boşluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boşluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Gazetelerden Misafirlerimiz Var

Efendim, yaz rehavetinden midir, tembelliğin keyfinden midir nedir? Anlayamadım ve üzerimdeki tembelliği bir türlü atamadım. Bu gün farklı bir açıdan olaylara bakan, gazetelerde köşe yazarlığı yapan birkaç yazarımızın düşüncelerini aktarmak niyetindeyim. Bakalım nasıl olacak;

***
TSK’daki istifalar, ABD’nin, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, islâm dünyasını dönüştürme stratejisinin Türkiye’ye yansımalarıdır. ABD, Türs Ordusu’nu, İslâm dünyasında acil müdahale gücü olarak kullanmak istemektedir. Türkiye’nin Mısır, Libya ve Suriye olaylarında açıkca isyancıları desteklemesi, ABD’nin isteklerinin yerine getirildiği anlamını taşır.

Hatta Prof. Michel Chossudovsky, “Suriye’de BOP operasyonları” nı anlattığı yazısında “Silahlı isyancıların Türkiye ve Ürdün kanalıyla gizli bir biçimde desteklenmeleri, hiç şüphesiz ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması çerçevesinde koordine edilmektedir” diye yazmıştır. Bir NATO ordusu olarak geçmişte Amerikan çıkarlarını gözeten darbeler yapan, muhtıralar vren TSK, zihinlerden Sovyet ipoteği kalktıktan sonra bu tür politikalara karşı çıkmaya, hatta Avrasya seçeneklerinden bahsetmeye başlamıştı.
Arslan BULUT, 02.08.2011, Yeniçağ

***
Nergis çiçeğinin Yunan mitolojisine dayanan bir geçmişi var. Narsis, çok yakışıklı bir delikanlıdır. Ormanlar perisi Eko, ona aşık olur, gelgelelim karşılık görmez bu aşkı, çünkü Narsis kendine aşıktır. Bir gölün kıyısına gidip, suya vuran aksini kucaklamak ister sık sık. Böyle günlerden birinde, göle düşüp boğulur. Ruhu, aynı adı alan çiçek şeklinde tecessüm eder. Divan şiirinde Nergis imgesi, mest ve mahmur olmayı çağrıştırır. “Narkotik” kavramı da buradan türetilme.
Cazim GÜRBÜZ, 02.08.2011 Yeniçağ
***
… hani o övündükleri hastaneler, sağlık hizmetleri var ya, gidin de bir devlet hastanelerinin durumunu görün. İçeride sinekler uçuyor. Temizlik ve hijyen yok. Ama dijital bildiri panoları var; hoş geldiniz diyor. Nereye hoş geldiyseniz. Ülke elden gitmiş, Apo İmralı’dan çıkmış, Türkiye özerklik ayağına federal sistem oyunu ile parçalanmış, çocuğun büyüyünce diplomalı işsizler ordusuna katılacakmış, kızın kapanacak, kocası üstüne iki kadın daha alacak, ara sıra dövecek canını çok sıkarsa bıçaklayacak, boş ol dediğinde dul kalacakmış sana ne. Bırak çocuğun büyüdüğünde düşünsün. Nasıl olsa onu da afyonlamanın bir yolunu bulurlar. Sen zaten çocuğunu düşünmediğini, bu ekibe oy vererek kanıtlamadın mı? boş verin sizler böyle gayrıciddi konuları, nasıl olsa Tayyip Erdoğan sizin yerinize düşünüyor ve sizler de zaten onunla gurur duymuyor musunuz?
Savaş SÜZAL, 02.08.2011,Yeniçağ

***
Yüksek Askeri Şura, anlatmalı.
TSK’da yaşanan değişim nedir?
Kore’ye gidişin faturası mıdır?
Şura’ya bir dip not bilgisi vereyim: 1980 yılında (31 yıl önce) darbe yaptığında Kenan Evren’in uçağına binerek, güçlü orduya yağlama yazısı yazanlar şimdi; “eskiden muhtıra veriyorlardı şimdi istifa veriyorlar” diye değişim züppesi olmuş yazılar döktürüyorlar.
Necati DOĞRU, Sözcü

***
Halihazırda, iktidarı ve geniş muhalefeti ile sivil idarelerin militarizimle ciddi bir hesaplaşması söz konusu değil, böyle giderse, bu istifaların ‘devir teslim’ töreninden öte bir anlamı olmaz. Daha öte bir anlamının olması demokratik muhalefetin sesinin gür çıkmasına bağlıdır. Bu gür sesi çıkarmaktan imtina edersek, vebal hepimizin üzerine olacak. Askerin de, sivilin de hışmından korkmak insani bir şey, ama insan olmanın anlamı ‘eşrefi mahluk’ olmakla sabittir, bu şerefi taşıyamazsak insanlığımızı inkâr etmiş oluruz. Hiçbir korku bu şerefi reddetmenin vebaline mazeret olamaz.
Nuray MERT, 02.08.2011, Milliyet
***
Murat Karayılan, iran’ın Kuzey Irak operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor. Duran kalkan iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir.” Diyor. PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, “300 kişilik Türk Özel birliğinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini” iddia ediyor.
Türk askeri sürekli saldırı yiyor… Ankara’nın önlemi nedir? Gerillan savaşının avantajını kullanan ve savaşmakta kararlı olan güçlere karşı koyma politikası nedir? CHP bu konuda ne düşünüyor? Merak mevzuu…
Melih AŞIK, 02.08.2011, milliyet

***
Özetle, görünen köy kılavuz istemiyor. Çünkü, kılavuz karga…
Işık KANSU, Cumhuriyet

1 Ağustos 2011 Pazartesi

İlim Adamı ve Bizimkiler


TV de haberlere denk geldim. Gözüm takıldı. Sekiz on kişilik bir grup, ellerinde kameralar, spikerler telaşla bir kapıyı çalıyorlardı. Neler oluyor diyerek dikkat kesildim. Kapıyı birisi açtı. Saçları uzamış omuzlarından aşağıya kadar, sakalı uzamış, saçları, bıyıkları ile sakal bir birine karışmış, burnunun üzerinde duran gözlüğü ha düştü ha düşecek. Kapıyı yarım aralayarak “ne var ne istiyorsunuz” dedi. Elinde mikrofon olan kişi uzatarak; “çözdüğünüz problem nedeniyle vaadelien bir milyon dolarlık ödülü takdim etmek üzere buradayız.” Diye açıkladı, orada olma nedenlerini. Adam, “Gidin buradan. Beni rahatsız etmeyin.” Dedi. Kapıyı sertçe kapattı.

 Buraya kadar haberlerde izlediğim olayı yorumsuz olarak aktarmaktan ibarettir. Sonradan öğrendim. Bir Rus bilim adamı, yıllardır çözülemeyen bir problemi çözmüştü. Dünya matematik derneğinin vaat ettiği bir milyon dolarlık bir ödül vardı, çözülemeyen bu problemi çözene. İşte bu ödülü getirmişlerdi. Yarı açık kapıdan başını uzatan adam “rahatsız etmeyin beni, gidin buradan.” Dedi. Değil bir milyon dolar, sayısız dolarları da getirselerdi yapacağı aynıydı. Gerçek ilim adamı. Hakiki adam. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ödülü ulaştırabildiler mi?

26 Temmuz tarihli Hürriyet internet sitesinde karşılaştığım bir haber bunları düşündürdü bana. Genç bir kardeşimiz hazırladığı (Ramanujan asalların Genelleştirilmesi) başlıklı matematik projesini TÜBİTAK’a sunar. Bilim kuruluşumuz, Prof. İmzalı bir yazıyla “bu projeyi yapmış olamazsınız” gerekçesi ile rededer. Hiç bir açıklama yoktur. Sorulan sorulara, yazılan mektuplara hiç bir cevap vermezler. Proje sahibi genç idari yargıya müracaat eder. Yargı, TÜBİTAK’a savunmasını yapmasını ister. Oraya da savunma göndermezler. Ne ilim, ne bilim ya! Ali Kıran baş kesen.

Genç adam, projenin kendine ait olduğunu, profesörler karşısında savunabileceğini bildirir. Oralı olmazlar. Ne bilim adamları ya! Ne ülke ya!

Şimdi biz oturup, neden geri kaldık, neden diğer dünya devletleri bizi geçti… gibi sofistike cümlelerle halimize ağlıyor olabiliriz. Sizleri, bizleri yetiştiren hocalarımıza baksak kafidir.

İlmin sahibi, kime isterse ona verir ilmini. Zannediyor ki, bir ilim adamı kendisidir. Kendisinden başka kimse hele küçük bir öğrenci çalışamaz, kendisini geliştiremez. Sen kim oluyorsun. Senin veya babanın hazinesinden bir pay mı istediler de tek başına karşı çıkıyorsun. O projeyi yapan gencimizi, velev ki kendisi yapmamış olsun, sizler onu kırmayacak, bilakis cüretini alkışlayacak, teşvik edeceksiniz. Değil mi hocam! İlmi ilerleme yalnızca gençlerin eğitimi ve araştırmalarıyla mümkün olacaktır. Şimdi bu hocaya bir ceza verilmelidir. Gençlerimizin çalışma, araştırma ve geliştirme azimlerini kırdığı gerekçesiyle ayrı bir ceza verilmelidir. Aslında görevinden uzaklaştırılması, hatta üniversiteden bile kovulması gerekmektedir. Hatta bu hocaya gencin yaptığı çalışmayı neden şimdiye kadar kendisinin ve/veya kendi üniversitesinin yapmadığı sorularak ikinci bir ceza da verilmelidir.

Çözdüğü problem üzerine kendisine getirilen ödül için “gidin buradan, rahatsız etmeyin beni” diyen ilim adamı ile birde bizimkini karşılaştırır mısınız.

29 Temmuz 2011 Cuma

“İnsan Yorgunu”ndan “İnsan”a Yol


Bilmem, bile isteye mi yazdı bu cümleyi Bucera; “Nereye baksam insan sureti”.(*) Yazısı tahlil, kendi haleti ruhiyesi. Bildikleri, belki de bilemediklerinin esiri bir hal. İnsan diyor Bucera, “ben ki, insanları severim, her insan bir dünya derim”.  Hemen sonra ise, “önüne her geleni yutan karadelikler” den bahseder. Hatt-ı zatında “karadelikler” de insanın bir vasfı, uzvu belki de. Ama, “insan severken”, akabinde “karadeliklerden” bahsi, yine kendi başına açtığı belaların anlatımı mı, yoksa kendisinin keşfedemediği bir tarafı mı? yine de en güzel cümleyi başlığa oturtmuş; “Ben insan yorgunuyum”. Zaten beni de bu cümle bağladı yazıya, günlerce üzerinde düşündürdü, aynı zamanda başlıktaki “insan” ile “ben insan severim” cümlesindeki “insan” ın aynı insan mı olduğunu hala çözemedim.

***

19 Mayıs 1919’dan önceki günler;

Milyonlarca kilometre kare toprağa hükmeden, onlarca ırk, dil, devleti bir çatısı altında yöneten, kocaman bir imparatorluk çatırdamış, başkenti dâhil pek çok vilayeti düşman askerleri tarafından işgal edilmiş bahtsız günler… İnsansızlığın hüküm sürdüğü kara günler… Sureta insanlarla hiç bir şeyin yapılamayacağı kaht-ı rical günleri…

Ülkenizin nüfusu kaç? İnsan bölü nüfusunuz kaç?

19 Mayıs’tan sonraki günler;

İnsan bölü nüfusunuz sayısının içinden bir kişi, sadece bir kişi derlenme, toparlanma çalışmalarını başlatır. Sonuçta, düşmanlar kovulur ama koskoca imparatorluk topraklarından 800 metre kare küçük de olsa bizim diyebileceğimiz topraklara sığınılır. Olsun. Başını sokacak bir oda, sıcak bir yorgan soğuk kış gecelerinde kâfidir.

***

Her gün altmış kadar ziyaretçisi vardır, ayrıca eve her gelişinde, akrabalar, yeğenler, çocuklar.. Kalabalık aileden dolayı da insanlar, insanlar… Tatile çıkar iki bin kadar kişidir yol arkadaşı, her taraf “insan suretidir”.

Kaçma isteği ama bir yol bulamama, bir yer bulamama, bir çıkış bulamama… Olur bazen, bulamaz, bilemez, anlayamaz insan. Bir kılavuza ihtiyaç vardır belki de, yolu tarif edecek, bu yol kutlu bir yoldur. Başı insan, yolu insan, sonu insan’a çıkan. Bir öğüt verilir yorumlarda, Sidarta felsefesince; ”…sık sık ortamından uzaklaşıp sessizliği dinlemekle çözebilirsin bu sorunu sanırım.” Cevaben, tam da inanmadan şunları söyler Bucera; ”Haklısın, zaman zaman ıssız yerlerde kendinle baş başa kalarak, ruhumuzu dinlendirmeliyiz ki, hayata o enerji ile ve coşkuyla o insan sevgisiyle geri dönebilelim.” Ne denir? İnsandan kaçarak, dinlenilecek ve insan sevgisiyle geri dönülecek. Ne güzel, başarabilene. Beladan kaçılmaz oysa, olsa olsa kandırmacadır kendimize. En iyisi insanların içinde ama onlardan uzak durarak başarmalıyız gibime geliyor. Doğrusu zor olan, riskli olan başarılabilirse, kazanç çoğalır derler.

Efendim, Üstad Ahmed Hulusi’den bir cümle yazarak sonlandıralım değilse bitecek gibi değil; “insan kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını buna göre değerlendirerek, “hakikatinden” kaynaklanan kuvvetleri değerlendirerek “cennet” yaşamını kazanmalıdır.”

İnsan olmanın, insanı sevmenin, insan olarak yaşamını devam ettirmenin sırrı da çoğunluğun içinde ve fakat onlardan uzak durarak sağlanabilecektir.

(*)23 Haziran 2011 tarihli Blog Yazısı.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Anayasa’nın 14. Maddesi

PKK kuvvetlerinin siyasallaşması, özerklik ilanının kabul görmesi, Kürtçü bir takım kişilerin hedeflerine varılması gibi konularda, koca koca adamlar, isimlerinin önlerinde kimilerinin Profesör bile yazıyor, Anayasa’nın 14. Maddesinin değiştirilmesinin demokrasinin geliştirilmesi için elzem olduğunu söyleyebiliyorlar. Ne varmış ki bu madde de demokrasinin önünü tıkıyormuş, biraz yakından bakalım.

“Madde 14: Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.”

Yani;    1. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı,
         2. Demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı,

Amaçlayan faaliyetler, anayasada belirlenen hak ve hürriyetler şeklinde yorumlanamaz. Amaçları ne ola ki bu kişilerin. Bize devletin bölünmesini, laik cumhuriyetin ortadan kaldırılmasını alenen salık verebiliyorlar. Özgürlüklerin kullanımı hakkı, devletimizi bölünmeye götürse bile, cumhuriyetimizi ortadan kaldırmayı hedeflese bile, demokratlığın gereği gibi bize nasıl da dayatılabiliyor?

Hangi akıl, içine kirlilik girmemiş hangi zihin bu görüşleri bize demokratlıkmış gibi yutturabiliyor?

Tek amaçları, Devletimizi bölmek ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmak.

Başka türlü yorumlayamıyorum.

Laf kalabalığına getirilen ve zerk edilen bu tehlikeli fikirlerin ayıklamasını iyi yaparak, gerekli tedbirleri almalıyız. Hele ki, yeni anayasa çalışmalarının kısa bir süre sonra önümüze konulacağını da düşünürsek!

Hayatlarının hiç bir döneminde demokrat olamamış zihinler, demokrasi adına bize ne yapacağımızı dayatmasınlar.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir “Garip” Doktor

Tıbbiyeyi bitirdiği yıl ihtisas sınavını kazanarak dâhiliye bölümüne kayıt yaptırdı. Tam zamanında bitirdi ve aynı yıl Anadolu’nun güzel bir ilçesine tayini çıktı. Ertesi yıl yeniden sınava girdi, bu kez üroloji uzmanlık bölümüne kayıt oldu. Bu dalı yarılamışken Adli Tıp dalında da uzmanlık eğitimine başladı ve hepsini zamanında bitirdi.

Adli Tıp uzmanlığını bitirdikten sonra da Antalya adli Tıp Başkanlığına tayin edildi. Bir yıl çalıştı. Bir bayram ziyareti için Ankara’ya gitmek üzere hava yollarından bir bilet satın aldı. İşte ne olduysa bu seyahatte oldu. Uçak Ankara Esenboğa Havalimanı’na inmek üzere iken düştü.

Müthiş bir can pazarı yaşandı. Doktor Saffet sağ çıkanların içinde idi. Ancak, vücudunda kırılmayan bir tane bile kemik kalmamıştı.

İki yıl hastanede yattı. Bir milyon civarında ameliyat oldu belki. Bütün kemiklerine demirler, platinler eklendi, takıldı. Her iki ayağında da demir protezler, omuzları farklı madenden, ellerindeki kemikler, kaburgaları ilaveli.. hepsi hemen bütün kemikleri böyleydi. İki yıl sonra demir adam olarak taburcu oldu hastaneden. İki yılda evde iyileşmeyi bekledi. Kazadan dört yıl sonra yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı demirden doktor. Yaklaşık dört buçuk yıl süren tedavi süresi içinde Türkiye ve dünya da yayınlanan dergiler, kitaplar ve sair ilmi yayınları takip ederek literatürden geri kalmamaya, öğrenmeye gayret etti. Beşinci yılını doldururken de çalışamaz raporu verildi ve malulen emekli edildi.

İthalat ve ihracat işlemleri yapmakta olan bir arkadaşının bürosuna sık sık giderek ekseriyet zamanını orada geçirirdi. Orada ticarete meyletti. Dünyanın pek çok yerinden dostlar edindi. Çin, Pakistan, İsrail, Arap Ülkeleri, Avrupa, Kanada.. pek çok devlette yeni insanlar tanıdı. Yeni akıllarla tınıştı. Sonra kendi bürosunu kurdu. Dünyada tanıdığı şirketler ve insanlarla iş ilişkileri geliştirdi. Bürosunun bir köşesine de bir paravan yerleştirdi, paravanın arkasına hasta muayene sedyesi kondurdu. Misafir ve ziyaretçilerini artık kendi bürosunda kabul ediyor, kitaplar okunuyor, sohbetler ediliyor, çaylar içiliyordu. Hastalıklı birini gördüğünde de paravanın arkasına çağırarak muayenesini yapar, reçetesini yazardı. Reçete bedelini ödeyemeyecek durumda olanların reçetesini, büro çalışanlarından birini göndererek bizzat yaptırırdı.

Doktor Saffet’i tanıdınız. Şimdi bir özelliğini daha öğreneceksiniz.

Efendim, Doktor Saffet muayene ettiği hastalarından mutlak surette vizite ücretini alırdı. Karşılığını almadan asla hasta bakmazdı. Ben birkaç sefer karşılaştım. Bir seferinde bürosunda sohbet ediyorken bir hastası geldi, paravanın arkasına geçerek yarım saat kadar muayene yaptı. Sonra reçetesini yazdı. Reçeteyi alabilecek durumu var mı, yok mu? Sordu. Sonra ver bakalım ücretimi dedi. Hasta elini cebine soktu, beş altı adet bozuk parayı uzattı doktora, doktor şöyle bakarak içinden bir on kuruş aldı Allah bereket versin dedi.

Başka bir zaman yine sohbet halindeydik. Telefonu çaldı. Konuşmalarından anlıyorum ki bir köyden arıyorlar. Ertesi günü gelmek istiyorlarmış. Müsait mi, değil mi? soruyorlar. Neyse müsait olduğunu, gelmelerini söyledi. “ücreti unutmayın ha..” dedi. Sonra “Yo yo, yağı yoğurdu boş ver, bir tane bazlama getir”. Dedi. Bizim doktorun vizitesi bu sefer ayni ücrete dönüşmüştü. Bana doğru dönerek “taze bazlama yapmışlar, şimdi olsaydı ne de güzel giderdi..” dedi.

Güzel Yurdumun, güzel insanları anlatmakla bitmiyor. Yeter ki bizler onları görmeye azmedelim.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...