14 Aralık 2011 tarihli yazımızda ve sosyal medyadaki mesajlarımızda sık sık “Kıbrıs’ın tamamı olamasa da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenlik sınırları ile Türkiye’ye ilhakını” önermiştik. Aslında büyüyen Türkiye için, dış politikası güçlü bir Türkiye için, bir paket halindeki görüşümüzden bir parçasıydı.
50 yıldır, Kıbrıs problem olarak duruyor. Çözüme yaklaşıldığı vakitlerde ne yapıp edip çözümden (belki de çözüm istemeyen dış güçlerce) uzaklaşılmıştır. Çözümsüzlük Kıbrıs Politikasında kurtuluş olmuş gibidir. Çözümsüzlük dense de 74’ten beri sapasağlam ayakta kalabilmiş, görüşmelere bağımsız devlet yetkileriyle katılmış, dış politika hedeflerini kendisi belirleyerek Rumlarla başa baş, dişe diş müzakerelerini sürdürmüşlerdir. Rumların Ada’nın tamamında hâkimiyet tesis talepleri oldukça da çözüme hiçbir zaman ulaşılamayacaktır. İki devletli Kıbrıs AB taraflarınca da istenmemektedir. Ortak kurulması düşünülebilecek devlet ise 1974 öncesi tecrübelere göre tehlikelerle doludur. Kıbrıs‘ın Türkiye güvenliği açısından ehemmiyeti tartışılmaz. Bu itibarla Türkiye’nin Kıbrıs’tan elini çekmesini kimse isteyemez, hem bu karşılıklı anlaşmalar ve uluslar arası hukukla Türkiye’ye verilmiş bir görevdir.
AB’ye girebilmek adına önümüze sunulan her çözüm planına balık misali atlamanın da çözüm için bir katkı sağlamadığı Annan tecrübesi ile sabittir.
Mehmetçiğin ve Mücahitlerin uğraşları ve kanlarını göz ardı ederek, ekonomik krizle boğuşan ve dağılarak kendi egemenliklerinde yaşamanın planlarının da düşünüldüğü bir AB topluluğuna üye olmak uğruna, sıradan ve ne Türkiye ne de Kıbrıs Türklerine bir yarar sağlamayacak ‘çözüm’lere bel bağlamak ihanete eşdeğerdir. Asıl olan (hiç olmazsa) Kuzey Kıbrıs’ın Türk olmasıdır. Türk kalmasıdır.
Armağan Kuloğlu, 17 Ocak tarihli Yeniçağ’daki yazısında; “İlhak yerine bağımsızlığı teşvik etmemiz” in daha gerçekçi bir yaklaşım olacağını belirtiyor. “Türkiye dış politikada ağırlığı olan bir ülke olduğunu iddia ediyorsa Türk dış politikasının ağırlığını, başka konular yerine, kendisini doğrudan etkileyen KKTC’nin tanınmasını sağlayacak tarzda hissettirmesinin zamanın geldiği ve hatta geçtiği söylenebilir.”
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türklerin rahat, huzur ve güven içinde hayatlarını idame ettirmeleri, kendi devletlerinde egemenliklerini sürdürmeleri, nasıl mümkün olabilecektir. Kaldı ki, öteden beri Türk askerinin işgalci olduğu (içimizdeki bazıları bile) özellikle AB’liler tarafından yüksek sesle dillendirilmekte iken, ayrıca Rumların Ada’nın tümünde egemen olmak isteklerini de düşünürsek; Türkleri sindirmek, hayatlarından bezdirmek ve vatanlarını terke zorlayacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerektir.
Doğu Akdeniz’in güvenliği Türk’ün elinden çıkarsa, Akdeniz tamamıyla kan gölüne döner.
Kaldı ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak hayatiyetini devam ettirmesinin de sakıncası yoktur. Türk askerinin Ada’da kalması şartıyla.
Her halde biz;
Yine dünyaya nizamat verecek, azametli devleti ayakları üstüne kaldırabilmek için, en başta Kıbrıs’ın ilhakı tarafındayız.