cemil meriç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemil meriç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2013 Cuma

Doğu – Batı Salınımı


Cennet Mekân Cemil Meriç’in bir kitabını karıştırıyordum. “Doğu, Batı’nın menfaatleriyle sınırlıdır” cümlesini okuyunca zınk diye durdum, kitabı kenara bıraktım. Bu kadar kâfiydi.

Bir cümlede bir kütüphane gizli.

Doğu’nun göz alıcı devirlerini bilmeden, Batı’nın halini anlayabilmek aslında mümkün değil.

Nasıl da sınırlandırıverdim Batı’yı. Doğu tarihini bilmek ve anlamak kaydıyla.

Muhayyel mahkemeler kuruyorum, Sanık yok bu duruşmada. Sanık, mağdur, tanık, mazlum, savunucu en sonunda belli olacak. Ha, infaz memuru da hazır bekliyor, bir adet cellâttan ibaret.

XVI. Yüzyıl sonlarına kadar yapılan tüm duruşmalardan yüz akı ile çıkıyoruz. Hakk’ımızı alıyor, Hakk’ı teslim ediyoruz. Problem yok. Dünyanın en iyi üniversiteleri, Hakkaniyetli kararlar veren mahkemeleri, bileği bükülmez en büyük ordusu… Hepsi, hepsi sınıfı geçiyor. Üstelik hiçbir suçta isnat edilemiyor.

İlmin gelişmesi elbette mevcut ilmin üzerine yapılan inşa iledir. Mevcut ilim düzeyini sıfırlayıp, yeniden baştan başlamanın anlamsızlığı ortadır. Tabiî ki Batı, ilmin bulunduğu o devirdeki en mükemmel seviyesi olan Türk-İslam medeniyeti üzerine yapılan geliştirmelerle, ilerlemelerle bugünkü seviyesine varmıştır. ‘Bize ne İslam medeniyeti’ dememiştir. Batı bizden ilmi alırken, biz ilmi, üniversitelerimizden kovmuşuz. Bize nakli ilimler yeter demişiz. Fen bilimlerini, astronomiyi, tıp ilimlerini kapı dışarı etmiş, sarıklı ama Allah’tan bihaber kafalara teslim etmişiz üniversitelerimizi.

Sonraları, Allah’ı da kovmuşuz fikir dünyamızdan. Kovmakla kalmayıp, yeni, yepyeni tanrılar imal edip medreselerin tedrisatlarına eklemişiz. Yetişen kafalar da elbette hocaları gibi olacaktır.

Şimdi XXI. Yüzyıldayız. Son 300 yıldır içine düştüğümüz badireden çıkmaya çalışmayı bile akıl edememişiz. Mesela, son 30 yıldır tartıştığımız bir başörtüsü meselesi vardır. Otuz yıldır tartışırız ve fakat hala bir sonuca bağlayamamışız. İkide bir önümüze çıkar. Yolumuzu keser. Son günlerin tartışma konusu da, imsak vakti. Yarım saat erken oluyormuş, geç olmalıymış, yarım saat fazla aç kalınıyormuş… Ne anlamsız, ne lüzumsuz bir tartışmadır? Sanki bu ülkenin astronomi fakülteleri yok. Sanki bu ülkede matematik bilenler yok. Zor mudur saatin hesabını yapmak? Ne diye boşuna bu milletin zamanını, emeğini, gücünü, çalışma azmini, ibadet şevkini kırarsınız? Oturun adam gibi anlaşın ve sessizce bitirin bu meseleyi. Yok, yapamazlar, tartışsınlar ki, kendilerinin ne kadar büyük bir ilim sahibi olduğunu herkes anlasın. Ah kibir!

“Cemil Meriç, Batı’nın karşısına çıkarken aslında eski ‘Hind’i arkasına alarak göğüslemek ister. Galip kafalı entelektüelin mağluplar liginde olmak istememesidir bu tavır. Batı’nın haline, Doğu’nun mazisiyle göğüs germek hissi derinden tüter cümlelerinde. Hatta Uzak Doğu’nun… Sonrasında bir onulmaz sılada bulur kendini Meriç. Ve sılada ölür zaten.” (Metin Boşnak, 1 Aralık 2012, Ankara Gazetesi)

‘Batı’nın menfaatleriyle sınırlandırılmış’ Doğu milletlerindeniz biz. Batı’ya karşı durmak, onun ilmine, irfanına da karşı durmak olarak anlaşılmış ve kitaplar, kütüphaneler, ilimler, düşünen adamlar uzaklaştırılmıştır hayatımızdan. Fikre düşman olmuş, düşünen harice itilmiştir. Geniş toplum kesimlerinin hoşuna gidebilecek, ‘demokratik’ safsatalarla; Batı’nın okullarından uzaklaştırılmış, ahlak çevresinden kovulmuş, işe yaramaz, lüzumsuz bilgilerin kafalara doldurulma dönemine girmişizdir. Burada, Batı’nın, bizlere düşman tavrını okumak da iş göremezliğimizin müracaat edeceği sahte bir sığınağı olarak imal edilmiştir. Meriç, Batı’ya karşı dururken, arkasına Doğu irfanını almış. Biz, Batı’ya karşı durma acemiliğini, Doğu’ya da küserek göstermişiz. Doğu hayatımızın hiçbir noktasına sokulmazken, Batı’nın da okullarına ancak seyretmek üzere girmişken, ne ona, ne de buna yaranabilmişizdir. Batı’da tahsil yapanlar, her nerede bitirmişse okulunu, o ülkenin hazır elemanı olup çıkmışlardır. Yakın geçmişte Alman çıkarları doğrultusunda iş yapanlarla, İngiliz (ABD) menfaatleri doğrultusunda kararlar alanlar arasındaki mücadeleye tanık olmuştuk.

Cemil Meriç, Batılıların fevkinde Batı’yı bellemiş ve kavramıştı. Kuru kuruya inat olsun kabilinden bir karşı çıkış değildi onun karşıtlığı. Batı’nın karmaşasının, insan bilmezliğinin, Hakk’a inatkârlığının karşılığına, Doğu irfanıyla çıkmıştı. Doğu’nun sükûneti, derinliği, Hakk’a yürüyüşü, inceliği hiçbir noktasında bulunamazdı Batı’da. Ayrılınması gereken çizgi burasıydı. Nitekim, küreselleşme dönemlerini yaşadığımız günümüzde, küresel dev şirketlerin halkları sömürmeleri, istedikleri ülkelerin idarecileri ile kedinin fareyle oynaması gibi işlerle oyunlaştıkları, istedikleri ülkelerde silahlı darbelere giriştikleri.. Göz önüne alındığında, Meriç’in vermek istedikleri apaçık anlaşılmaktadır. Doğu irfanı kendi ülkesi ve sair ülkelerde huzura doğru at koştururken, Batı kendi içinde kanunlarla, polislerle sıkıştırılmış sahte bir mutluluk ve fakat sair ülkelerde kargaşaya doğru gitmektedir.

Şöyle söyler Meriç:

“Doğu, gönlün, aşkın, hayâlın vatanıdır,
Batı, aklın, tekniğin, realitenin vatanı.”

Ne birinci cümledeki zarafetin farkında olmuşuz, ne de ikinci cümledeki nefasetin.

Suçu ve suçluyu Batı’da aramaktan vazgeçtim.

Suçlu ayağa kalk.

Türk aydınlarının tamamı kalkmalı.

Karar infaz memuruna tebliğ edildi. Darağacı her bir aydın, her bir akademik unvanlı kişiler için hazırlandı.

İskemleyi ise herkes kendisi itekleyecek. Hiç olmazsa ölümü kendi memleketinde kendi kendine olsun.

İyi niyetli, fakir, masum milletim.



27 Temmuz 2013 Cumartesi

Misafirimiz; Ayhan ERALP


BAŞLIK BULAMADIM
Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sında çarpıldığım ve etkisinde kaldığım iki sahne var.
Birisi romanın final kısmında, Raskolnikof  Sonya’nın önünde vecd halinde yere kapanarak: "Senin önünde bütün insanlık namına diz çöküyor ve ellerini öpüyorum..." dediği sahne; diğeri ise kitabın başlarında Marmaledow'un kurduğu cümlelerdir.
Bu diyalog lise yıllarım boyunca hafızamdan silinmemiş, zihnime uzun zaman eşlik etmişti. Diyalogun alıntısına Cemil Meriç'te rastlayınca, aynı konuyu yakaladığımız için mutlu olmuştum. Üstelik Sait Yakut, Necip Topuz, İbrahim Tayyar gibi arkadaşlarımın da aynı sahneyi ezberlerinden naklettiklerini duyunca sevincim daha da artmıştı.
Zaharoviç Marmeladov: "Fakirlik ayıp değil; bunu bilirim. Serhoşluğun bir fazilet olmadığını daha da iyi bilirim. Ama sefalet, muhterem efendim, sefalet fevkalade ayıptır... Yoksullukta, yaradılışımızın asil hislerini henüz koruyabilirsiniz! Sefalette ise, bunu hiç kimse, hiçbir zaman yapamamıştır. Sefalete düşmüş bir kimseyi toplumun dışına atmak için O'nu sopayla kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler; bu, onu daha da alçaltmak içindir. Hakları da yok değil; çünkü sefalete düşünce kendi kendimi ilk aşağılayacak olan benim. Meyhaneye de bunun için geliyorum.” demişti.
Peyami Safa, Objektif Serisi olarak Ötüken'den çıkan 'Eğitim Gençlik Üniversite' kitabında "Bir genç için elzem olan şey, kültür ve ekmektir! Ekmeğiniz, kültür edinecek kadar olursa yeterlidir; kazanacağınız kültür size hayatın kapılarını açacaktır." der.
Asrımız türlü türlü isimlendirmelere tabi tutuluyor, kim asrı neresinden idrak etmiş ise bu isimlendirmelerden nefsine bir pay biçiyor.
Örneğin "Bilgi Çağındayız!" hükmü, bu cümleyi kuran kişiye adeta çağın bilgisinden bir nispet verdiriyor, üstelik bu cümleyi kurduğu muhatabına karşı, asrın mümessili gibi davranabilme imtiyazını temin ediyor.
Maddi sefaletler sürekli değildir, en azından genetik değildir; tüm kuşakları kapsamayabilir, sefaletin zincirleri bir yerlerinden kopartılarak maddi refaha erişilebilinir.
Ama fikir sefaleti öyle midir? İnsanda hiçbir fikir namusu bırakmadığı gibi, namus duygusunu da, en primitif biçimi olan cinselliğe indirgeyerek, her insanı kötü yola düşmesine ramak kalmış pespaye kişilikler olarak idrak eder.
Bu insanlara da, her fırsatta zihnin ve hayalinde, had ve recm cezaları tatbik eder. Pratikte henüz bunun imkânından mahrum olduğu için öfkelerini sinsice dile getirirler.
Şimdi yukarı dönerek “Bilgi Çağındayız!” hükmünü verip, bu asrın isminden imtiyaz ve pay alarak, size Marmeledow gibi seslenmek istiyorum.
"Cehalet ayıp değil; bunu bilirim. Çağ dışılığın bir fazilet olmadığını daha da iyi bilirim. Ama fikirsizlik, muhterem efendim, fikirsizlik yani fikir sefaleti fevkalade ayıptır... Cehalette, yaradılışımızın asil hislerini henüz koruyabilirsiniz! Fikir sefaletinde ise bunu hiç kimse, hiçbir zaman yapamamıştır. Fikirsizliğe düşmüş bir kimseyi medeniyet mücadelesinin dışına atmak için O'nu sopayla kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler; bu, onu daha da alçaltmak içindir. Hakları da yok değil; çünkü fikri sefalete düşünce kendi kendimi ilk aşağılayacak olan benim. Kütüphaneye de bunun için geliyorum.”.
Genç arkadaşım, seni günlük politik kavgaların cenderesinde boğulmaya terk ettik. Sana kudretinin üzerinde uğraş alanları verdik, seni kendimizin hiçbir mücadelesi olmayan alanlarda şövalye ilan ettik. Düşmanı bile doğru tayin edemediğimiz için, sen yel değirmenleri ile boğuşmak zorunda kaldın.
Yorgunsun, bezginsin, üstelik yapayalnızsın. Sana bırakabileceğimiz fazlaca fikir mirasımız yok. Bolca sloganlarımız ve teyidi mümkün olmayan anılarımızla, seni hep kandırdık.
Bas ve üzerimizden geç artık. İstikbalin dümenini eline al. Tayfalarını topla!
Okuyacağın her kitap senin tayfandır. Yapacağın her fikir sentezi, senin mürettebatındır.
Senin önünde öncü edaları ile poz kesen ve sesi çok çıkanlar, hayatın ve davanın ezeli mağluplarıdır; hem fikirde hem de teknikte yenilmişlerdir. Galiplerin dilleri ile konuşmakta, sadece mazeret üretmektedirler. Düşmanlarımıza henüz kızabilenler, ondan daha bir menfaat koparamamış olanlardır. Onlardan, düşmana ince teslimiyet teknikleri dışında bir şey öğrenemezsin. ‘Ama’lar dışında fikir edinemezsin.
İnsanlığın 2500 yıllık birikimi, ellerinin altındadır ve kütüphanelerde seni beklemektedir.
Seneca’yı dinlemek için neden acele etmiyorsun? Socrates’in yanında baldıran zehri içmek için neden koşmuyorsun? Hz. İsa’yı çarmıhtan indirmek için neyi bekliyorsun? Taif dönüşünde, Hz. Muhammet’e atılan taşlara neden set olmuyorsun? Hz. Hüseyin’e niçin bir yudum su vermeye koşmuyorsun? Mevlana’ya Şems’i neden müjdelemiyorsun? İbn-i Haldun’u Kuzey Afrika çöllerinde sende mi kavuracaksın? Moore’u ateşten kurtarmaya, neden gayretin yok? Kant’la sohbet etmek için neden coşmuyorsun? Marks’a neden yardım etmiyorsun? Ahmet Cevdet Paşaya sende mi küskünsün? Fromm’un kitaplarını taşımasına neden yardım etmiyorsun? Goethe’yi Çemişgezek’e Almanca öğretmeni olarak tayin edenlerden misin? Cemil Meriç’e neden kitap okumuyorsun?
Seni siyasetin çirkin tuzaklarına, ucuzluğuna ve kolaycılığına davet eden bezirgânlardan uzak dur. Siyaset cambazlarına itibar etme ve onlara malzeme olma. Sen bir medeniyet savaşçısı olmak ve medeniyetimizin tuğlalarını ellerinle inşa etmek mecburiyetindesin. Bırak onların yardımına manda bacaklı, gergedan beyinliler koşsun. Sen fikir sefaletinden bizi kurtarmak mecburiyetinde olansın.
Fikir sefaleti içerisinde, asırlardır Marmaledow gibi sadece sopayla kovalanmayıp, daha da aşağılanmak için çağın dışına süpürülüyoruz.
Genç arkadaşım, insanlığa yeni bir nefes, yeni bir ümit vermeyecek misin?
Ayhan Eralp




11 Nisan 2012 Çarşamba

Burjuva ve ‘Aydın’ımız


 “İtalyan Marksist’inin çerçevelenip asılması gereken ve bu günü tam manası ile işaret eden bu sözleri, insanı ürpertiyor.”

Cümlesini okuduğumda iyice meraklanıp tekrar okudum, o meşum konulu cümleyi. Buyurun birlikte okuyalım.

“Yirminci asır toplumunda aydınlar birer ideoloji imalatçısıdırlar. Kapitalist cemiyet geliştikçe; burjuvazi, vazifesi burjuva ideolojilerini olgunlaştırmak olan bir aydın zümresi yaratır. Proleter sınıfı da ihtilaci bir ideoloji geliştirecek olan aydınlar grubu çıkarır sinesinden” (Gramsci Antonio, Oeuvres Choisis, Ad. Sociales, Paris, 1959)

Cevap veren bir dost: “Ne yazık ki, ihtilaci düşünceler geliştirecek olanlar kimlik kaybı yaşıyor!”. Diyerek, acısını ortaya dökmüştü.

Bizde durum nedir?

Paraya kavuşan aday ‘burjuva’da iki değişiklik görülür bizde. Yumurta topuk ayakkabıları makosenle değiştirir ve göbeğine kadar açık olan gömleğinden bir düğme daha ilikler. Zenginliğini boğazına taktığı altın zincir ve kolundaki altın künye (bilezik) ile gösterme telaşındadır. Sonraları lobicilik faaliyetlerini öğrenir. Artık, günlük, haftalık, aylık toplantıların değişmez ve aranılan elemanı oluverir.

 “Gramsci’nin, Türk Solcuları tarafından okunmadığı, anlaşılamadığını üzülerek belirten dostumuz, Fransız çevirmenlerin de Gramsci’yi anlamadıklarını, yazarı Stalin’in uygulamalarının bir eleştirisi şeklinde okumak gerektiğini, Lenin’in işçi sınıfına sosyalist bilinç götürülmesinden farklı bir yaklaşımın ortaya konulduğunu, yıllarca Ortodoks “sol”a karşı mücadele etmiş birisi olarak Gramsci’nin, halkın gönlünü fethetmeyi esas aldığını kısaca özetleyivermişti.”

Burjuva sınıfı, işçi sınıfı.. derken, buyurun bir de AYDINlar sınıfı. Yine aydın, yeniden aydın. Bütün dertlerin devası, ızdırapların çaresi aydın. Başımıza taç ettiğimiz, yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz aydın.

Uzun yıllardır, TVlerimizde bir tek bile göremediğimiz işçi sınıfının temsilcileri de aydınlarımızın kuyruğuna takılıp, yalnız bıraktılar emeği ile geçinen zavallıları. Artık onların düşük ücretlerinden, sigorta kesintilerinden, ilaç bulamadıklarından, çocuklarını besleyemediklerinden bahseden kalmadı.

“Alnının teri kurumadan” ücretinin ödeneceğini haykırarak, yalakalanarak, kuyruk sallayarak söyleyen muhafazakâr iktidar günlerinde oluyor bunlar. Bilakis, ücretlerdeki reel düşüş, simit fiyatlarındaki aldatmaca ile saklanıyor.

Doğrudur, “kapitalist cemiyet geliştikçe”, burjuvanın doğurduğu aydınlar, burjuvanın kapısında köpekliklerini yapmaya başlayıp devam edeceklerdir. Bizim burjuvamızda da var gariplikler. Ne kendisi bir karar alabiliyor, ne de dayatılan kararları bir başına uygulayabiliyor. Tek dertleri var, kârlarını maksimize etmek. Bu arada işçilerin ücretlerini ise alabildiğince düşürmek (sigorta giderlerini mümkünse sıfırlamak). Bu talimatta AB li yoldaşları, küresel çetelerden gelir.

Şimdi sıra Değerli Hocamızın “ihtilaci düşünceler geliştirecek olanlar kimlik kaybı yaşıyor” vecizesine gelebilir.

İşgalciler, “bütün vatan sathında yerleşmeye çalışıyorlar” (Son teşvik paketi). İşçimizin beli kırılmış, burjuvamız kârlarının hayalinde, burjuvanın kırık ayaklı çocuğu aydın, kalemini de kırmış, dilini kendisine uzatılan pırıltılı hayat resimlerine göre değiştirmiş, (bütün çalışmaları, derneklerden, vakıflardan gelecek paralara odaklanmış. Üretimlerinin tamamı alacağı paraya göre ayarlanmış), vatan-millet-manevi değerler diyen bir azınlık kendi içinde bölünmeler yaşamış (ve hala kavgalar, ayrışma devam ediyor), muhafazakâr iktidar tam bir teslimiyet resmi ile ancak onlardan (küresel güçler) gelen kanunlar üzerinde mesai harcamış… vatan savunmasında kullanılması gereken güçlerin komutanları (tabii ki, teslim olmayanlar) bir bir alınmış zindanlara…

İslamcımız istenilen Müslüman değil, (Gramsci hakkında açıklama yapan dostumuzun vurguladığı üzere) komünistimiz ayarında komünist değil, Milliyetçimiz dağınık bir hal içinde, iş adamımız devlet yöneticilerinin ağızlarını kollar durumda, kendi üniversitelerimizde adam yetiştirip devlette üst düzeylere taşıdığımız kaç kişi sayabiliriz? Hal böyle olunca, bu resimden çıkan Aydın tipi de karmakarışık olması zaten zarurettir.

“Titre ve kendine dön”, emrini tekrar etmek düşüyor bize de.

(NOT: Blog da yer almasını isteyen dostlarımızın ricası üzerine)

28 Mart 2012 Çarşamba

Avrupa, Aydınlar ve Cemil Meriç

                 (Emrah Bekçi Beyefendi’ye teşekkürlerimle)
Batılılaşma putunu düşman ilan eder kendine Meriç.

Her makalesinde, her düşünce aktarımında, aklına her geldiğinde uyarmayı görev beller. Hükümetleri, aydınları, halkı…

Batılılaşma yaygaralarından sonra, hedef eskiyince yerine ulaşılması elzem yeni bir hedef konulur. Çağdaşlaşma. Bakın çağdaşlaşma hakkındaki sözlerine; “Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye, daha doğrusu aynı nazenin taze makyajla arz-ı endam etti: çağdaşlaşma. İntelijesiyamızın uğrunda şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat’tan beri tanıdığımız Batı’nın son tecellisi, çağdaşlaşma, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmanın kıtası ne? Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü…  Çağdaşlaşmak, Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yani yok olmak.”

Bugün yazılmışçasına taptaze duruyor ‘Umrandan Uygarlığa’ kitabının sayfalarının arasında. Bir var ki, bugün çağdaşlaşmayı da itelediler. Yeni kavramları bulup dayadılar kafası karışık milletin önüne. Yardım daima içeriden geldi. Milletin öz kaynaklarından beslenen, eğitilen ‘aydınlar’ eliyle. Hepte güzel kelimeleri, reddedilemeyecek, herkesin kabul edebileceği kelimeleri kavramlar dünyamıza iteklediler. ‘Değişim’le başladı bu istila, ‘insan hakları’, ‘demokrasi’, ‘ileri demokrasi’ aydın kesimin ağzında sakız, kaleminde bedava mürekkepti adeta. Yanına ‘ordu düşmanlığını’ da koyunca gerçek ‘demokratlar’ arz-ı endam ediverdiler sahnede. . Şimdi biz de Üstadın sözlerini söyleyebiliriz. İleri demokrasi, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız görünüşü var.

Cemil Meriç; “Apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin.” Cümlelerini yazarken, şimdilerde içine düştüğümüz, ‘Dinler arası Diyalog’, ‘Medeniyetler arası İttifak’ isimlendirmeleriyle düşünce ve siyaset dünyamıza zorlanan yapılanmalar daha hayatta değillerdi. Kim bilir neler yazardı şimdi?

Kandırmacalar dünyasında daima yeni ‘put’lara ihtiyaç vardır. Kimsenin itiraz edemeyeceği, itiraz sesini yükseltenlere de, bu putlar üzerinden ‘faşist’, ‘gerici’, ‘yobaz’.. Yakıştırmalarının hemence kondurulduğu putlar. Her gün onlarca yazar tarafından, ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen putlar. Gönüllü hizmetkâr zavallı aydınlar, gönüllü yıkım müteahhitleri bizim aydınlarımız.

Ortaya sürülen ‘put’un ömrü uzun değildir Meriç’in zamanlarındaki gibi. Ta Tanzimat’tan beri ‘çağdaşlaşma’ tartışılmışken, yerine, çok kısa zamanda yepyeni ‘put’laştırılan kavramlar düşünce dünyamızı alt üst eder oldu. Avrupa Birliği müktesebatından uygulanmak üzere ithal edilen kavramlar (put). Meriç’in üzerinde durduğu,çok daha insanca bir..” bir medeniyet sahibi olduğumuz göz ardı edilerek. Varsa da yoksa da Avrupa, çağdaşlaşmak, demokrasi, insan hakları, değişim… Nasıl da propaganda tezgâhında işleyip allayıp-pullayıp sürüyorlar piyasaya, sadece kendilerinin anladığını, kendilerinin dışındakilerin bu kavramlardan anlamadığını yüksek sesle haykırıyorlar. En yükseklerde bulunan bir zat-ı muhteremin “bu işlerden biz anlarız” dediği kulaklarımızdadır. Biz anlarız, yani siz bilmezsiniz.

Bakınız A. Bayramoğlu köşesinden nasıl kurşunluyor: Türkiye değişiyor otoriter ve vesayetçi bir düzenden demokratik bir düzene doğru hareket ediyor, bu iddiayı taşıyor, bu iddianın aktörlerini siyasette, bürokraside, basında, üniversitelerde üretiyor.

Ancak değişim süreciyle meşruiyet ve görecelik arasındaki bağlar git gide zayıflıyor. Keskin, kuvvetli fikirler alan temizliği yaparken, yeni değerlerde zorlanıyor.

Bu bir ölçüde doğal…

Kabul etmek gerekir ki hiyerarşi, kapsayıcı otorite ve itaatin egemen olduğu bir düzenden, özerklik, özgürlük ve eşitliğin düzenine geçiş, kolay ve sıradan değildir.” (Y.Şafak, 24.3.2012)

Kısaca, teslim olun bize, Avrupa’ya diyor. Özgürlük, özerklik, demokrasi Avrupa’da diyor. Siz isteseniz de istemeseniz de sistem bu inançtaki kişileri üretiyor diyor. Bizim inançlarımıza ‘vesayetçi’, ‘otoriter’, ‘itaatin egemen olduğu’ yaftalarıyla hakaretler ediyor. Aydın’ımızın hali bu. 7000 yıllık Türk’ün devlet kurma birikimi, 1500 yıllık Türk-İslam külliyatı bir kenarda dururken, güdük Avrupa’nın kirli emellerine ‘aydın’ tipi hizmet. Asla Türk olmayan, asla Türk-İslam olamayan Türk aydını, zavallı hizmetkâr.

Ülkemizin bir tarafında bölünme provaları, kendi devlet yapılanmaları sürdürülürken ‘özerklik’ (ne anladığı da belli değil) söylemini zihinlerimize kazımaya devam etmeleri de acınacak bir vaziyetin resmidir. Sanki mal bulmuş mağribi edasıyla, hiç bilinmeyen bir sistemi anlatıyor edasıyla ortaya sunulan karışık meyve tabağı tadında…

Beylik yönetiminden bihaber kafalar, yeniymiş gibi aldıkları ve aldıkları gibi (işlemeden) sundukları ‘özerklik’.

Tekrar söyleriz…

Zavallı hizmetkâr…

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...