nato etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nato etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2014 Pazar

Dört Parmaklı BOP Politikası


O, hala kendini BOP eş başkanı sanıyor. Hala dört parmağıyla Ortadoğu’nun sultanı olduğunu belleklere kazımaya çalışıyor. Bitmiş, tükenmiş bir projenin sergerdeliğini yapmaya devam ediyor.

Soğuk savaş dönemi kapandıktan sonra, dünya liderliğinde tek başına istediğini yapmaya alışmış ABD politikaları sonunda, Rusya’nın Suriye ve Ukrayna (Kırım)’da dişini göstermesiyle yeni bir politik mecraya girilmiş bulunuyor, dengeler yeniden kuruluyor. Dünyanın tek liderliği döneminden kalma, neredeyse faşizan yöntem ve politikalara, Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan’dan karşılık geliyor. Özellikle Avrupa’nın, ABD’nin politik oyunlarından sıkıldığını ve kurtulmak gerektiğini üst düzey politikacıları ve namuslu entelektüelleri vasıtasıyla dillendirmeye başlandı. ‘Terörizmle savaş’ taktik çığırtkanlığı artık sökmez oldu. Bir yandan, Taliban’a karşı yürütülen savaşa benzer eylemleri, öte yandan aynı grubu farklı ülkelerde kullanma taktikleri, çelişkili politikaların gözlerden kaçmayacağı da gerçekti.

Sıkıştıkça basıncı yükselen ABD borç enerjisi, iç borçlarının da yükselmesi nedeniyle patlayınca, yeni bir savaş çıkarıp enerji boşaltılmasına girişilmesi ve bu sebepten suni bir bahar yaygarası çıkartılarak, Arap İslam ülkelerinde kargaşalıkların teşvik edilmesi, son olarak Suriye’de kayaya çarpmasıyla sonuçlandı. Dolayısıyla uydurulan BOP projesi sonlandırılmak zorunda kalındı. İşgal edilen Irak’ın boşaltılması sonrası, orada öngörülen bir Kürt Devletçiğinin kurulması sonucunu doğurmuşsa da, BOP ortaklığındaki uygulamanın çokta başarılı olduğunu söylemek zordur. Tamam, Irak üzerinde (tabii ki Suriye’de de) çeşitli grupların devlet kurma (veya özerk yönetim kurma) yollarında önemli mesafeler kat edilmiştir. Hatta sünni, şii, Türkmen, Kürt, Arap aşiretler arasında fitne yayılmış ve kanlı çarpışmalar (suikastlar) yaptırılarak bir başarı elde edilmiştir. Fakat asla istedikleri düzeyde bir devletleşme oluşumuna gidilememiştir. Bunun en önemli sebebi, düşman olarak tanımlanan Müslümanların, terörist oldukları tam olarak özellikle Avrupalılara anlatılamamış ve ikna edilememiş olmasıdır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler ve NATO’dan da istedikleri kararları üretememektedirler. Ancak, çıkartılan kargaşalar nedeniyle, ABD ve Avrupa’dan yapılan silah satışları toplamı ABD’de önemli rahatlamalara sebep olmuştur. Ayrı bir söyleyişle, İslam ülkelerinin petrol gelirleri ABD’ye intikal ettirilmiştir.

Şimdi, ABD dolayısıyla NATO’nun dikkatleri, Ukrayna ve Kırım’a çevrilmiştir. Çünkü onlar için lazım olan, iktidarlarının ve küresel sömürgeci siyasetlerinin devamını sağlayacak olan düşman, Rusya ve yöneticisi Putin olarak yeniden tanımlanmak üzeredir. Nitekim son günlerde Birleşmiş Milletler ve NATO’da üretilen kararlardan anlıyoruz ki, ABD ve Avrupa Rusya’ya karşı birleşmiş durumdalar.

Dönelim ülkemize.

Neredeyse son dört aydır, iç politikadaki akıl almaz kaygan zeminde yürümekteyiz. Ne yanı başımızdaki komşularımızla, ne de içerideki ekonomik-politik gelişmelerle ilgiliyiz. İktidar koltukta oturma süresini uzatma gayretlerindeyken, muhalefetimiz de önüne konan yolsuzluklar üzerinden politika geliştirmeye çalıştı. Alınan seçim sonuçlarına ise, anlaşılan o ki, yolsuzlukların üstünün örtülmesinin yolu açılmış oldu. Muhalefette önümüzdeki Cumhurbaşkanı seçimleri için yeni bir politik yol belirleme imkânı buldu. Bütün partiler başarılı bir seçim dönemi geçirdiklerini söylemekteler. Bizler de kimin başarısız olduğunu henüz anlayabilmiş değiliz. Çünkü bir tarafın başarısı, diğerinin başarısızlığı olmalıydı. Bizde durum böyle değil, bütün partiler başarılı! Nasıl oluyorsa?

Ukrayna olayları ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesinin ardından, iç politika arenasına sıkışan Türkiye’nin durduğu yer, Batı’nın yanında olduğumuzu gösterebilmek adına, kuru bir “Ukrayna’nın toprak bütünlüğü”nden yana olmak söylemini geçemedi. İki - üç yıl kadar evvel Ortadoğu’da yıldızı parlayan Türkiye ve Başbakan’ının, kimi politika uygulamalarında irtifa kaybetmesi, Mısır’da güya İslami inanışlarının gereğinden hareketle, kuru kuruya İhvan tarafını savunması, Suriye’ye asker gönderme söylemlerine girişmesi ve muhaliflere silah-teçhizat tedariki konularında ABD ve Avrupa ile ters düşmesi, yıldızının sönmesine neden olmuşsa da, Tayyip Erdoğan’ın BOP eş başkanlığından ayrılmadığını ve bu politikaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren, ve özellikle Mısır muhaliflerinin dört parmak işaretlerini kendi taraftarlarına belletmesi dışında bir politikasının kalamadığını göstermiştir.

Seçim çalışmaları döneminde Ak Parti 1. Yolsuzluk iddialarını unutturma yönünde propaganda yaparak amacına ulaştı. 2. Her zaman olduğu gibi,  dini söylemleri aralıksız kullanarak oy tabanının cehaletinden de istifade ederek, onların arkasında sağlam durmasını sağladı. 3. 11,5 Milyon olduğu söylenen yardım alanların, midelerine hitap etmeyi de ihmal etmedi. Bunların dışında, siyasi vaatleri bırakın, artık bitmiş, tükenmiş bir AKP’yi gördük meydanlarda. Propaganda mevsimi boyunca ağırlaşan, zehirleşen, çirkefleşen siyaset dilini maalesef balkon konuşmasında da sürdürdü Başbakan. Beklenen bu değildi oysa. Yabancı yorumcular için de balkon konuşması hayal kırıklığı yaratmıştır.

Ortadoğu’da sıfırlanan Tayyip Erdoğan, iç politikada da erimeye geçmiştir. Bundan sonra zirvenin dönüşüdür ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sıfırlanmayı iyice anlatacaktır. Bu itibarla, bazı yandaş kalemler ve yorumcular, %45’lik oy cazibesi ile Tayyip Bey için Cumhurbaşkanlığı yolunun açıldığını söylemektedirler. Eğer dalkavuklara kulak asmaz, iyi düşünür ve meşveret aklı ile karar verirse Cumhurbaşkanlığı’na aday olmayacağını, yoluna Başbakanlıkta devam edeceğini tahmin edebiliriz.


Cumhurbaşkanlığı adaylığı, Tayyip Bey’in ve Ak Parti’nin bitişinin imzası olur.

6 Mart 2014 Perşembe

‘İstihbarat Servisleri’ Savaşları


17 Aralık’tan evvel:

İşimiz zordu.

Söylüyorduk, duyuramıyorduk. Koalisyon ortakları arasından su sızmıyor, kısılmış sesimizle söyleyebildiklerimize karşı birlikte hücuma geçiyorlardı. Aslında söylediklerimiz, bugün birbirlerine karşı söylediklerinden farklı değildi. İşimiz gerçekten zordu.

17 Aralık’tan sonra:

Şimdi her iki taraf da bizim vaktiyle söylediklerimizi tekrar ediyorlar. Bir birlerine karşı sert, katı, acımasız, edepsizce saldırıyorlar.

Ben ne yapıyorum dersiniz?

Samanyolu ve Bugün televizyonlarını seyrediyorum, AKP, Tayyip ve yandaşları hakkında söylediklerini dinliyorum, gülüyorum…

ATV, TV NET, Kanal A gibi televizyonları seyrediyorum, F Tipi hakkında söylediklerini dinliyorum, gülüyorum.

Gülüyorum ama,

Şimdi işimizin daha da zor olduğunu anlıyorum.

Çünkü araya NATO, ABD, İngiltere, Avrupa girmiş vaziyette.

Kavgayı asıl çıkartanlar onlar. Yer kapmaca savaşı yapıyorlar. Kendi adamlarını yerleştirme savaşı yapıyorlar.

ABD yandaşı güçleri hükümetten uzaklaştırıp, İngiltere’ci, Avrupa’cı güçleri hükümete ve devletin sair kurumlarına yerleştiriyorlar. Dikkat, bizi, devletimizi ve vatanımızı kullanarak sinsi savaş.

Bizim hükümet yetkililerimiz de bütün bunları kendisinin yaptığını sanıyor.

Savaş: Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık savaşı.

Arada bizler eziliyoruz.

İşimiz gerçekten çok zorlaştı.

Bu duruma nasıl gelindi?

Şu cümle Arslan Bulut’a aittir: “Dünyanın hiçbir istihbarat servisi, Türkiye’de devlet kadroları içinden işbirlikçi bulmadan en küçük bir eylem yapamaz” (25.10.2010,Yeniçağ)

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kuruluş kanunu 13. Maddesini okuyalım: “Ayrıca özel uzmanlık isteyen konularda kadro karşılığı olmaksızın tam gün veya kısmi gün veya belli bir konu veya proje bazında, konu veya projenin süresi ile sınırlı olmak koşuluyla sözleşmeli personel ve yabancı uzman çalıştırılabilir.”

‘Yabancı uzman’ ne demektir? Çalıştığı yer, istihbarat birimi olduğuna göre (ki diğer bazı kurumlarda da vardır), yabancı istihbarat elemanı demektir. Buda şu anlama gelir, yabancı istihbarat uzmanını kendi elimizle, yasal olarak içimize kadar sokuyoruz.

CHP Milletvekili Atilla Kart söz konusu oluşumla ilgili olarak sorular sorar ve Rahmetli Behiç Kılıç 19.2.2010 tarihli Yeniçağ’da bu soruları yazar ve yorumlar, okuyalım: “Yabancı uzman istihdamıyla, ‘ucu açık’ bir örgütlenmeye dönüştürülüyor. Bu kişilerin nitelikleri hakkında hiçbir ölçü getirilmeyerek, keyfi ve kontrolsüz bir istihdam alanı yaratılıyor.. Getirilen bu düzenleme, tüm bu kirli ve karanlık ilişkileri kurumsal bir hale dönüştüreceği gibi, bir taraftan da yabancı uzman istihdamı suretiyle, Türkiye’de bugün istihbarî anlamda egemen olan Okyanus ötesi ve berisi bir takım yabancı ve esrarengiz ilişkilerin de, yine kurumsal hale getirilmesinin önünü açacaktır.” “AKP modeli istihbarat örgütlenmesinin nihai aşamalarından birisini oluşturan bir tasarı söz konusudur. Bu fiili karargâh; Başbakan, İçişleri ve Adalet Bakanı ağırlıklı olarak, kamu gücünü ve yetkisini kötüye kullandığı ve bu süreç süreklilik kazandığı içindir ki, artık illegal bir yapıya dönüşmüştür.”

Bugünü özetleyen yorumlar yapıldığında, gözlerini, kulaklarını gerçeğe kapatan hükümet yetkilileri neler yapıyorlardı acaba? Besbelli, muhalefet yok nutukları atıyorlardı.

Başbakan Yardımcısı Arınç dün ne demişti; “Başbakan’ın bildiklerinin bilinmesi durumunda daha kötü şeyler söylenebileceğini”. Tabii ki, Başbakan bilecek. Kanunları çıkartan, kurumları kuran, yabancı istihbarat elemanlarını çalıştıran hep o. Elbette o bilecek, Sayın Arınç, bu söylediğiniz bir bilginin açıklanması değil, tam da doğruların, gerçeklerin kapatılması çalışmasıdır.

Hem cemaat, hem de AKP’liler açığa düşürülmüşlerdir. Mesela mecliste, olaydan 3 yıl sonraki görüşmelerde gelişen şu haberi o günün gazetelerinden özetleyelim: “CHP Mersin milletvekili Öztürk, 5 Kasım 2007’de, Oval Ofis’te Başbakan Erdoğan ile dönemin ABD Başkanı Bush arasında yapılan görüşme sonrası, 35 kişilik ABD istihbarat grubunun 3 ay için Türkiye’ye geldiğini, ancak hala dönmediklerini iddia etti. ‘Sır subaylar’ konusunu TBMM’de gündeme getiren Öztürk’ün bu konudaki sorularına içişleri Bakanı Beşir Atalay cevap vermedi. Atalay, ‘Ben bilmiyorum, yani geldiyse, gelmediyse bilmiyorum’ diye konuştu.” Buyurun, felaketimiz nasıl örülmüş. İş bilmeyenler veya emir aldıklarında hiç düşünmeden tabi diyenlerin memleketi getirdikleri durum budur.

Fatma Sibel Yüksek’in 2010 yılı Ağustos ayında yazdığı bir makaleden şu cümleyi okuyalım: “Bildiğimiz, devletin en üst düzey istihbarat yetkililerinden biri (Levent Ersöz) tarafından ‘CIA ajanı’ olarak saptanan bir şahsın (Faruk Demir), Başbakanlığın en kozmik odalarına elini kolunu sallayarak girebildiği ve Genelkurmay’ın en üst düzey yetkilileriyle ahbap-çavuş ilişkiler kurabildiği…”

 Sanırım söylemek istediklerimiz anlaşılmıştır.

Düşmanı dışarıda aramak, faiz lobilerine yüklenmek, cemaate bindirmek… Bunlar kendinizi kandırmaya yönelik kişisel gelişim taktikleridir.


Hakikat yanı başınızda, yeter ki gözünüzü açınız.

21 Aralık 2013 Cumartesi

‘Yeni Türkiye’ ne Kadar Yenidir?


“Yeni Türkiye” söylemini siyasetin merkezine yerleştirme çalışmaları, AKP’nin iktidar olduğu günlere dayanır (aslında evveliyatı da var, diğer partide). Bunun için yapılacak ilk iş, Atatürk, Kurtuluş Savaşı, Lozan gibi değerlerin yerle bir edilmesi çalışmalarıdır. Sözü bir vesile ile bu konulara getirip, olumsuz mesajın çakılması ve sık sık değişik ağızlarla tekrar ettirilmesi çabasıdır. Darbeyi, 12 Eylül 2010 anayasa referandumunda vurdular, ‘demokratik açılım’ dedikleri sözde açılımı ise, sağında ve solunda üçer Türk Bayrağı konularak, izleyicinin dikkatinin bayraklara çekildiği yıkım açıklamaları ile yaptılar.

Propaganda tekniklerinin içinde bayrak, Atatürk, analar ağlamasın gibi nesneler veya söylemler öne çıkarılıyorsa, bilinmeli ki mutlak surette atılan ve veya atılacak bir yumruk daha vardır.

2003 yılında Irak tezkeresinin reddedilmesini takiben, Amerikalı bir yetkilinin “bunu not ettik” tehdidini söylemesinden sonra, Türkiye’ye karşı uygulayacağı politikalarında değişikliğe gittiler ve Türkiye idarecilerine de istediklerini dikte ettiler. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 2003’te TBMM Başkanı sıfatıyla yönettiği oturumda alınan sonucu, iki yıl sonra 26 Mayıs 2005’te Washington’u ziyareti sırasında değerlendirirken “1 Mart, ABD ile yeni ama çok sağlıklı bir dönemi başlattı… 1 Mart hayırlara vesile oldu” diyebilecektir.

Arınç, doğru söylemişti. O günden sonra yapılan çalışmaların hedefi ve yöntemi iyiden iyiye değiştirilmişti. Bilinen gerçeklerdendir, tekrara lüzum yok. Gayr-ı menkulü, silahı, toplantı salonu, teberru makbuzları, başkanı, toplantı resimleri, iletişim bilgileri… Bulunamayan devasa bir ‘terör örgütü’ uydurularak adına ‘Ergenekon’ denildi ve birçok isim altında darbe planları düzenlettirilerek yüzlerce ordu mensubu cezaevlerine tıkıldı. ‘Yeni Türkiye’ idealizminin ilk önemli adımı, NATO’ya bağımlı olmayan, bilakis karşı fikirleri olan, milli veya ulusalcı fikir akımlarını benimsemiş subayların ekarte edilmesiyle atıldı. Bir taraftan ABD, diğer taraftan AB dayatmaları ardı sıra gelmeye başladı, hazırda ne istenirse yapan (yapacak) bir idare işbaşındaydı.

27 Ocak 2010 tarihli Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde onaylanan raporda istenilenlerin bazıları şunlardır: “-Dini azınlıkların, dini temsilcilerinin eğitimiyle ilgili sorunların çözülmesi, -Patrikhanelerin tüzel kişiliğinin tanınması, -Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, - Fener Rum Patrikhanesi’ne ekümenik sıfatının verilmesi, -Mor Gabriel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin mülkiyet hakkının tanınması, -azınlık mezarlarının korunması, ..” taleplerin tamamı Lozan sözleşmesine aykırı olarak ve Atatürk’ün yaptıklarının karartılması üzerine inşa edildiğini dikkatle okumak lazımdır. Bunun üzerine hükümetin yaptıkları da izlendiğinde, verilen talimatlara ne kadar uyulduğu görülür. Bizzat Başbakan ağzından dillendirilen “iki sarhoşun yaptığı kanunlar” ifadesi ile nelerin anlatılmak ve nelerin yapılmak istendiğinin de iyice anlaşılması gerektiğini not etmeliyiz.

“Yeni Türkiye” ifadesi, bir öncekine reddiyedir. Van konuşmasında yaptığı, sosyoloji ve tarih ilimlerine aykırı millet tanımını incelediğimizde, yeni Türkiye stratejisinde, Sünni İslam düşüncesinin hayata geçirileceği ve Selefî’ci felsefelerin dayatılarak devletin rejiminin yeniden tanzim edileceği sonucuna varıyoruz. Nitekim başörtüsü ve kızlı-erkekli tartışmaları, karma eğitime son verilmesi talepleri gibi, öteden beri sürdürülen alkollü içkilerle ilgili yapılanlar tamamen çok eskilerden kalma Selefi yorumlarının sonucudur. Aklı bir kenara bırakarak, geçmişten kalan bilgilerin devlet rejimi haline getirilmek istenmesidir.

Tam da, ABD ve AB’nin istedikleri gibi. Onlar, asla yönetimine tasallut ettikleri ülkelerin insanlarının ilim yolunda ilerlemelerini istemezler, teknoloji buluşları yapmalarını istemezler. Onların, kuru softa hayatı yaşamalarını isterler, dinin özünü değil ve fakat kelime anlamlarını geçemeyen tedrisatın devam ettirilmesini isterler. Bizimkilerin yaptıkları da bundan farklı değildir.

Hedeflerine giderlerken ilk işleri, taraftarları denen orta burjuva sınıf yaratma çabalarına giriştiler. Kaynak dağıtımını belli isimler etrafında gelişen bir programla Anadolu şehirlerine kadar genişlettiler. Parayı kazananlar aynı zamanda harcama eğilimini de artıracaklardı. Otomobiller, yatlar, katlar her şey tamam edildi. Lakin bu orta burjuva sınıfı, harcadığı para, kullandığı meta, arzuladığı hayat seviyelerine bağlı olarak İslami bir dünya görüşü meydana getiremedi. Görünüşü Müslüman gibi olan fakat fikir (medeniyet) düzeyi, ortaçağ seviyesini aşamayan bu taraftarlarla gidilmesi gereken hedefe bir türlü gidememişler, topallamaya başlamışlardır. Hesap edemedikleri bir husus, kolay gelen para ve mala bağlı mutluluk, kolayca gidecekti. Tedbir olarak düşündükleri, kutsal ay ve zamanlarda öne çıkartılan sakallı kişilerin dini vaazları da pek bir işe yaramadı, çünkü din adına anlattıkları yüzlerce yıl evveline ait hikâyelerden ibaretti. Paraca zengin yapıldığı kadar manevi zenginlik aktaramadılar, sakal bırakmak, gümüş yüzük takmak gibi sıradan göstermelik yüzeysel hayat tarzını aşamadılar. “Yeni Türkiye” yoluna kendi yetiştirmeleri böylece engel oldu.

Başkalarından kopya almadıklarını sıklıkla söyleseler de, etkilendikleri ve sözünden çıkamadıkları Graham Fuller’in yazdığı kitabın adı: “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” dir.

Ne kadar bağımsız oldukları, kullandıkları terimlere kadar yansımaktadır.


10 Eylül 2012 Pazartesi

Cepheler Bir Bir Açılıyor!



Tek cephe savaşı değildir savaşımız.

Cepheler çok, cepheler girift. Şeytanın işbirliği yaptığı şeytanlar, şeytana bile pabucunu ters giydirirler. Çok cesurlar, çünkü kendileri perde ardındadırlar. Karanlık yüzlerini göstermezler, kin kokan gözlerini gizlerler. Niye bu kin? Bütün sebep, bir zamanların Türk hâkimiyeti. Gizlenmeleri korkularındandır. Korkularını gizlenerek saklıyorlar. İleriye yine içimizden buldukları gafilleri sürüyorlar.

Ajan cennetine çevrilmiş ülkemiz. Hiç kimse kusura bakmasın, sorumuz şudur, “kurmay zekâsına ne oldu?”

Bir savaştayız. Bu savaşın taraflarından birisinin PKK olarak lanse edilmesi karartmadır, Kürt Sorunu denmesi perdelemedir. Çok cepheli savaşta düşman kuvvetlerinin farklı yer ve zamanlarda ve farklı amaçlarla kullandığı kiralık katiller sürüsüdür onlar. PKK terörü deyip işi bitiremeyiz, terör örgütü diyerek açıklama getiremeyiz. Sinsi bir yılan gibi kıvrılarak içimize salınmış bir garip düşmandan bahsediyoruz. PKK bu düşmanın eli-kolu, silah kullanan tetikçisi o kadar.

Foça, Kahramanmaraş, Gaziantep bombacıları, Şemdinli, Hakkâri ve Beytüşşebap ayaklanmacıları ve Şanlıurfa’nın yolgeçen hanına çevrilmesi şeytanın kolları tarafından yaptırılmıştır. Cumhurbaşkanı’nın zehirlenme iddiaları yabana atılır cinsten değildir. Başbakan’ın Arap Baharı söylemlerini Suriye’ye karşı giderek sertleştirmesi yapılması istenilene doğru bir hareket midir sorusunu sordurmaktadır. ABD’de askeri savaş oyunlarında bildirilen Türkiye’nin bombalanması ve giderek artırılması hedefe ulaştırılması bakımından önem arz eder.

Afyonkarahisar cephesinde de bir delik açıldı. Seçilen yer çok önemli ve düşman için başarılı bir çalışma diyebiliriz. Çünkü yenilgileri orada başlamıştı! Kaza mıdır, sabotaj mıdır, PKK mıdır, diğerleri midir? Sorularına bile cevap verilirken ülke insanımız arasında içten içe bir savaşın başladığı ve süregittiği konuşulmaktadır. 25 canımız şehit olmuştur. Milletimizin başı sağ olsun. Patlamaların müsebbipleri bulunup ortaya çıkarılmalı ve millete teşhir edilmelidir. “Kurmay zekâsı” sorgulanmalıdır. Ne oldu bu zekâya?

Savaşımız tek cephede değildir.

Acemi bir komutanın idare edebileceği bir savaş değildir içinde bulunduğumuz. Çünkü acemi komutan, hangi cephede ne yapacağını kestiremez, basireti gelişmemiştir. Öngörüsü zayıftır. Hızlı karar veremez. Tereddüt asker zayiatını çoğaltır. Birden fazla cephede ve her birisi diğerinden konu ve anlam bakımından farklılık gösteren çok cepheli bir savaşın içindeyiz. Bu itibarla acemi komutanın idare edebileceği sıradan bir cephe savaşı değildir. Doğuyu, Batıyı 4 yönü bir anda görebilen, düşmanların zihinlerini okuyabilen, İstanbul’da meydana gelen bir olayın aksinin hemen filanca yerde meydana gelebileceğini düşünebilen idraki geniş, anlayışı doğru, kararları isabetli bir komutan lazım bize. Bu komutanın yetiştirilip yetiştirilmediği sorgulanmalıdır. Suçlu varsa (ki, var) derhal sorgulanmalı ve cezalandırılmalıdır.

Devletin diğer dairelerinde, Tapuda, Ormanda, Milli Eğitimde… Herhangi bir küçük memur bir hata işlediğinde meydana gelen zarar anında nasıl tazmin ettiriliyor ve memur cezalandırılıyorsa aynı hassasiyetin vatana kastedilmesi durumunda da gösterilmesi gerekmez mi?

İşte bir vatan evladının sorusu: “Bir el bombası sandığı bir metre mesafeden yere düşünce patlıyor ve ardından 25 yiğit Mehmetçiği alıp götürüyor, büyük bir alanı viraneye çeviriyor da neden onlarca metre mesafelere büyük bir tazyikle (ki, bir kilometre deniliyor M.E.) fırlayan bomba ve patlayıcı maddeler patlamıyor?... Bir de olaydan az önce namaz kılmak için izin alıp oradan ayrılan asker… Şimdilik konuşmak doğru değil bence. Beklemekte yarar var… Etrafta pis kokular dolaşıyor.”

Kim cevap verecekse versin. Milletin sosyal psikolojisi bozulmak üzere.

“Memleketimin tüm yöneticileri ekranlarda boy gösterme yarışına girmiş. Afyonkarahisar Belediye Başkanı, itfaiye müdürü, Vali, Devlet Hastanesi Başhekimi, ilgili il müdürleri… kanal kanal dolaşıyorlar.. Hepsi TV ekranlarında ellerinde somut bir bilgi olmadan atıp tutuyor. Verilen tüm bilgiler birbiri ile çelişiyor. Durumu idare edelim derken halkı paniğe sürükleyecek açıklamalar yapılıyor..” (Ahmet Takan, 7 Eylül 2012, Yeniçağ) Nerede oluyor bütün bunlar. Türkiye gibi iyi idare edildiği pompalanan bir ülkede. Patlamanın ardından, adamlar işlerine bakacaklarına ekranlara koşturuyorlar. İktidar partisinin propaganda elemanları gibi konuşuyorlar. Bunların hesabı sorulmayacak mı?

Ne demiştik, çok cepheli bir savaştayız. Cephelerden birisi de kamu idareleri ve idarecileridir haberiniz olsun.

Bir alıntı da Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç’tan: “Hatırlayalım, Rice açıkça ’22 İslam ülkesinde siyasi haritaların ve rejimlerin değişeceğini’ söylemiş, bu ülkelerin arasında Türkiye’yi de saymıştı. Yazık ki Kürt meselesi ve Suriye olayında Türkiye ve Ak Parti hükümeti tuzağa düşürüldü.”

İşte bu tuzakların tamamı bahsettiğimiz cepheleri anlatır.

Afyonkarahisar felaketinin üzerine Ege sularında meydana gelen ve 61 kaçak mültecinin ölümü tuz biber ekti. Bu kaçıncıdır hatırlayamaz olduk artık. Yurt içinde binlerce kilometre yol alıp, ölmek için kaçakçı teknesine yetişen bu fukaranın o noktaya kadar tespit edilememesi hangi cephede kırıkların olduğunu da anlatıyor. Çok boyutlu, dev cüsseli bu savaş oyunundan başarı ile çıkabilmenin ilk şartı tez elden hükümeti değiştirmektir. Korkaklık, tembellik, vurdumduymazlık devlet idaresinde her gün gördüklerimiz olmuştur.

Bir de adını takdir-i ilahi koymuşlar.

İftira gibi.

Savaş Süzal’ın 7 Eylül tarihli yazısındaki bir cümle ile bitirelim sözü:

“Bir savaş içindeki ülkede beşinci kol önce lojistik destek noktalarına saldırır”.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Libya’da Ne Oldu?


“Bugün olup biten şeyleri, bugünkü aktörlerin bugün yapmakta olduklarıyla anlamak imkânsız. Tarih mühim bir şey. Hasat yorgunluğu bugüne ait ama bugünkü tarlalarda biçilenler, toprağa bir vakitler –şöyle veya böyle- düşmüş olanlardan başkası değil. Toprağa düşmüş olanlarda, genellikle zannedilenin aksine, planlanıp da ekilmiş filan değildi.” Cemalettin Taşçı 6 Eylül 2011 tarihli Akşam Gazetesindeki köşesinde bu tespiti yapıyor. Arap Ülkelerindeki (kendisi Arap Baharı diyor ben bu tanıma katılmıyorum) yönetimlerin devrildiği olaylara getirir yazısını. “Bir dünya savaşının ortasındayız diyen Deniz Ülke Arıboğan’a Hak verir. ‘Postmodern ekonomik krizin çözümü elzem olan postmodern dünya savaşı da böyle oluyor besbelli’ tanımlamasıyla adeta her kriz döneminden sonra girilen savaş yıllarına atıfta bulunuyor. Hem krizin hem de savaşın postmodern oldukları hakkında fikir ediniyoruz.

Rastgele sepelenen tohumlardan bahsetti ya Hoca, aynı gazetenin iki yazarı  bu rastgele! Tohumlamanın üzerinde dururlar. Libya’lı Abdülhakim Bilhac’ın.

Hüsnü Mahalli yazısında özetle; ”Abdülhalim Bilhac, komünist Sovyetlerin işgali altında bulunan Afanistan’a 1988 yılında savaşmaya gider. (ABD’nin Sovyetler’e karşı savaşması için örgütlediği Bin Laded’in Taliban örgütü M.E.) Kaide’ye katılarak 5 yıl kalır. 1993 yılında Libya’ya döner ve CIA ile İngiliz istihbarat Örgütü MI6’dan aldığı yardım ve destekle yandaşlarını örgütlemeye başlar. Örgütün adı İslamcı Silahlı Mücadele Cemaati’dir. Kısa sürede Bingazi bölgesinde güçlenir. 1995 de Kaddafi örgüte darbe indirir. Bilhac ve adamları kaçar. Londra ve Paris’te karargâh kurarlar. Bilhac içinde Türkiye’de bulunan pek çok ülkede gezdikten sonra sonunda Malezya’ya yerleşir. Kaddafi’ye karşı mücadelesine oradan devam eder. Tabii ki, CIA ve MI6’nın bilgisi ve desteği ile.

2003 yılında Irka işgali üzerine, Kaddafi ABD ve Batı ile ilişkilerini düzeltme yoluna gider. Tüm sorunlar kısa sürede çözülür. Kaddafi maddi ve manevi destek verdiği IRA, ETA, Kızıl Tugaylar ve benzeri tüm örgütlerle ilgili her şeyi Batılı’lara açıklar. Ülkesinde reform sözü verir. Bunun üzerine CIA ve MI6 Libya muhaliflerini tek tek yakalayarak Kaddafi’ye teslim eder. 2004 yılı sonunda Malezya’da yakalanan! Bilhac CIA tarafından işkence gördükten sonra Libya’ya teslim edilir. Zindana atılır ve işkence devam eder. Libya 2010 yılında Batılıların da desteği ile reform adımları atar ve samimiyetini göstermek üzere muhalifleri serbest bırakır. Bilhac’ta serbest bırakılanlar içindedir. Serbest kalır kalmaz hemen CIA ile ilişkiye geçer ve yeniden yardım ve destek sağlar.

Libya’da ayaklanma başladığında Bilhac önemli görevler üstlenir. Başkent Trablus’taki askeri direnişi örgütleyerek Kaddafi’nin karargahı El-Aziziye’ye giren ilk kişiydi. Bilhac şimdi binlerce silahlı yandaşı ile birlikte kendisini serbest bırakan Seyfelislam ve babası Muammer Kaddafi’nin peşinde hemde CIA ve MI6 ajanlarının yardımı ile.” Uzun bir özetleme oldu ama gerekliydi.

Nihal Kemâloğlu benzer konuda şunları söylüyor aynı gün;

“Libya’daki ‘halk’ zaferinin ‘devrimci kadroları’ CIA, MI6, El Kaide, İngiliz SAS, Fransız özel Kuvvetlerinin devşirdiği ortaya çıkarken yeni rejimin Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı ‘NATO’nun ülkede kalmasını istedi’. Ayrıca Katar, Brleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’e de Libya’da sivil hastane vuran ‘NATO gücüne olan takdir’ kadar minnet iletildi.

Zaten Afganistan’da Taliban kamplarında eğitilmiş El Kaide bağlantılı “uluslar arası terörist” ilan edilen Abdülhakim Belhac, NATO desteğiyle Trablus’a “devrim komutanı” diye giriyorsa yeni dünyanın “devrim modeli de” ortadaydı…

Kesin olan ise, Libya’da “devrilen” ve “değişen” her ne ise küresel sermayeye “yüklü kaynak aktarımı” için yapıldığıydı…

İşte böyle.

Bizim özellikle yandaş ismiyle anılan basın tarafından DEVRİM kelimesi ile tanımlanan Libya ve diğer Arap Ülkeleri olayları gerçekte bir devrim midir, gerçekte bir bağımsızlık hareketi midir, özgürleşme ayaklanması mıdır? Yukarıdaki hikâyenin neresinde bağımsızlık, özgürlük mücadelesini görebiliyorsunuz. Yok, göremezsiniz. Bağımsızlık ve özgürleşme mücadelesi görmek ve öğrenmek isteyenlere, Türk Kurtuluş Destanı gerekli ve yeterli bilgiyi verir.

Bu sözlerin üzerine fazla bir şey söylemeye gerek yok. Her şey söylenmiş. Küresel güçler nasıl da işlerine yarayan kişiyi yarayacağı şekilde yetiştiriyorlar, sırasında nasıl da kullanıyorlar, sırasında da nasıl satıyorlar, yalnızlaştırıyorlar.. her şey görülüyor. Bize düşen; Ülkemizde cirit atan bütün ajanları sınır dışı etmek, yurtdışı devlet, dernek ve vakıflardan para yardımı alan dernek ve vakıfların önünü kesmek, yabancı ajanlarla ilişkisi olan yerli işbirlikçilerin yargılanmalarını sağlamak, yabancı kaynak kullanan vakıf ve dernekleri kapatmak ve malvarlığına el koymak…

Yol yakınken gerekli dersleri çıkarmak, kısaca aklımızı başımıza almak.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...