filozof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filozof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2014 Salı

Siyaset, Lider ve Toplum


Erbab-ı siyaset, aslında çok iyi yetişmiş bir psikolog, analiz yeteneği gelişmiş bir sosyolog, açları gözünden anlayan deha, işsizleri tavırlarından yakalayan zekâ ve bunların tamamını lazım olduğu anda kullanma becerisini gösterebilen bir filozoftur. Memleketin ihtiyacı olan, yatırımlar, okullar, kitaplar değildir anlatacakları. Yukarıdaki vasıflarının yardımıyla, hitap edeceği topluluğun ne istediğinin analizi ile onların midelerine, bağırsaklarına, cinselliklerine, beyinlerine, çocuklarının ihtiyaçlarına, gelecekte sahip olacakları mallara, evlere, arabalara hitap eder ve kabul ettirir kendini. Az uz bir şey değildir. Kazanılan becerileri ile topluluğu istediği yönde evirip çevirebilirse de, yardımcılarının küçük notlar halinde uzattıkları cümlecikler de yol gösterici olur. Siyaset ehlinin tek amacı vardır: karşısındaki insanlar topluluğunu, aynı amaca hizmet eden ve birbirine sıkı sıkıya yapışmış tek vücut (kitle) haline getirmektir. Bu topluluktaki her bir ferdin, kişisel özellikleri ile oynayarak, tek bir ahlak, tek bir amaç, tek bir bilinçaltında toplanıp, istenilen hareketleri yapmalarını sağlamak siyasetçinin ana hedefidir. Zamanla, grup içerisindeki farklı yapılar törpülenerek, hatta grup içerisinde bireysel akli yetenekleri ve kişilikleri silinerek, aynı cins insanlar olmaya başlarlar.

Tahrik edicilerin (liderin) karakteri, hitap ettiği topluluğa sirayet ettiği oranda kitleleşme, aynı amaca hizmet etme süreci başlar. Öyleyse, çözülmesi gereken, milyonlarca insan topluluğunun niçin aynı noktaya hedeflendiği değil, onları o hedefe kilitleyen liderin karakterinin, olaylar karşısındaki duruşu, vereceği tepkiler, tepkisizlikleri, sinirlenme durumları, öfkesini belirtme şekilleri gibi insan özellikleridir. Lider aslında kendi zaaflarını göstermemeye gayret eder, fakat davranışları içinde zaaflarının da olduğu gerçektir. Bir araya toplanmış, aynı hedefe kilitlenmiş topluluğun karakteri, kendilerini o hedefe ayarlamış liderin karakteri ile aynileşir. Topluluk içindeki fertleri tek tek incelerseniz, bakışlarının bile liderlerinin aynısı olduğunu, konuşma vurgularının benzeştiği, liderin kullandığı özellikli kelimelerin hepsinin ağzında olduğunu görürsünüz. Bu durum, tahrikçi kuvvetin (lider), gruptan uzaklaşması ve bir zaman geçmesine kadar, grubun kendisine yeni bir lider bulmasına kadar sürer gider. Yeni liderin tahakkümüne girene kadar da tabii karakterlerine dönerler.

Kitlenin her elemanı, başarıdan üzerine pay alır ki, rahatlamanın yoludur bu. İdarecilerin yaptıkları hataların görülmemesi, önemsenmemesi üzerlerine aldıkları bu başarılardaki paylardandır. Sanki cephedeki savaşçı kendisidir, sanki dünya pazarlarında yapılan ihracatı kendisi yapmıştır, yollar, köprüler onun başarısıdır… Mutluluktan uçar, pembe rüyaların kollarında, mutlu bir hayat sürer gider.

Kalabalıklar içinde kaybolan birey, istenenleri yapmamayı düşünemez, kitleleşmiş kalabalıklar birbirinin izinden gitmeye mecburdurlar, diğerinin yaptıklarını izlemek ve onlar gibi yapmak mecburiyetinde hissederler, çünkü kalabalık içinde kendini gözetleyen birisi mutlaka vardır, böyle inanır. Güruh içinde verdiği sözü yerine getirmekle mükellef görür kendini. Dikkat edilirse, grup içindeki fert büyülenmiş ve uyumaktadır. Uyurgezerin el yordamıyla bulduğu eşyalar gibi, kulağına üflenen emirleri aynen yerine getirmektedir ve bilinçli hareket felce uğramıştır.

Geride bıraktığımız günlerde yapılan mahalli idareler seçiminden evvel ortay dökülen yolsuzluk dosyalarından, oy verenlerin kahir ekseriyetinin haberi bile olmamıştır. Veya duyurulamamıştır. Muhalefet çevreleri ellerinden geleni yapmış olmalarına rağmen duyuramamışlardır. Bu durum nasıl izah edilebilir? Ancak uyuşturulmuş kitlelere duyurmak mümkün olmamıştır. Uykuya dalan kişinin halidir çözülmesi gereken problem. Yanında davul çalmakla uyanmıyor, o halde başka yöntemler bulunup, başka tedbirler alınacaktır.

İktidar çevreleri şimdiden başladılar, Türkiye’nin önümüzdeki 10 yıllık siyasi yapılandırılması gerçekleştirilmiş şeklinde. Bu nasıl oluyor? Sanıyorlar ki, uyuttukları kalabalıklar ilanihaye uyuyacaklar. Nasıl yönlendirmişlerse kalabalıklar da öylece oylarını kullanacaklar.

Bunların tamamı, ahali üzerinde oynan, algı yönlendirmesi ve illüzyon tedbirleridir. Halk şimdiden söylenen ninnilere uyku tepkisi vermeye hazır hale getiriliyor.

Şiir mi okursunuz, hikâye mi anlatırsınız, davul-zurna mı çaldırırsınız ne yapacaksanız yapın ve bozun şu pis oyunu.

Size tanınan, önümüzde sadece bir aylık bir süre kaldı…

Ya sıtmaya razı olacağız, ya da…


22 Ekim 2012 Pazartesi

Matematik, Zaman ve Okullarımız



Ben ne kadar fen derslerinden (matematik-fizik) mutazarrır isem, onun da edebiyat, felsefe derslerinden tırstığını biliyordum. Tarih, coğrafyadan hazzetmez, sosyoloji okumaya yanaşmazdı. Bana matematiğin faziletleri hakkında saatlerce nutuk çektiğini hatırlarım. İyi de oldu, hiç olmazsa derin düşünceler içine daldığım zamanlarda matematiksel düşünebilme yetisi kazandırdı bana arkadaşımın çabası. Çoğu zamanlarda denklemler kurarım, sosyal tabakalarda bir ağın aileye olumsuz tesiri olursa, bu ağın olumsuz tesirleri millet üzerinde de olur gibi. Başka bir denklem de, ailenin ilmen zenginleşmesi, memlekete ilmen zengin bakanlar, başbakanlar getirecektir. Tersten işleyen bir denklem de şöyle kurulmuştu, halk içinde dedikodu dolaşım hızı düştükçe, insanların ilmi gelişmeleri ve düşünebilme yetileri yükselir. Bu gibi çözümlemelerini onun yanında da yaparım. Genellikle gülerek;

-“Bak” der, -“bak, matematiğin bir sırrı daha çözüldü.” Ben de gülerim.

Bir seferinde kızgınlıkla yanıma geldi ve hiç duraksamadan:

-“Ya, biliyor musun, Hukuk Fakültelerinde matematik dersleri yokmuş. Birkaç fakültenin ders programlarını inceledim. Hayal kırıklığı yaşadım. Olabilir mi ya, olabilir mi? Hiç, matematik bilmeyen bir Hâkim, bir Savcı olabilir mi? Peki, matematik bilmeyen bir Avukat nasıl savunur müvekkilini?”

Şimdi taşı gediğine koymuştu işte. Doğruydu. Hukuk Fakültelerinde matematik dersi okutulmuyordu. Gerçekten garip bir durumdu bu. Matematiksel düşünme yeteneğini geliştirmemiş bir kişinin, sanık, olay, deliller, savunma ve ceza-vicdan muhasebesi gibi konularda filozofik düşünebilmesi mümkün olamayacağı gibi, cezaya muhatap olayın felsefesi hakkında da bir çözümleme yapabilme şansı olmayacaktır, ya da analizin içinde hatalar olacaktır.

Bir ağır ceza mahkemesinde takip ettiğim, altınlarını ele geçirmek için arkadaşının yardımı ile annesini, planlayarak öldüren delikanlıya Hâkim idam cezası vermiş ve kalemini kırmıştı. Zabıt kâtibine kararını yazdırdıktan sonra ayağa kalkarak cezaya muhatap delikanlıya;

-“Üzülme oğlum, eğer uslu durursan çok kısa bir zaman sonra dışarıya çıkarsın” demişti. Sonra duruşma salonunu terk etmiş ve ceza alan sanıkları, jandarma ellerini kelepçeleyerek cezaevine götürmüştü. O anda Hâkim hakkında; ‘verdiği cezayı bildiği yok’ gibi eleştiri geliştirmiştim. Sonra yıllar geçti, bu güne kadar tam üç defa Af Kanunları çıkartıldı. Hatta Türk Ceza Kanunu’ndan idam cezası bile kaldırıldı. İdama mahkûm edilen o kişi eğer sağ ise mutlak surette salıvermişlerdir… Tam isabet. Hâkim’in şakayla karışık söylediği öğüdü gerçekten kısa bir süre sonra zuhur etmişti. Demek ki, ülkesini, milletini, yöneticilerini, politikasını çok iyi anlamış ve gidişatı yorumlayarak, bir devletteki oluşları alt alta, üst üste koyup, filozofik değerlendirme yaparak sonuca ulaşmıştı Hâkim Bey. Bunun için matematik bilmeye, matematiksel düşünebilmeye gerek var mıydı? Evet, vardı. Halkın hareketlerinden, millet evladının düşünme tarzından, olagelen olaylardan bir sonuç çıkartarak bir karara varmak ve esprili bir dille muhataba aktarmak. Bütün bunlar matematiğin işiydi arkadaşıma göre.

***

“Osmanlı Devletinde en yüksek ilmî müessese bilindiği üzere medreselerin kuruluş döneminde Molla Fenari (834/1431) gibi gayretli müderrislerin sayesinde kurulmuş medreselerdeki, kelâm ve felsefî esaslara dayalı Fahrettin Razî ekolu, zamanla silinmeye başlamış, yerini tepkici bir zihniyete sahip, aklî ve felsefî ilimlere karşı bir anlayışa terk etmeye başlamıştır. Ayrıca bazı şeyhülislâmların telkini ile hikmet dersleri denilen matematik, felsefe ve kelam gibi aklî derslerin terk edilmesi, bir kısım ilim adamlarının çocuklarına on beş yaşından önce müderrislik beratının verilmesi, talebelerin iyi bir eğitim görmeden rüşvet ve para ile müderris olmaları medreselerin bozulmasına doğrudan etki etmiştir.”

“XVII. Yüzyıldan önceki yüzyıllarda tabii ve felsefi ilimlerin öğretim yeri olan medreselerde, birçok ansiklopedik temelli bilgin yetişmişti. Bu yüzyıldan itibaren medreselerde aklî ve müspet ilimler itibardan düşmüş ve dersler daha çok fıkıh alanına kaymıştı. Matematik, astronomi, felsefe gibi dersler, tamamıyla ortadan kalkmasa bile önem verilmiyordu.” (İsmail Hakkı Altıntaş, Divan-ı İlahiyat açıklaması)

***

Dünyayı, en, boy, yükseklik verileri ile algılıyoruz, ya da sıcak, soğuk ve ılık gibi.
Üç boyutlu kısır bir algıdır bu.

Sadece, bedenimize hizmet gayesi güden kısır bir düşünce.

Üçüncü boyutun dışına çıkılma tecrübeleri ise umurumuzda değil. Üçten sonraki boyutlar hakkında sohbet, düşünce ve idrak eleştirilerine ise matematiksel düşünebilme yetisini kazanamamış beyinler itiraz yükselteceklerdir. Zira boyutları algılayabilmek matematik felsefesine, mantık bilgisine, astronomik bakış açısına lüzum gösterecektir. Üçüncü boyutun yanında ‘zaman’ da konulursa ki, dördüncü boyut çağlarına geçilecektir.

Hiç düşünmeden, hemen ret eden nesiller çıkan okullarımızda, zaman’ı en-boy-yükseklik yanında kaç profesörümüz değerlendirmektedir, araştırmaya değer. Bu küçücük ilaveye bile tahammül edemeyen düşünür artıklarına peki, dördüncü boyuttan sonraki boyutlar hakkında nasıl ve ne gibi sorular tevcih edilebilecektir. Şimdiden itirazları duyar gibiyim.

***

Hiç olmazsa çocuklarınıza toplama, çıkarma, çarpma, bölme ve denklemler kurabilmeyi öğretiniz.

Doğru, daima iyi, güzel ve hoş düşünebilenlerin yedindedir.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...