kelam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kelam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2014 Cuma

Ümmet, İslamcılık ve Günümüz Tartışmaları-I


Hacı Ahmet Kayhan, Ruh ve Beden isimli eserinde ümmet bahsi açıklamalarını yaparken şunları söyler: “Dinin toplumsal müeyyidesi vardır. Din fenlere şahsiyet verdiği gibi, cemiyetlere de şahsiyet vermektedir. Ferdi şahsiyet kazananlar, ahlakça da üstün olurlar. Toplumsal şahsiyet ise, peygamberlerin vücuda getirdikleri teşkilattır ki, buna ümmet adı verilmektedir. Hazreti İsa bir Hıristiyan ümmeti meydana getirdiği gibi, Hazreti Muhammed de bir İslam ümmeti meydana getirmiştir. Ümmet, milli cemiyetlerden daha geniş, dini bir topluluktur. Ümmet, bir peygambere ve kitaba inananların toplumudur.

Ümmet teşkilatı, her dinde başka bir şekilde teşekkül etmektedir. Hıristiyan Katoliklerde Hıristiyan ümmeti bir hükümet şeklinde meydana gelmiştir. Bu hükümetin imparatoru papa, vezirleri kardinaller, valileri ise piskoposlardır. Müslümanlarda ise ümmet bir hükümet şeklinde değil, dini bir üniversite şeklinde örgütlenmiştir.

Bundan dolayı Hıristiyanlıkta dini teşkilata ‘kilise’ adı verildiği halde, Müslümanlıkta ona ‘medrese’ denilmiştir. Medrese, eski üniversitelerdir. Ruhani reisleri yoktur. Yalnız ders veren müderrisler, yani profesörler vardır.

İslamiyet, bir medreseler federasyonudur. Bütün İslam âlemi bir üniversitedir: Bu üniversitenin her şehir ve kasada şubeleri bulunmaktadır. Her kasabadaki müftüler, oradaki şubenin baş müderrisi (dekanı) sayılır. Şeyhülislam ise, bütün üniversitelerin rektörü mahiyetindedir. Bundan anlaşıldığına göre, İslamiyet’te din idari bir velayete değil, ilmi bir velayete dayanmaktadır. İslam âleminde müderrisler medreselerde tarih, tıp, felsefe, teoloji, mantık, geometri gibi dersler vererek Müslümanlığı kültürce yükseltmişlerdir. Aynı zamanda din ilimleri olan Kur’an’ı Kerim, fıkıh, kelam, tefsir, hadis de okutmuşlardır. Hakimler, kadılar burada yetişmişlerdir. İşte İslamiyet, ilme bu derece önem vermiştir. İslam medeniyeti bu suretle doğmuştur.”

Kitabının devamında şu satırları okuyalım Kayhan Baba’dan; “Türkler, dünya tarihinin muazzam imparatorluklarını kurdular. Selçuklular dâhil 1000 sene varlıklarını Anadolu’da yaşatmaya muvaffak oldular, büyük İslam medeniyetini yarattılar. Fakat modern çağlarda demokratik rejimler doğunca, ümmet teşkilatına dayanan imparatorluklar tarihe mal oldu. Medrese de vazifesini müspet ilimlere bıraktı.”

Durum yukarıdaki tabloda net ve açık olarak anlatılmaktadır. İlim, fen, tefekkür hayatın içinde olunca, ilerleme ve ‘muazzam imparatorlukların’ kurulması işten bile değildir. Çünkü ilmin bir adım ilerlemesi ile tetiklemeler olacak ve ufkun gelişmesiyle her ilerleme öncekini misliyle devam edecektir, devam ettirecektir. Matematik, sosyal bilimleri, fen bilimleri, hukuk bilimini, toplumsal insicam tıp bilimini geliştirecek ve biri diğerini tetiklemesiyle geliştirmeye devam edecektir. Bu da, muazzam medeniyetin doğuşu ve gelişiminin müjdecisi olacaktır. Dikkat edilirse, ‘İslamiyet medreseler federasyonudur’ denilmektedir. Kilisenin, günah çıkartıcısı, vaftizcisi, cennet dağıtıcısı olan ruhanisi, medreselerde yoktur, müderris yalnızca ders vermek ve ilmin ilerlemesi için vardır.

Peki, ne oldu da bu muazzam sistem terse dönerek yıkıldı?

“1517 de Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilmesini takiben, hilafet Osmanlılara geçmiş ve yavaş yavaş tasavvufi akımlar karşısında medresenin Ehli Sünnetci görüşü güçlenmiştir. Mutasavvıflara karşı düşmanlık zaman zaman artmıştır. Örneğin, XVII. Yüzyılda yaşayan Üstüvani Mehmet Efendi, sufilerin raks ve dönüşlerini haram saymıştır. Musikinin ve zurna çalmanın yasaklanmasını istemiştir. Resim yapmanın aleyhinde vaazlar vermiştir. XVI. Yüzyılın ortalarından sonra Osmanlılar gerilemeğe başlamış ve felsefeye küfür gözüyle bakılmıştır. Dar görüşlülük her alana yayılmış ve bilimsel gerçeklere önem verilmemiştir. Yeni fikirler küfrün simgesi gibi yorumlanmıştır. Bu nedenle yüzyıllar boyunca, medrese mensupları arasında önemli bir filozofun çıkmadığını görüyoruz.” (Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri, Prof. Dr. İbrahim Agâh Çubukçu)

Göl kuruyunca, balıkların ölümü mukadderdir.

Heyhat! Göl suyunu ellerimizle boşalttık.
(Devam edecek)


30 Ocak 2012 Pazartesi

‘Andımız’ ve ‘Türköne’


O sanıyor ki, attığım son bomba en etkilisi idi.

Yıkım mühendisleri de, vurucu gücün en kuvvetlisini en sona bırakırlar. Önce hafif vuruşlarla başlar duvarı yıkma (zayıflatma) gayretleri. Vuruşlar gittikçe kuvvetlenir. Zayıflama tespit edildiğinde ise sadece bir vuruşluk ama en kuvvetlisi olmak şartıyla, sadece ve son defa bir vuruşluk gücü kalır duvarın.

Bizimki de öyle görüyor. En kuvvetli bombayı attığını sanıyor.

İlk öğretim de çocuklarımıza okutulan Andımız’ın kaldırılması çalışmalarından bahsediyorum. Hedefi şöyle koymuşlardı. Anayasa’dan “Türk” çıkartılacak. ‘Dağlara taşlara’ yazılan “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesi dağlardan, taşlardan kaldırılacak. Onların zannınca da artık demokrat olunacak.

Türk düşmanlığını açıkça söyleyemediklerinden olsa gerek, Atatürk ve onun ağzından çıkan kelamlara düşmanlık yapıyorlar. Ha, diyecekler ki, Andımız Atatürk tarafından yazılmadı. Tamam. Onun bilgisi tahtında yazılıp onayından geçti. Kelam çok değişik ağızlardan, çok değişik kalemlerden zuhur edebilir, birinci ağız olması şart değildir.

Çok çeşitli teoriler geliştiriyorlar Andımız metninin okullardan sökülüp atılması için. Öyle teorilerle geliyorlar ki karşımıza, bildiklerimizin inandıklarımızın tam tersi tezler. Öylesine de inanmışlar, öylesine adanmışlar ki sormayın. Bir milletin dizaynını seyrediyoruz, siyah beyaz film tadında. Yalnız bir var ki, aktörleri acemi. Mektep görmemişler, eğitilmemişler. Kin kusuyorlar. Fakat bu kinin sebebi de anlaşılamıyor.

Şöyle soruyor giriş cümlesinde; “Bir Türk’ün çocukluk yıllarında her sabah ‘Türk’üm’ diye başlayan andımızı tekrarlaması ne anlama geliyor?”

“Bir Kürt’e, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dedirtmekten daha kötüsü, aynı sözü bir Türk’e söyletmek. Zira bir Kürt bu lâfı ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın Türk olamaz. Ama bir Türk’ün zihninde ve ruhunda meydana gelen hasarı kim düzeltecek?” (*)

Saçmalama da sınır yok, serbest, kalem elinde salla gitsin, efendilerinin hoşuna gidecek lafları bul yaz gitsin. İyi de kendi fikirleri değil. Bakalım geriye doğru bu laflar, Abdullah Gül, R.Tayyip Erdoğan, A. Bahçekapılı, Liboş tanımlamalı kalemler..  Tarafından onlarca kez söylenildi, yazıldı, çizildi. Türköne’nin yaptığı sadece onların laflarını tekrardan ibaret.

***

Andımız; ideal İnsanı, Müslüman’ı tarif eder ve ona Türk der.

Doğru’dur (bir eline ayı bir eline güneşi verseniz doğrudan vazgeçmez),

Çalışkan’dır (ilim Çin’de de olsa gider ve alır),

Küçüklerini Korur (Halkını, milletini),

Büyüklerini (geçmişini, tarihini) sayar ve ülküsü yükselmektir,

İleri gitmektir (çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak, manevi yükselmeyi tamamlamak).

Bu cümle Müslüman’ı tanımlar ve ona ‘Türk’ adını verir.

Son olarak da varlığını Türk varlığına armağan eder (her ne öğrendimse, her ne biliyorsam senin yüzü suyun hürmetinedir ey Muhammed! Hakkı sahibine vermek, varlığı sahibine terk etmektir).

***

‘Dinler arası Diyalog’ komitesinin vereceği bir talimat ancak bu kadar olabilir. Tam isabet. Bir milletin çocuklarına doğruluğu, çalışkanlığı öğütleyen And’ın kaldırılması talimatı ancak yıkıcı bir zihniyetin eseri olsa gerektir. Müslümanlıktan uzaklaştırılmak için ideal ve önemli bir yol. Çocuklarınızı atalete, tembelliğe, çağdaş ilimden uzaklaşmağa, aile, hısım, akrabadan soğutmaya ve yavaş yavaş devletinden nefret ettirmeye yönelik bulunacak en önemli yol.

Ahmet Takan 27 Ocak tarihli yazısında; “Milli Eğitim Bakanlığı’nın andımız’ın kaldırılması için, Talim Terbiye Kurulu’nda kurulan bir komisyonun çalışmalara başladığını, fakat sonuçlanmadığını” bildiriyor.

Bizde diyoruz ki, buyurun kaldırın. Sizin yıkıcı gücünüz, çocuklarımızın ‘doğru’luğuna, ‘çalışkan’lığına asla zarar veremez.

Bir kere ‘Türk’üm diyebilen kişilerde de kişilik asla zafiyete uğramaz.

Uğratamazsınız.

(*)Mümtaz’er Türköne,27.01.2012 , Zaman

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...