tadat etmiştir. Enteresan olan tarafı budur. Hem ümmet ve hem de iman etmemiş olacak. İman etmeyen ise küfür içindedir, başka bir ifade ile kâfirdir, geri kalmıştır, gizlemiştir, örtmüştür… Demek ki, ümmetin içinde iman etmeyenler de olabilir. Akıllara durgunluk verecek bir mana, aslında kendini böylece gizliyor. Hem apaçık, hem de gizli mi gizli.

“İnsan beyni derler, hiç kimse farkında değildir o organın.. Aslında hiçbir organımızın farkında değilizdir…

Ne bedenimizin, ne beynimizin ürettiği bilincimizin farkında değilizdir…”(1)

İman etmiş gibi gözükmek. Farkında olmamak. Zanlarımızla yaşamak, zannetiklerimiz ile hemhal olmak. “Beynimizin ürettiği bilincimizin” farkında olmamak. “Her an bir şan alan”ı bir noktada duraklatmak, artık bu kadar, söylenecekler söylendi, iş bitti, iman bu kadar demek. “Bilinc”in daima bir atılımda, daima bir gelişmede olduğunun farkında olamamak. Allâh esmasının zuhuru, her anda ve herkeste açığa çıkmakta olup, iman ise açığa çıkan Allâh isimlerinin kabulü ile inanmak olarak ortaya çıkacaktır. Efendimizin bildirdikleri “sünnetullah” hakiki imana ulaşmanın yoludur. Bir büyüğümüzün deyişi ile “iman zevkten sonra ortaya ulaşır, zevk ediniz kâfidir.”

“Ey iman edenler, adaleti uygulamaya aziymli olun! Ana-baba veya akrabanız aleyhine de olsa, zengin veya fakir fark etmeksizin Allâh için şahitlik edin; Zira Allâh hakkı, ikisinin de önündedir! O halde adaleti sağlamada geçersiz kabullerinize tâbi olmayın! Eğer gerçeği çarpıtırsanız, muhakkak Allâh yaptıklarınızın yaratanı olarak Habiyr’dir.

“Ey iman edenler, “B” harfinin işaret ettiği anlam ile iman edin Allâh’a, O’nun Rasûlüne inzal ettiği (El esmâ mertebesinden bilincine) gibi daha öncekilere de inzal etmiş olduğu hakikat bilgisine… Kim Esmâ’sıyla her şeyi yaratmış olan Allâh’a, O’nun melâikesine (Esmâ’nın işaret ettiği mânâların açığa çıkan kuvvelerine), O’nun Kitaplarına (inzal etmiş olduğu hakikat bilgisine), O’nun Rasûllerine ve gelecekteki sonsuz yaşam sürecine kâfirlik ederse (inkâr ederse), gerçekten çok uzak bir inanç bozukluğuna sapmıştır.” (Nisâ/ 135-136) (2)

Nisa 136’da açık belirtildiği üzere “Ey iman edenler iman ediniz” ayeti kerimenin açılımından başka bir mana değildir Resûlullah’ın buyurduğu.

Bir konuya temas etmeden geçemeyeceğim.

Hz. Musa’nın tebliğ ettiği kitap Tevrat, (hâşâ bozulma söz konusu olamaz, ancak anlatabilmek adına bu kelime kullanılmaktadır) insanlar kitap üzerinde oynayarak, anlamlarını yitirerek, kitabın hüküm devrini sonlandırdılar. Elbette, yeni bir sistem ortaya konulması, yeniden anlatılması gerekirdi. Hz. İsa ile İncil nazil olundu. Bu kere, Hz. Musa’ya inanıp onun kitabını Hakk belleyenlerin yeni zuhur eden Peygamber’e Hz. İsa’ya tabi olmaları, getirdiği kitaba iman etmeleri gerekirdi. İman etmeyenler ‘küfür’de kaldılar. Zaman ilerledikçe Hz. İsa’nın getirdiği değerlerle oynadılar insanlar. Kitabı’nı bozdular. Çok çeşitli İnciller ortada dolaşmaya başladı. Böyle bir küfür devrinde Hz. Muhammed zuhur etti ve Kur’an’ı Kerim’i tebliğ etti. Hz. İsa’ya iman etmiş olan Mü’minler bu kere Hz. Muhammed’e iman etmek mecburiyetleri vardı. Edenler etti. Etmeyenler ise küfürde kaldılar.


İman sistemi böyledir. Bir öncekine iman eden mü’minler sonrakini tanımak ve iman etmek zorundadırlar. Yani yenisini kabulle sorumludurlar.

Peygamber’in “ümmetimden” buyruğunu iyi anlamalı ve doğruca emirleri yerine getirilmeli ve tevhide varılmalıdır.

Efendimiz Hadisi Şeriflerinin birisinde de şöyle buyurur; “Öyle bir zaman gelir ki, kişi sabah mü’min olarak kalkar, akşama kâfir olarak ulaşır. Ancak Allah’ın iman ve tevhit ilmiyle kendilerini ihya ettiği kimseler, bu durumun dışındadır.” (Darimi 1.97) (3)

++++++++++++++++++++++++++++++
(1) (Birol usta, ‘Bir çocuk müjdelemeye geldim’ isimli makale)
(2) Ayet Mealleri, Ahmed Hulûsi, Kur’an’ı Kerim Çözümü.
(3) Hadisler, Ankebut Hadis internet sitesinden alınmıştır.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

“Asil Kan”


 “Su uyur, düşman uyumaz” başlığını vermiştik evvela, sonra değiştirmek gerekti ve böyle oldu. “Asil Kan”.

Düşman daima uyanık olduğunu, asırlar içinden yaptığı ilmi gelişmeleri hayata geçirme becerisi ile göstermiştir. Durmamıştır. Hedeflerine emin adımlarla ilerlemişlerdir.

Hedefleri nedir? Kesin bir tespit yaparak şöyle diyebiliriz. Asla unutmadıkları, Osmanlı’dan intikam almak. Yani Türk’ten. Yani Müslüman Türk’ten.

Düşünürlerine verilen hedef budur. Hep bu yönde düşünmekteler, planlamaları, geliştirdikleri teoremleri, faraziyeleri hep belirlenen hedef üzerinde olmaktadır. Toplum mühendisleri denilen gruplarla, hedefe koydukları milletleri istedikleri yönde şekillendirmekte ve devletleri istedikleri yönetim tarzına kavuşturup, o milleti adeta esaretleri altına alabilmektedirler. Üzerinde çalıştıkları toplumları, belki de ülkenin bilim adamlarından, düşünürlerinden daha iyi bilmektedirler. Geliştirdikleri fikirleri alan çalışması yaparken, ülke vatandaşlarına anlattıklarında pek fazla da tepki görmemektedirler. Aslında fikirlerini, teorilerini ülke içinde buldukları (satın aldıkları bile diyebiliriz) ilim adamları, gazeteciler, devlet memurları, yüksek yöneticiler, iş adamları… Vasıtasıyla anlatmaktadırlar. Sıfatı bildirilen kişiler, verilen (emirlere) adeta emir kulu gibi sarılmakta ve her ortamda belletilen lafları papağan gibi hep bir ağızdan tekrar etmektedirler. O kadar sık, farklı TV ve basılı yayınlarla ve farklı isimlerle tekrar ediliyor ki, ‘birinden kurtulan diğerine yakalanıyor’ hesabı izleyici, okuyucu birinden birine mutlak surette yakalanıyor. Beyin yıkama faaliyetleri de diyebileceğimiz bu uygulamalar sonucunda toplum yavaş yavaş onların istediği biçime yoğruluyor, işlem tamamlandığında ise istediğinizi yapmaya hazır kitleler emre amade bekliyor.

Farz edelim 10 televizyon, 50 radyo, 30 gazete, 40 dergi ve yüzlerce internet sitesi ile yapılan bu propaganda çalışmalarına toplam tirajı yüz bini bulmayan gazetelerle ve Türkiye sathına yayın yapamayan ve kablo Tv sisteminde bile bulunmayan sermaye yetersizliği içindeki bir – iki televizyonla karşı çıkmaya, bilgi kirliliğini düzeltmeye çabalamak ne kadar başarılı olacaktır? Ancak, bu dev sermaye gruplarının karşısında yılmadan duran ve gerekli çalışmaları yapmaya çalışan iman abidesi insanların varlığı, taraftarlarına da güç vermektedir. Bu çalışmalar önemlidir. İman birliğinin karşısında hiçbir gücün duramayacağı anlattığımız çalışmalarla bir kez daha ispatlanmaktadır. Özellikle Türkiye de başarılı gibi (propagandanın gücü ile) gözükseler de asla başarılı değillerdir. Hedeflerine yaklaştıklarını düşündüğümüz de bile bir anda öyle manevralar meydana gelmektedir ki, onların başarılı gibi göründükleri noktaların birer birer yıkıldıklarını müşahede etmekteyiz.

Milletimizin damarlarının içinde kırıntı miktarında da olsa bulunan imanla  (Atatürk’ün ‘muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’ kelamı buradaki manaya işarettir) bir anda her şeyin ters yüz oluverdiği görülmektedir. Bu asıl başarıdır. Tıpkı yedi düvele meydan okumaktır bu.

 “Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin  
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten” (Namık Kemal/Hürriyet Kasidesi’nden)


“İslam bir ‘ilkellik ve dehşet sistemi’ olarak lanse edilebilmiştir. Kinini din, kan dökmeyi ibadet, oyuna gelmeyi zafer sanan akıl ve aydınlık düşmanı bir takım dinci çeteler aracılığı ile…

Son ve kesin zafer, Türkiye’nin düşürülmesiyle elde edilecektir. Ana hedeflerden birincisi Türkiye’dir. Ön hazırlıklar, Cumhuriyet düşmanları hurafe ve sömürü dinciliğine zaten yaptırılmış bulunuyor.”

Yukarıdaki tespitler Yaşar Nuri Öztürk’e aittir.  Ve şu cümleyi ilave eder Hoca; “Emperyalizm ve yamakları olanca gayretleriyle cumhuriyeti yıkmanın peşindedirler” (10 Temmuz 2012, Yurt Gazetesi)

Böyledir maalesef, böyledir.

Ne yapılmalı?

Bir kere, yukarıdaki bahsettiğimiz küçükte olsa yayınlar devam ettirilmelidir. Basın yayın araçlarından faydalanma imkânı sınırlı ve hatta sıfır olduğundan, evladı vatan’ın her birine tek tek ulaşılarak, bilebilinen kadarıyla düşmanın hedefleri, yapılması gerekenler yüz yüze anlatılmalıdır. Kendisini bu yolda görevli bilenler her karşılaştıkları kişiye ürkütmeden, incitmeden, dinini, inancını, dilini, düşüncesini dikkate alarak ve kırmadan, birliğin, beraberliğin önemini, devletin içindeki durumunu dili döndüğü kadar anlatmalıdır. Tarih, sosyoloji, felsefe kitaplarının yanında, yeni yayınlanan kitaplar da okunmalıdır. Yazılan makaleler, röportajlar, incelemeler dikkatle takip edilmelidir. Onlara eleştiriler geliştirmeli, mutlak surette yayınlanmalıdır. İnternet ortamı verimli kullanılmalıdır. Hem tarihe not bırakmak ve hem de fikirlerimizin, düşüncelerimizin diğerleri tarafından takip edilmesi, okunmasının sağlanması gereklidir. Aynı fikir çevresinde bulunanlar hiç olmazsa ayda bir kere de olsa kısa süreliğine küçük toplantılar yapmalı, hem küçük topluluklar hakkında görüşler aktarılmalı, hem de yapılan çalışmalardaki verimlilik üzerine görüşmeler yapılmalıdır.

Hülasa, en az düşman kadar uyanık olunmalıdır.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Küfür’ün Tadı



Küfr’ün acı tadını bilmeyenlerin, imanın lezzetinden bahsetmesi beyhudedir. Taa ki, iman, küfür ve küfrün tanınmasından sonra pekişir.

Nasıl öğretmişlerdi, Şeytan Meleklerin hocasıdır. Şeytanını tanımayanlar, şeytanına secde ettiremeyenlerin secdeden, namazdan bahisleri de beyhudedir. Nefsini Müslüman yapmak budur. Müslüman olacak nefsindir. Değilse, fıkhın bildirdiği malumatların, yapılmasını emrettiği farzların ezbere yapılmasının hiçbir anlamı ve önemi yoktur. İş odur ki, nefsine kelime-yi tevhidi getirttiririsin. Nefsini secdeye vardırır, şeytanını ram edersin.

Şahadet kelimesi aşk ile bertaraf olan nefisten sonra dile gelir ve şahit olarak Müslümanlığa adım atarsın. Ezbercilikle, atalarımızın bildirdiği üzere yapılan ritüellerle İslamiyet’in bir ilgisinin olmadığının bilinmesi gerekir. Onun için, küfür tam olarak bilinmeden, anlaşılmadan iman bilinemez, anlanamaz, tadılamaz…

Buraya kadar söylenilenlerden, içinde bulunduğumuz durumun gözden geçirilmesinin gerektiği sonucunu çıkartabiliriz. İnandıklarımızı ve inkâr ettiklerimizi sıralayarak hangilerinin doğru ve/ya yanlış olduklarını çıkartmalıyız. Belki de -iman- diye sarıldıklarımızın küfrün kendisi olduğunu anladığımızda, fikrettiğimizde gerçek imana yol açıldığını da fark etmiş olacağız. Kur’an’ı Kerim ile Peygamberi vasıtasıyla bildirdiklerinin inceliklerine vakıf olmaya çalışılmalıdır. Kabaca, anlamların zahiri manaların bizlerin anladığımız gibi olmadığını da kavramaya çalışmalıyız. Kitabullah bir mecazlar âlemidir. Mecazların inceliklerine, derinliklerine nüfuz etmeye çalışmalıdır. Durup dururken hiç kimseye açılma vaki olmaz, neden dersek, çalışmayana, düşünmeyene, fikr etmeyene, üzerinde tefekkür etmeyene, verilen görevleri tam olarak yerine getirmeyene verilecek ne olabilir ki? Burada bir karşılıktan söz edilmiyor. Tamamen kişinin kendi kendine yapacağı iyilikler, güzellikler, tevazu, kibirden vazgeçmek.. gibi eylemlerin ve ibadetlerin peşinden insan olarak elde edilebilecek kazanımlardan söz edilmektedir. Karşılık olarak değil.

“aslı olmayana iman” (Nahl/72) tam da anlatmak istediğimiz budur. İman diye bağlandığımız bir takım değerlerin, yoksa “aslı olmayana mı” olup olmadığını nasıl test edebiliriz ki, sanırım ancak Küfrü tanıyarak.

Perde açılınca görülür ki, iman diye bağlandıklarımızın tamamı küfürden ibarettir.

İşte, kutlu iman yolunun başlangıcı.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Başarı Nedir Gözüm?



Başarmak;

Neyi neye göre mukayese ile ulaşılır başarıya?

Başarısız olanla, başaran arasında ne gibi ayrıcalık, ne gibi farklılık vardır. Sınıfını geçen öğrenci başarılı, kalan başarısız mıdır? Cevabı zordur bu soruların. Sınıfını geçip, okulu daha önce bitirip sonra da hayatının sonuna kadar işsiz, güçsüz gezenleri, ailesinden kalan mirası harcayarak hayatını devam ettirenleri biliriz. Sınıfında kaldı diye, okulunu geç bitirdi diye aşağıladığımız kişinin ise hayatının ileri devresinde başarıdan başarıya koştuğunu da biliriz. Devletin güzide makamlarına oturduğunu ve işini de başarıyla devam ettirdiğini biliriz.

Kişinin iç âlemiyle, dünyadaki tavrının eşleşmesi asıl başarıdır. “Dışının içi gibi olması” başarılması zor olan bir amaç, ulaşılması zor bir süreçtir. Nefis illeti insanın başında bela olduktan sonra, nefsi alt edip; tevazuuya bürünmek, kabule girmek, acziyetini anlamak o kadar da kolay olmayacaktır. Başarı lütf-u İlahi iledir. Lütuf etmezse neyi nasıl başaracağız ki? Bir yetimin başını sıvazlamak başarıdır. O yetim ile aynı sokakta yıllar yılı yaşayıp da bir kere bile halini sormamak ise başarısızlık. Nasıl olur böyle bir hal denemez? Olmuyor işte, ilahi Lütuf demiştik.

İkinizin de üzerine Nâr’dan alev ve duman (bilinç bulanıklığı) irsal edilir de başarılı olamazsınız. (Rahman/35)

Dünyada kazanılan hiçbir makam ve mevki, parasal büyüklük sahipliği başarı olarak adlandırılamaz. Taa ki, sahip olduklarımızı insanlığın hizmetine arz etmiş olmayalım. Hizmete sunulmayan hiçbir varlık bizim zenginliğimizi ifade etmez. Asıl zenginlik, emaneten sahibi bulunduğumuz (zilyedimizde bulunan) mal, mülk, para, altın, fabrika, ev, arsa, tarla… Ne varsa mutlak olarak insanlık hizmetine arz edilincedir. Aksi halde cimrilik, pintilik sıkıntılı bir hal olarak kişi hayatını ve manevi hayatını mahveder. Bu tip kişilerin hayatları rahat değildir, sürekli olarak bir korku halindedirler, çünkü ellerindeki mallarının bir şekilde çalınacağını, mülkiyetinden çıkacağını düşünerek yaşarlar ve işleri güçleri mallarının elinde kalması için tedbir düşünmektir. Hastalıklı bir haldir bu, rahatsızlık üst seviyededir.

iman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, Rableri onları Rahmetine dâhil eder! İşte bu apaçık başarıdır (Casiye/ 30)

Namaz kılar, niyaz eder, naz eder. Nazlıdır. Hazinesini saçmaz ortalık yere. Gerçek sahibine verir. Bu kere de cömerttir. ‘Rahmetine ulaşanlar’ ise sırrı ilahiyi sahibine teslim etmekle yükümlüdürler ve görevi bihakkın yerine getirirler. Talep etmekle başlanılır, niyet etmekle. Hele bir çık yola;

Bir gün uğrar semtinize dildâr!

“Allâh korunanları, açığa çıkardıkları başarılarla kurtuluşa erdirir! Onlara kötülük dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar.” (Zumer/ 61)

Söz bitti, söz bitince sükûn başlar.

Ayet-i Kerimede bir güzel açıklanmış. Kelimeye uzanan mana kısıtlı anlatımıyla, zorlamayla daralır. En iyisi burada bırakmak.

Doğruları daima Bilen Bilir.

Başarı Allah’tandır.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Ümit, İman, Sevgi


Ay, buluttan battaniyesini usulca çekti üstüne, gözlerini kapattı.

Sürmeli bir karanlık çeğmelendi Ankara üstlerine doğru.

Buzlu kaldırımlarında şehrin, telaşlı insanlar düşmemek için olabildiğince dikkatle yürüyorlardı belediye otobüslerinin kümelendiği duraklar tarafı istikametince.

Küçülen ekmekler, paylaştıklarından değil, büyük adamların para üzerindeki oyunlarından ileri geliyordu. Her gittiklerinde bakkala, çarşıya, pazara harcayabilecekleri ile daha az miktarda alışveriş yapılabiliyordu. Ailenin geçimi günbegün sırtta kamburu artırıyor, yaşamak zorlaşıyordu.

Her biri bir bahaneye sığdırılan, yozlaşmış kabullerin kavgaları neticesinde, bitap düşen millet evlatları, önce beyinlerini, düşüncelerini, sonra imanlarını teslim eder olmuşlardı.

Yorgundular. Umutsuzdular. Yakın gelecekte çözüm de görünmüyordu.

***

Bakışlarındaki hüzün, gözlerinden girip kalbini dağlıyor hayatındaki binlerce fotoğrafın çerçevelerini kırıyordu.

Zafiyetin sebebi sevgi olamaz.

Sevgiyi nefsi hislerimizin sebebi gibi göstermek kendimizdeki acziyettir. Acziyetimiz, sevgimiz olamaz. Elbette ki, sevgi karşısında acizizdir. Savaş, zaten nefsaniyetinin sana açmış olduğu tüm cephelerde ve toptan olmaktadır. Kumandanlıkta burada belirlenecektir.

Kişi hayatında acımasız kareler verilir bazen. Gözünün hiçbir şeyi görmediği zamanlardır o anlar. Ne ağlamak, ne yalvarmak kâr eder.

Toparlanmak, birlenmek vaktidir artık.

Geçmişin hesabı da geçmişle geçip gitmiştir. İş o ki, eğer işlenmişse geçmişte hatalar, ortaya koyulup, üzerinde hesaplar - kitaplar yapılarak bir daha o hataları tekrarlamamak, bir daha o yanlışlara düşmemek için ince planlar yapılmalıydı. Makinenin bozulan parçaları bir başına da kalsan, oturup parmaklarınla, tırnaklarınla tamir edilmeliydi.

Yapılacak budur.

Derin nefes alıp, besmele ile başlayarak, taptaze bir hayata doğmak.

***

Sonra yorulmaların en zorlusu, en belalısı başlar.

Plan ayrıntılı olarak işlemeye koyulunca, her bir noktasına da güvenilir insanları bulup yerleştirmek ve yapılması gerekenleri tereyağından kıl çeker gibi yapıp bitirmek gerekir.

Vazife kutsaldır.

***

Güneş dağların ardından ılık ve sevimli yüzünü gösterdi.
Kaldırımlarında şehrin dolaşanlar, nereye bastıklarından emin, işlerine güçlerine koyuldular. Yüzlerde karşıyı mutlu eden bir gülümseme.

Huzur, bütün ülke sathını kapladı.

Herkes ne yapacağını, niye yapacağını biliyordu.

Bir Deli’nin çıkagelmesi ile kısa sürede işler yoluna girmişti.

Gözünde; şan, şöhret, ad, nam, ün… bulunanların kahraman olmaları muhaldir. Onun için bizim Adsız Kahramanlarımız muteberdir. İşte öyle, bir dere kıyısında, çöplükler içinde…

Derviş sabrında uçmağa varmak.

İstenendir.

17 Ağustos 2010 Salı

Sakat Bir Görüş

14 Ağustos 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinin ekonomi sayfasında bir haber vardı; İstanbul Ticaret Odası’nın referandum konulu yaptığı toplantıda, İTO Meclis üyelerinden birisinin sorusu şöyledir; “…Her şeye hükmeden her şeyin sahibi olan bir Allah var. Yeryüzüne de gökyüzüne de hükmeden bir Allah var. Bütün kanunların ruhunu belirleyen bir Allah var. Allah’ın belirleyemeyeceği kuralların benim hayatıma dayatma olduğuna inanıyorum. Eğer böyle bir oylama olsaydı dayatmalarla ortaya çıkan Anayasa’yı asla kabul etmeyecektim. İnancıma ve değerlerime uygun, yüzde yüz benim ruhumla, bedenime uygun bir anayasa’yı isteyecektim ama şartlar hiçte öyle değil, bu uygulamadaki dayatmacı durumu da değerlendirmenizi istiyorum.”

Bu insanlar bu görüşlere nasıl varıyorlar? kim öğretiyor onlara bu sakat görüşleri? bunların bir allahı var. o allah, bir zamanlar bazı kanunlar yapmış. Bazı kuralları geliştirmiş tamam. O gün bu gündür hiç mi hiç karışmıyor hiç bir işe. Şimdi yukarıdaki sorunun sakatlığına bakalım. “Allah’ın belirlemeyeceği kurallar” şimdi bu soruyu soran kişi, bilerek mi, bilmeyerek mi öncesinden şöyle diyor. “Bütün kanunların ruhunu belirleyen bir Allah var, yer yüzüne de gök yüzüne de hükmeden bir Allah var.” iki cümle nasıl da karşı duruyor bir birlerine. Yani, “her şey”e, “yeryüzüne de, gökyüzüne de” hükmeden Allah var ama Anayasa’ya karışmıyor! Kuralları belirlemiyor! karışmıyor, çünkü ölü bir ilah. İnandıkları ölü bir ilah. Put.

Madem “bütün kanunların ruhunu belirleyen bir Allah var” ne diye, karşı çıkıyorsun. Öbür allah mı yapıyor o kanunları. Bırakın ölü ilahları. Kır o putu, kendine dönüş, Allah’a dönüş ancak kendi ‘Ol’ emri iledir. O, ‘ol’ demeden yaprak bile kıpırdamaz bilmez misin?

Diri olan, Hayy olan, gören, söyleyen, bilen kimdir? Allah’ın ilminin dışında olan ne vardır? eleştirebilirsin, ancak “şirk”e bulaşmadan. aklına ters geldiğini, kabul edemediğini söyleyebilirsin, bildiğin ilmin, ahlakın dışında bir şeyi kabul edemeyeceğini anlatabilirsin, bu başka bir şeydir. Putları karıştırma, ‘Hayy’ olana iman etmişsen, ‘Hayır ve şerrin O’ndan geldiğine iman etmişsen”, “neylerse güzel eyler” demekten başka bir yol kalmıyor.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...