Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Savaş, Çatışmasızlık ve Felsefe

“Batılı diyalektik algı, ilk şeklini Heraklitos’tan alır. Materyalist temellerini Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes maddeciliğinden alsa da, Heraklitos, evrendeki her olguyu çatışma ve savaşla izah eder. Bu yüzden arkhe olarak ateşi alır. Ateş onun birlik ve çokluk fikrini açıklayabilecek bir ilk sebeptir. Yakar, yıkar, değiştirir ve dönüştürür. 2500 yıl sonrası Batı dünyasına ışık tutmuyor mu Heraklitos? (Ayhan Eralp, Face Book Notu)
***
Sanırım, şöyle bir düşünce geliştirebilirsek çözümü de bulabiliriz;
Alim kimdir?
İlmin kaynağı kimdir?
Verilecek cevap hayati önemdedir.
İlmin çıktığı kişinin doğum yeri ve inanç (dediğimiz) ları bizi yanlış yere götürürse tıkanır kalırız. Onun inançları (gibi görünenler bize ters gelebilir) ilmin gelişmesine neden mani olsun ki? Belki de bizim inanç diye sarıldıklarımız yanlıştır (veya eksiktir) kim bilir?
Öyleyse, ilmin kimden çıktığı değil, ilmin konusu ve söyledikleri bizi ilgilendirir. Söyleyenin adı ne olursa olsun, İlim; İlimdir ve kaynağı Tek’tir…

Liberal Faşistler; Küreselcilik

Liberallerin kafası karışıktır, karışmak zorunda olmalıdır, tabiatın gereğidir bu, liberaller karışmak ve karıştırmak için vardır adeta. Neo olurlar, sosyalist olurlar, dinci olurlar hatta ve hatta komünist bile olurlar. Ya da komünistler liberal bile olurlar…
“Ne tuhaf bir dünya! Sosyalistlerin günahı bile faşizmin boynuna!”
Yukarıdaki cümle Yeni Şafak yazarı Atilla Yayla’nın 5 Ekim tarihli yazısının son cümlesidir.
Bir düşünürün kitabını okumuş, bir düşünürün fikirlerinden istifade edip gelişmiş, geliştirmiş kendini, büyümüş ve Türkiye gibi geri kalmış bir ülkenin üniversitelerinde Profesör makamına yükselmiş bir garip liberal Atilla Yayla. Bir garip neo-liberal Atilla Yayla. Liberal, neo-liberal, sosyalist, faşist.. gibi kelimeler aslında bir araya gelmemeli değil mi? Öyle olmalı. Öyle değil işte, ne ararsanız var içinde ‘derde şifadan gayrı’.
Yayla’nın okuduğu ve vurulduğu isim Friedrich A. Hayek’tir (1899-1992). En belirgin düşüncesi, devletin olabildiğince küçültülmesi ve etkisizle…

Geçmişten Kalan

İmama uyarak namaza başlanılmasına rağmen, nedendir diye düşünürüm; “Besmele” çekmek imama bağlı değildir? Her imama uyan kişi, “Besmele”yi kendisi çekmek (söylemek, konuşmak, bildirmek) zorundadır. Bir sorudur, sorulmuştur ve anlaşılması ve de cevaplanılabilmesi için üzerinde düşünülmeye devam edilmektedir. Sanırım, hayatın önemli bir gizemidir. Başkasının, imam bile olsa, senin adına ‘besmele’ okuması mümkün değildir. Öyleyse neden? Neden ‘Rahman ve Rahim’ olanı bizatihi okumalıyız?
Of, of… Yol uzun…
Allah’ın sonsuz kelimelerinden bir Kelamının ilk ayeti de  “Oku, yaratan Rabinin ismi ile” değil miydi? Rabb’in ismi “Rahman ve Rahim” değil miydi?
Öyleyse, kâinatın yaratılışının ilk cümlesi “Rahman – Rahiym” isimlerinin sırrına vardırır bizi. Öz’e, kendisine vardırır. Belki de kâinatın sırrının çözümü ‘Besmele’de geçen Rahman ve Rahim isimlerindedir, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla kim bilir? Kim bilir, belki de İsm-i Azam İnsan’da gizlenmiştir? Kim bilir, ‘Besmele’ belki de İnsan’…

Kandil, Tehdit, Çin, Füze!..

Kandil’den gelen; “iç savaş çıkar” tehdidinin Face sayfalarından bir arkadaş tarafından yayınlanması üzerine, onlarca arkadaşın küfürle karışık yorumlarına karşılık şöyle söylemiştik:
“Okyanus ötesi bir şeyler yaptırmak istiyor, bir-kaç güne kadar kokusu çıkar.”
Biliyorsunuz, savunma füzeleri Çin şirketine verilecekti. Günlerce tartıştılar. Güya anlaşma-sözleşme de tamamdı. Yok, NATO’ya uygun değilmiş, yok ABD razı değilmiş… gibi tafralar ekranlarda dinlenildi.
Dış İşleri Bakanı A. Davutoğlu, umman ve Kuveyt’e yaptığı ziyaret sonrasında uçakta gazetecilerin sorularını cevaplarken, Savunma Füzeleri hakkında bakın neler söylemiş:
“Bitmiş bir anlaşma yok. ABD’li ve Avrupalı şirketler daha iyi şartlar sağlasınlar, onlarla da görüşmeye devam ederiz. Hedefe ulaşmaya bakarız.” (Star, 26 Ekim)
Tehditle, şantajla, sopa göstererek, askeri tatbikat yaparak devletleri istedikleri yönde yönetebiliyorlar.
Bizim tahminimiz doğru çıktı.
Kandil’in tehdidinin altında Savunma Füzeleri varmış.
Ne kadar “bağım…

Paket Üzerine Bir iki Laf Edelim

İktidar oldukları günden beri düşmanlıklarını gösterdikleri tek kavram vardır: Türk.
Seküler bir eğitilmişliğin, pagan kabullerin sonucudur bu, diye düşünüyorum.
Nasıl olur bu? Konuşmaya başladıklarında, yazı yazdıklarında İslam diyenler, Allah diyenler, Peygamber diyenler nasıl olur da ‘pagan’laşmışlardır?
Sözleriyle, eylemleri arasındaki farklar bize bunları düşündürtüyor. Gerçekten eğitilmeleri seküler midir? İnançları pagan mıdır?
Bir eğitim sistemi içinde ‘Türk’ düşmanlığı varsa öyledir. Bakmayın diskurlarında “Yaratılmışı severiz, Yaratandan ötürü” dediklerine, ne söylediklerinin farkında bile değiller. Güya (sözde) dini eğitim alıyorlarken Türk düşmanlığı niçin ve nasıl sıkıştırılır eğitimlerinin bir köşesine? Sistemi planlayan Türk düşmanlarıysa olur. Hem de bal gibi olur.
Haçlı Seferlerinin amaçlarından biri de, salt toprak kazanmak değil, kazanılan toprakların üzerinde yaşayan halkların da Hıristiyanlaştırılmasıdır. “1088 yılında Papa seçilen II.Urbanus; “Topraklar kadar halkl…

Fundamentalizm, Müslüman(lar) ve Türkiye

Fundamentals (radikal) fikirler neden çabucak kabul görür?
Soru ilginç geldi bana.
İnsan aklındaki süzgeç kişiyi bloke eder, ne düşünebilir ne de bir fikir ileri sürebilir, bu durumdaki kişi, gözü kapalı atlayıveren yürekliler gibi değildir. Süzgüsü körleşir, kabulleri ön plana çıkar. Görüş olarak, fikir olarak değil de, kendi görüşlerine, kendi kabullerine daha yakın gördüğü için üzerinde düşünmeden, eleştiriye girişmeden, hiçbir fikir münakaşasına girmeden kabul ediverir. Olanla yetinmek, olanın üzerine yeni bir düşünce koyma, binayı yükseltme çabalarına girme zahmetine katlanmaktansa mevcudu koruyup, ne olduğu bile bilinmeyen mevcudun yıpratılmaması için gereken özenin gösterilmesinin kâfi görülmesidir. Mevcut olduğu sanılan değerler, çevrenin kıymet verdiği insanların söylemlerinin içine sıkıştırılmıştır. Onlar söylüyorlarsa kendi değerleridir. Kabul budur. Dolayısıyla, bir-kaç kendini bilmezin söyleyebilecekleri bir-kaç cümle ile kışkırtılmaya hazır bir yığındır söz konusu olan. Ke…

“ Ben Size Ölmeyi Emrediyorum ”

Her kelimeyi derinlemesine, dibine kadar kazımadan gerçek anlamına ulaşmak mümkün değildir. Vecizenin her kelimesini teşrih masasına yatırıp, her bir kelime üzerinde derin düşüncelere girmeliyiz ki, cümlenin doğru anlamına ulaşalım. Yeni bir tercüme değil, kendi dilini yeniden öğrenme çabasıdır bu.
“Men arefe nefse hu, fakat arefe Rabbe hu” Kısaca; (Nefsini bilen Rabb’ini bilir). Bilmek kelimesi, ‘ölümü’ anlatır. Yazık ki, ölmeyen bilemez. Niye mi yazık dedik? Cehaletimizden, cehaletimizdir söyleten ‘yazık’ kelimesini.
‘Ölmek’, bütün zamanların çözülemeyen problemlerindendir. Bir sultan çıkıp, açıkça, Türkçe, hem de ölüme gönderdiği erlerine emrediyor ölmeyi. Daha ne olsun, daha nasıl anlatsın?
Cemil Meriç’in şu cümlesi günlerce düşündürtmüştür beni, peki düşündüm de çözebildim mi? Rahatlıkla hayır diyebilirim:
“Kelime korkusu cemiyetimizin en büyük hastalıklarından biridir”.
Cemiyetimizin hastalığını öğrendikten sonra da şunu ilave eder Meriç:
“Düşünmeye başlamak kelimeler üzerinde düşü…

Sağlıklı Millet!..

Bir milletin vücuda getirilmesi çok iştir.
Bireylerin millet olmaya doğru yürümesiyle başlar. Bireyler. Kadın ve erkek. Aile. Akraba, konu-komşu, köy, mahalle, kasaba, şehir, devlet…
Yürüyüş, arşa doğrudur. Güzelliğe doğru. Mükemmele doğru.
Başlangıç; anne ve baba.
Sır, burada gizli.
Sır.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismi ile başlayıp, yukarıya doğru yol almaktır.
Sarhoşluk, bir-kaç yudum alkol alarak kendinden geçenin ismidir anlayışımızda. Sarhoşluk, Leyla’ya vurulan Mecnun’un halidir bildiğimiz. Doğrusu yanlışta değil.
Ama hayır diyorum, hayır. Sarhoş, Âlemlerin Rabb’inden uzak olana deriz, Allah’tan uzak olana. Gerçek sarhoş budur. Gerçekte namaza yaklaşmaması istenen, Allah’tan uzak olandır.
Ki, vah o ana-babadan gelen çocuğa ve vah onların çoğunluğundaki millete.
Öyleyse, uyanış başladı.
Buyurun.
Allah ile,
Allah ismi ile işimize başlamaya.
Hû…


Körleştirilmiş Kamuoyu

Artık ‘izm’le biten kavramlar konuşulmaz, yazılmaz, çizilmez oldu. Böyleyse, Cemil Meriç’in “izmler giydirilmiş deli gömleği” sözü günümüzde havada mı kaldı, geçersiz mi oldu? Hayır, bin defa hayır. ‘İzm’leri ikame edici, yıkıcı, teslim alıcı, göz karartıcı onlarca kavram bulunup, hayatımızı deli gibi yaşamamızı sağladılar, deliliği başkalarına izafe ederek. Deli olanla, gerçek delinin anlamını unutturarak.
“Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ortaya atılan en önemli tez, Fukuyama’nın seslendirdiği ‘tarihin, yani ideolojilerin sonu geldi, artık, liberalizm her yerde ve her şeye egemen’ anlayışı idi.
Fukuyama, bu bence yanlış ama çok önemli kitabında insanlararası farklılıların artık başka alanlarda aranacağını belirtiyordu.
Şimdi bir başka Amerikalı Siyaset Bilimci, Samuel P. Huntington, Fukuyama’nın bıraktığı yerden alıyor ve 21. Yüzyılın din ağırlıklı bir uygarlıklar çatışması ile belirleneceğini söylüyor.” (Emre Kongar,http://www.kongar.org/makaleler/mak_ye.php)
Önce birileri senary…

Aliya İzzet Begoviç, Mehmet Görmez ve…

Adnan İslamoğulları’nın yazısından öğrendim ben. Aliya İzzetbegoviç söylemiş:
 “Elimde olsa bütün İslâm ülkelerinde ortaokullardan başlamak üzere sorgulayıcı mantık dersi koyardım”.
Son devrin başbuğu sıfatını boşa verilmedi kendilerine. Mekânı cennet olsun.
Doğrusu, bendeniz bu cümleyi gerçekten daha önce okuduğumu hatırlamıyorum, bu sebeple İslamoğulları’na teşekkür ediyorum. Hayati bir mana, geleceğimizi nasıl kuracağımızın bir cümlede özetlendiği muhteşem bir anlatış…
İslamoğulları yazısında, Diyanet işleri Başkanı Mehmet Görmez’in bir toplantıda sorduğu: “Bizi iyiye, doğruya, güzele, hakikate erdirmek için emredildiği, bizlerin de bu amaçla yaptığı, ibadetler neden İslâm dünyasında kanın, gözyaşının akmasına engel olamıyor?” anlamındaki soruyu da alır yazısına. Bendeniz de oradan öğreniyorum. Bu soruyu sormuş Görmez.
Sonra, adan İslamoğulları kaleminin kıvraklığı, edebi incelik ve kültür birikiminin verdiği güçle yazısına devam eder ve “ibadetlerin neden İslam dünyasında kanın, gözyaş…

Değişim Nasıl Anlaşılmalıdır

Aslında “değişim” kelimesinin yanlış veya eksik çağrışımları da var.
“Değişim” derken biz; zaten değişmiş olana intibaktan bahsediyoruz. Yani gecikilmiş bir aynileşme, gecikilmiş bir ulaşma durumu. Anlamak istemediğimiz ise şudur, biz değişmeye razı olana kadar, yeni bir değişme ihtiyacı hâsıl olmuştur bile.
Politikacının ağzındaki değişimden bahsetmiyoruz. Hakikattir bizim işimiz. Ne kendimizi beğendirmek gibi bir çabamız, ne de anlaşılamamak gibi bir derdimiz vardır. Sözümüz, anlatılarımız sadece ilgilisi, sahibi içindir. Eleştiri ve itirazlar yol gösterici görevini yapar, saygımız vardır, dikkate alırız, gerekli yerleri düzeltir, değiştiririz.
Son 12 yılın putlaştırılmış sloganı değişim. Bir taraf ille de ‘değişim’ derken, diğer taraf ‘değişme’meyi maharet sayarak hayatına devam ediyor. Yalnız bir yanlışlık var gibi. İlle de ‘değişim’ diyenler, iktidarlarını sürdürmenin bir yolu olarak görüyorlar değişimi. Gerçekte, değişim dedikleri, 1923 öncesine dönmekten ibaret, Cumhuriyetin kaza…