Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hocaefendi’ye Sorular

18 Aralık tarihinde Zaman Gazetesi’nde, “Gazetecilerin köşe yazısı Genelkurmay’dan” başlığı ile bir yorum-haber yayınlanır. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ‘internet andıcı’ ile ilgili talebi üzerine Genelkurmay Başkanlığı’ndan gönderilen hard disklerin, Naip Hâkim tarafından incelenmesi üzerine hazırlanan raporun haberleştirilmesi ve yorumlanmasıdır. Bu yazıda –haberde- bazı, gazete köşe yazarlarının yazılarını direkt olarak Genelkurmay’dan gelen yazılar olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bu yazarların isimleri de şöyledir; Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök,  Milliyet’ten Mehmet Y. Yılmaz ve Fikret Bila, Cumhuriyet’ten ilhan Selçuk, Radikal’den İsmet Berkan, Akşam’dan Serdar Turgut, Posta’dan Rıfat Ababay, Vatan’dan Tayfun Devecioğlu ile Yeniçağ’dan Arslan Bulut.
Arslan Bulut, 19 Aralık tarihli yazısı ile cevap verir: “…Asıl operasyon budur. Etkili gazetecilerin adını kirletmekte kimin menfaati var? Raporu hazırlayan hakimin böyle bir niyeti olmadığı açıkça görüldüğüne göre haberi yazan v…

İşgal Günlerinde Bir İstanbul Hatırası

“Yıl 1920, Eylül, İstanbul.”
İşinde, gücünde, çocuklarının rızkının peşinde koşturmaktan yorgun bir halde, ayağını sürüyerek girdi kahveden içeri. Daha ısmarladığı çayı gelmemişti ki, polis ve işgal askerleri ordusu doldurdu kahvehaneyi. Sert emirler veren memurlar, silahlarını halkın üstüne çevirmiş işgal askerleri herkesin ayağa kalkmasını, kimliklerini çıkartmasını bildirdiler. “Besbelli, bir şeyler var” diye düşündü Halil. Ya soygun yapılmıştı veya işgal askerlerinin bulunduğu bir yerleri taramışlardı. İstanbul işgal edileli beri adi vakadandı. Her gün mutlak bir olay olur ve yetkiyi ele geçiren düşman askerleri tüm mahalleyi arama tarama yapar, aklına kestiklerini alır götürürlerdi.
Memurların ve askerlerin bu kadar sert olması pek görülmüş şey değildi, mahalle içi kahvelerde mümkün olduğunca kibar davranmaya gayret ederlerdi. Elini, haki renkli poturunun arka cebine attı, kimlik, para gibi kıymetli evrakını daima poturun arka cebinde, bir kese içinde taşırdı. Kimlik cüzdanı da ora…

İnsan

“Ben de sizin gibi beşerim”
Buyurmuştu peygamber (S.A.V.). sizin gibi yaşarım, giyinirim, yer-içerim, terlerim, üşürüm, uyurum… Demekti bu kelam. Dünya hayatını tıpkı sizler gibi geçiririm.
Öte tarafından ise, maneviyatı ile aydınlattığı dünyaya bir “İnsan”ın örnek hayatını, nurlu hayatını bildirmişti. İnsan olabilmek için insanca. Beşer olarak değil, İnsan olarak.
Hani, “dağlara, arza, semaya teklif edildi de”.. Kabul edemediler, bir “İnsan” kabul etti ya, işte insan o İnsan.
Beden, sınırlı bir (zaman) için bu dünyada ömrünü tamamlamak üzere, insanın hayatını idame ettirebileceği bir yapıdır. İnsan makamına bu beden içinde erişilecek-tir.  Devamında ise… Her bir aşamada, her değiştirilen boyutlarda o boyutların süresince yaşanabilecek yeni bedenlenmeler olacağı tabiidir. Dünyada bugünkü bedenle hayat yaşanacaktır. Görünen taraf, nefsaniyet tarafıdır. Yer, içer, uyur, üşür, terler… Nefsi ile vardır. Nefsaniyetine secde ettirildiği ölçüde İnsan makamına yükseliş söz konusudur. Atatürk, bu …

Unutuş ve Sanatkâr

Ressam yılların tecrübesi ile salladığı fırçalarının artık nihayetine gelmiş, eserinin karşısına geçerek, şöyle bir seyretmişti. “Bunu ben yaptım”. Dedi. “Bu benden, benim eserim.” Biraz daha geri çekildi, tablonun tamamını daha rahat görebilmek, kendisini de o tablonun içine dâhil edebilmek için. Eserindeki, dağ, deniz, kıyı, kuşlar, rüzgâr, uzaktan belli belirsiz görünmekte olan ay, küçük bir çocuğun ağlayarak koşuşturması, dökülen gazeller, havlayan bir mahalle köpeği… Neler görebiliyorsa içindeki, içi idi. Tam da kendisi orada bir yerlerde duruyordu. Kendinden bir parça.
Tuvali, şövaleden incitmeden aldı, ince kâğıtlarla kapladı, kirlenmeyecek, muhafazalı bir dolaba yerleştirdi. Eseri bitmiş miydi? Kesin kararını daha sonra, üzerinde uzun uzun düşünceleri ve kendi kendine eleştiri ve tartışmalarından sonra verecekti. Evet, muhafazalı bir yere yerleştirdi ve çıktı. Bir süre unutmalıydı resmini. İlişkisini kesmeli, irtibatını bitirmeli, ondan uzaklaşmalı ve birkaç hafta sonra yeniden…

Sömürü, Zayıflama, Hırs

Bu kavgalar niye yapılıyor?
Dünya pastasından pay kapmak, daha fazla üleş almak için değil mi?
Aslında bu dünya, yaşanılası bir yer değil.
Gökyüzünün mavisi, ormanın yeşili gözlerini almış, denizlerin albenisi, verimli toprakların çağırışı, yer altı zenginliklerinin gizemi insanları, devletleri, kürsel çetelerin daha fazla üleş kapmaları gayesi ile savaş kızışıp, kuvvetli (silah bakımından) olanın diğerlerini, sömürüp, onların hakkı olan paylara el koyma savaşıdır.
Adalet nasıl sağlanır?
Hakk’ı tanıyan, Hakk’a saygılı, yaratılmışın resminde Hakk’ı gören manevi erler tarafından sağlanır adalet. Gerisi hayaldir. Hep bana, Rabbena dünyasında, karşıyı görüp, anlayan, saygılı ve onu gözeten idrake sahip, keskin kılıçlı bir Deli’nin liderliğine muhtaç dünya ve onu bekler…
Yok mudur ki, bekleme söz konusudur?
Estağfurullah. Sadece sabırlıdırlar.
Herkesin (yöneticilerin) görevlerini bihakkın yapmalarını beklerler ve müdahale etmezler.
*****
‘Kelile ve Dimne’de bir zayıf kedi hikâyesi anlatılır.
Yaşlı…

İMECE FASLI: Misafirimiz YAĞMUR TUNALI

Küçük Başa Büyük Yük        O sevdâÇeşmini gördüm unuttum derdi de dermânıda (*)
Şeyh Gâlib

14 yaşında bir yeni yetmeydim. Yıl, 1969’du. Başımda kavak yelleri esmeliydi, esiyordu da. Bir Hocamın kızını seviyordum. Şiire de o aşkın dayanılmaz itişiyle başlamıştım. Yatılı okuyordum. Koğuşların, 30-40 kişilik olanları lüks sayılırdı. Yanlış hatırlamıyorsam, birbirine neredeyse bitişik nizam 60 ranzalı 120 kişilik bir koğuşa düşmüştüm.
Sayım ve kontrollerden sonra, hemen herkesin uykuya geçtiği saatlerde, sessizce kalkar ve ışıkların yanmasının kimseye zarar vermeyeceği banyolar bölümüne geçer ve orada şiirlerimi yazardım. Mütâlaa saatlerinde de şiirle uğraşırdım. Gâlibâ dersi dinlemekle yeterli notu alabilecek şanslı öğrenciler grubundandım. Bâzı derslerde bile elimde kalem, durmadan kâğıda bir şeyler yazardım.
Ama, geceler başkaydı. Hemen her gece, herkesin derin uykuda olduğu saatlerde, uyutamadığım iç yangınıyla ayaktaydım.
Kayseri’nin amansız kışı, titremelerimi artırıyordu. Çelimsiz,…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

1918 Hatırasından Bir Resim


“Hürriyet ve İtilafçılardan bir kısmının basit bir formülü var: Düvel-i Muazzama’nın adaletine sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Eğer onlara günahlarımızı afettirmek istiyorsak, hemen darağaçlarını harpçiler ve İttihatçılarla donatmaya bakmalıyız.
Bir kısmı o kadar öç alma heveslisiydi ki, adeta sevinç içinde. İkide bir yüzümüze:
- İşte battık, der.
Bu sözü de:
- İyi ki battık, der gibi söyler.
Biraz isyan etmek isterseniz:
- Hâlâ mı o kafa. Diye bir kahkaha püskürtür.” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya)
Nasıl?
Bir benzerlik kurabildiniz mi?
Değişen sadece zaman.
İnsanlar aynı insan, olaylar ve yorumlar aynı.
Aktörler farklı sadece.
Üsluplar farklı.
Nasıl demişti şair şimdi hatırlayamıyorum:
“Hiç, ders alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”!!!!

Statü, Giysi, Türk

“Ye kürküm ye” kelamının edildiği devirlerden beridir, elbiseler göz alıcı, gönül çalıcı, hoşluk aracı olarak algılanageldi. Temizlik ve yakışan değil aradığımız, pahalı kumaşlar. Seçilmiş terzilerin diktiği adeta tek elbiseler. Bir, eşinin-benzerinin bulunmadığı vurgusunun dikkatlere kazındığı giysiler. Statülerimizin gösterisi, mevkilerin, şereflerin süsü. Hep elbisesine bakarak kararımızı veririz. Kafası önemli değildir. Bakışları değersizdir. Elbiseleri, çizgileri, giyim tarzı, terzisi, satın aldığı mağaza, verdiği para tek kıymet verdiğimiz alanlardır. Temiz ve güzel kıyafetler, kendine yakışan giysiler, toplumun kabul edebildiği esvaplar değil aradığımız, pahalı mağazaların sattığı elbiseler. Aynı zamanda etrafımızda bulunan diğer insanları ezmeye, onlara tahakküm kurmaya yönelik harcanan büyük paralar.
Asıl sorun buradadır. Giyimlerimiz, gizlemeye çalıştığımız ‘şirk’imize elbise oluyor. ‘Riya’larımızı pahalı elbiselerle örtüyor, beceriksizliğimizin, iş yapamazlığımızın şahane ör…

“Bunların hangisi Müslüman Türk askeri?”

“Bunların hangisi Müslüman Türk askeri?”
Sorusu, kazmanın kayaya kuvvetlice inmesi gibi saplandı beynime. Darmadağın bıraktı, yapayalnız bıraktı, derbeder bıraktı ve kaçtı meydandan sessizce. Şimdi ben:
“-Şemsiyemi açtım yürüyorum.
-Hayırdır ne şemsiyesi, niye?
-Fitne yağmurundan kurtulmak için…”
Toplarla, tüfeklerle, ağır silahlarla savaşmaya gerek yok. Aralarına gir, fitne sal ve çekil. Fit’in tadından birbirlerine girecektirler, meraklanma, onlar kendi yiyişlerini kendileri hallederler. Çekil bir köşeye seyret. Bak ne haldeler?
Onlar yerken birbirlerini, ekonomik değerleri kolayca pay ederiz aramızda.
Elbette, hepsi aynı düşünen ve inan kişiler topluluğu değiliz. Her akıl sahibinin kendi düşünceleri ve yorumları vardır, bu tabiidir. Anlamadığım şu ki, bu kadar ayrılık nasıl oldu?
Hangi kuvvet bu ayrılığı sağladı?
Hani, tek yürek, tek bilek olunacaktı?
Hani, birimiz hepimiz içindi?
Hani bir soluk, bir millettik?
Havaya giden sloganlar.
Havaya varan hayaller.
Biz daha bir olamamışız.

İki Bomba: ‘PKK Kalkışması ve Cari Açık’

Ege Cansen’in, 8.12 ve 12.12 tarihli(Hürriyet) yazıları üzerine kafa yoruyorum.
AKP’nin iktidar ömrünü uzatabilmesi için iki önemli konuda akıl veriyor yazılarında Cansen. Kürt meselesi ve cari açık meselelerini çözmek yerine, yöneterek vakit geçirdiğini ve bunda da başarılı olduğunu vurguluyor. Elbette bir yönetim tercihidir. Ayrılıkçı Kürtlerin taleplerinin bir bir yerine getirilişinden anlıyoruz. Oslo görüşmeleri ve liderleri Öcalan ile yapılan temasların ardından kanunlardaki yapılan değişiklikler ve yeni çıkarılan kanunlarla talepleri veril(di)iyor.
Cansen, bu durumu “çözme – yönet” anlatımıyla özetler.
1-Kürt meselesi: iktidarın problemi çözmek yerine, yönetmeye gayret ettiğini, belirttikten sonra, bölücü Kürtler ve kalkışanlar için asıl meselenin Türk tarafının doğduğunu da gizlice vurgular. “Ne mutlu Türküm diyene görüşü giderek taraftar kaybetti. Özellikle PKK’nın askeri alanda gösterdiği başarı, Kürtlük gururunun serpilmesine yardım etti. Türkler bu tablo karşısında ‘Kürt’ gerç…