hakikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2012 Cuma

Altı Cümle


Zalimin bağında olsa olsa zulüm yeşerir.

Bahane Hakikat’i ifadeye kâfi değildir. Toprakta tohumun yeşermesine yağmur ne kadar elzemse, gönülde aşkın yeşermesi de Kelâm gerektirir. Cenab-ı Peygamber’in buyurduğu koku. İlâhi Kelâm.

Kavgalarımız… her şey aramızda olsun. Tartışmaların, fikirlerin, vuruşmaların, kelimelerin bir birlerine üstünlük mücadelesi olsun. Olsun da ne olacaksa olsun. Her gelişme bir vuruşma sonrasıdır.

Kaygılarımız; hayatımıza monte ettiğimiz uyduruk ayrıntılar. Asla hayatımızda olmayan lüzumsuz endişelerdir. Olsun, bir hayatın içinde korkular olmazsa, gerçek korku içselleştirilemez. Korkudan, korkusuz yaşamak, korkulardan, korkulukların korkusundan korunmak, kızıl güneşin altında ağaç gölgesine sığınmak gibidir.

Parıltılı tabelalar altında huzuru arama. Viraneler definenin saklandığı mekanlardır. Saklı hazine, saklı yiğitlerde bilinendir. Asıl olan odur ki, saklı erleri bulmakla, saklıların saklılarını sır edip almakla hazineye ulaşılır.

Acılar, kalbe oturmadıkça, Gönül Kâbe’si inşa olmaz.

14 Mart 2012 Çarşamba

Tekkeler Niye Kapatıldı?


Prof. Dr. Mustafa Kara, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. “Ülkemizde tekkeler üzerine çalışan yetkin birkaç isimden biri” notu ilave edilmiş. Emeti Saruhan, röportaj yapmış Yeni Şafak Gazetesinde 11.03.2012 tarihinde de yayınlanmış. “Adı ‘şeyh’ olanların yüzde 90’ı şeyh değil” başlığı altında. İlginç bir başlık, dikkati hemen çekiyor. Merak bu ya okuduk.

Osmanlı’da Tekkenin fonksiyonları, halk – idareciler – medrese ve cami arasındaki ilişkiler üzerinde kısaca durur, tekkelerin yetiştirdikleri şairler, bestekârlar hakkında kıymetli, kısa bilgi verir. (Burada, Yunus, Fuzuli, Ahmet Yesevi, Itri, Dede Efendi, Ali Şirugani isimlerini zikreder. Adı geçenlerin tekkelerden yetiştiğini anlatır.) şu cümlesini de çok sevdim. “Şiirle musikinin izdivacı tekkede oluyor. Çünkü zikir meclisleri ilahilerin okunduğu meclistir. İlahi de güfte ile bestenin bir araya gelmesidir. Tüm ilahiler tekke orijinlidir.”

Sıra tekkelerin kapatılması faslında: “Tekkelerin kapatılışı çok tepeden, çok baskıcı bir usulle olduğu için kimsenin gık deme şansı yoktu. Çünkü kelleler uçuşuyordu. Dolayısıyla tekkeler yerine bir kurum kurulmadı ama yıllar sonra bu hayat bir şekilde yeniden canlanmaya başladı.”

Efendim, yeniden hatırlatmada fayda var, İlahiyatçı Prof. Dr. Konusu da tekkeler üzerine.

Şimdi sorsak Hoca’ya, ‘kapatılma tepeden olmayacaktı da nasıl olacaktı?’ demokrasi, insan hakları gibi kelimeleri kullanarak cevap vereceğini sanıyorum. Belki de referandumdan bahsedecek kim bilir!

Yapılacak işler var, planlanmış, programlanmış, zaman kısıtlı, adam sayısı kısıtlı… Karar verilmiş. Tepeden inme olacak tabii. Kime soracak?

Tekkelerin kapatılma dönemlerinde, ne halde olduklarından asla bahsetmiyor. Ne iş yapıyorlardı, halk ve yönetim üzerindeki etkileri nasıldı? Bu konulara değinilmiyor. Ama Osmanlı’nın azametli günlerindeki tekkeleri örnekliyor. Tekkelerin o günlerdeki yaptığı fonksiyonları anlatıyor.

İyi de konumuz bu değil ki, kapatıldığı dönemlerdeki durumu. Bu konuda tek bir cümle bile yok.

Her yeni doğan, o an’a kadarki bildirilen ilim toplamının üstüne doğar. Buna toplam akıl diyebiliriz. Her yeni doğan toplam aklın üstüne doğar. Belki, bugün yeni doğan, 100 yıl önceki âlim’den daha ileridir. Toplam akıl nesilden nesile aktarılan, ‘görülmez’ bir bilgisayar programı gibidir. ‘Enter’ tuşuna basıldığında program devreye girer ve çalışmaya başlar. Artık onun önünde durulmaz ve o durdurulamaz.

Nereye kadar? Enerji devresi ‘of’ durumuna getirilinceye, kapatılıncaya kadar.

Tekkelerin enerji durumu kapatılmıştı!

Devrini tamamlamış, fonksiyonlarını yitirmiş, amaçlarının dışında faaliyetlere gark olmuş, maneviyatın haricinde uğraşmadığı konu kalmamış, varlıkları zarar vereci hal almış, artık yetişmekte olan beyinlere verecek hiçbir ilmi ve manevi sermayeleri kalmamış… Kapatılmaktan başka çare kalmamış. Aslında devirlerinin kapandığını kendileri de (hepsi değil tabii) hissetmişlerdi ve seslerini çıkarmadılar. Sesleri yükselenler ise maneviyattan bihaber zavallılardı.

Devlet hiçbir zaman, tekkeler üzerinde düzenleyici rol oynamamıştır. ‘Tekke’lik özellikleri ortadan kalkana kadar. Halk ve devlet üzerinde asalak olana kadar. Osmanlı’nın muhteşem zamanlarındaki tekkeleri örnek vererek, kapatılmalarını eleştirmek doğru değildir.

Devlet ki, vatandaşını gelebilecek düşman saldırılarından korumak ve kollamak için vardır. Devlet, vatandaşını reel düşmana karşı olabileceği gibi, görünmeyen fakat görünen düşmandan daha güçlü olan, ilim ve medeniyet karşıtlarına karşı da koruma ve kollama görevini yerine getirmekle mükelleftir. Bu görevini gerçek ilim adamları, mütefekkirler, sanatçılar, öğretmenler, günümüzde medya, hakikati söyleyen hocalar, okullar, üniversiteler aracılığı ile yapar. Bu görevini yaparken de kim üzülecek, hangi grup kırılacak hesabını da asla göz önünde bulundurmaz, karar verilen görevin bi Hakk’ın yapılması esastır.

Tekkeler ve zaviyeler, artık kendilerine ihtiyaç kalmadığı için kapatılmıştır. Bulundukları seviye belki de bir ilk mektep talebesinin seviyesinde (altında) olduğu için kapatılmıştır. Amaçlarını aşan faaliyetlerde bulundukları için kapatılmıştır.

Sayın Profesör Hocamızın “çünkü kelleler uçuşuyordu” sözlerine de açıklama beklemek hakkımızdır. Sözü söyleyip uçuşan kellelere örnek vermemek olmaz, ilim adamlığı bunu gerektirir.

“yıllar sonra bu hayat yeniden canlandı” cümlesi ise, onlarca soruyu barındırıyor.

Hele önceki sorularımıza bir cevap gelsin…

26 Aralık 2011 Pazartesi

Hakk’a Riayet


Hakk’a riayet; Hakk’ı gözetme, duyma, dinleme, görme, bilme, anlama…

İnsanın kendi iradesi, kendi kabulüyle bu hale girmesi, istenendir.

Dünya düzeni içinde, kendi isteği ve kabulüyle Hakk’a riayeti Kanunlar, Yönetmelikler, Örff-Adetler, polis-jandarma (güvenlik güçleri).. İle zorla sağlar. Aksi davranışlarda da Ceza Kanunları ile ceza yaptırımlarına gidilir.

Normal olanı, kişinin gönüllü olarak devletin koyduğu kurallara, kanunlara, yönetmelik ve diğer düzenlemelere uymasıdır. Bu durum, modern ve çağdaş bir düşünüşü ve hayat nizamını anlatır.

Basit bir örnek verecek olursak, trafik kuralları, herkesin belirlenen kurallara harfiyen uyması durumunda hayatın daha esenlikli yürüdüğü görülmektedir. Kimi kurallar trafik işaretleri ile belirlenmekte, kimi kurallarda trafiğin akışı içinde yaya ve sürücülerin basireti ile sağlanmaktadır. Kavşaklarda geçiş hakkı ışıklarla sağlanır. Kırmızı ışık dur, yeşil ışık geç anlamındadır. Kırmızıda geçilir, yeşilde durulursa bir karmaşa, bir keşmekeş yaşanacaktır. Bu durumda, devletin görevlileri devreye girerek kural ihlali yapanlara gerekli uyarıyı, ceza uygulayarak yaparlar. Cezanın varlığını bildiğinden ise kişiler kural ihlali yapmamaya gayret ederler. Tamamen, verilen Hakk’a uygun hareketin nizamı içindir bu uygulamalar.

Bilemediğimiz bir yerlerde, uzaklarda çok uzaklarda bir tanrıları var. Bu dünyayı yaratmış, insanları var etmiş, insanların dünya hayatını düzenleyen bir emirler kitabı göndermiş, çekilmiş kenara, buyurun ne yaparsanız yapın demiş! Sonra da ölümün akabinde bu insanları, yapıp ettiklerine göre hesaba çekecek, kimilerini cezalandıracak, ödüllendirecek kimilerini de!

Pasifize edilmiş, insan hayatından kovulmuş bir tanrıdır bu anlatılan. “Her an bir Şan alan”ın Şan’ına, Nur-u Muhammediye’ye, Bûy-u Muhammediye’ye inanmayanların pasif tanrısı. “La-ilahe-İllallah Muhammed-ün-Rasulüllah” diyemeyenlerin, yokluk ve varlık kelimeleri ile anlatılan maneviyatı içselleştiremeyenlerin (hal içinde yaşayamayanların) tanrısı. “Hayrihi  ve Şerrihi min-Allah-ü Teala”.

Uykuda iken uyuduğunun bilincinde değildir, ancak uyanınca İsrafil’in suru ile bir önceki halinde uykuda olduğunu idrak eder. İşte o zaman büyü bozulur, gerçek uyanmaya adım atılır.

Nasreddin Hoca davalıyı dinler ‘Haklısın’ der, davacı ‘aman hocam olur mu hiç’ der ‘Haklısın’ der Hoca, karısı söze karışır aman hoca hem o, hem o Haklı nasıl olacak dediğinden, ‘sen de haklısın hatun’ der. Hak’lılık emrin, hizmetin bi-Hakkın yapılması, sorumluluk aranması bakımından Hakk’ın sahibine verilmesidir. Hakikatin nuru, Hakikatin kokusu failin hali ile fiilinin doğruluğunun tasdikinden ibarettir.

Bu noktada şu beyit uygun olacaktır.

Hakikat;
Hakiki gönüllerin gülü ise, taliplisi Türk’tür
O halde Hakikat Türk’ten gayrisini ürkütür.


Ne zaman ki, hakikati yaşamaktan uzaklaştı Türk, kendini unuttu, Hakkı unuttu ve dağıldı, parçalandı, küçüldü.

Adaleti ile Hakikat yaşanmaya, Hak sahibine verilmeye başlanıldığında,”Ey iman edenler, hepiniz teslimiyete giriniz” (Bakara/208) emri tahakkuk ettiğinde, azametli günlerin yeniden yaşanmaması için hiçbir sebep kalmayacaktır.

Doğruyu Allah Bilir.

3 Aralık 2010 Cuma

Deli Çavuş

“İnsan”a Helaldir.

Sabah ezanlarında besmele ile kalkar yataktan, az uyumuşluğun mahmurluğu ile zar zor bulur musluğu, soğuk su uyandırır ancak uykudan. Elleri, yüzü, başı, ayağı… derken, iş malzemelerini alır doğru camiye… sabah namazından sonra, eve uğramadan bahçeye. Bu tempo 40 yıldır devam ediyor. Böylece oluştu, gelişti, güzelleşti bahçesi. Çeşit çeşit meyveler, sebzeler, mevsimine göre…

Deli Çavuş şehrin delisidir. Arkadaşlarının delisi. Kendine deli. Bildiğinden şaşmayan bir inanç abidesi.

Bahçesi, hemen hemen her çeşit meyvenin bulunduğu büyük bir bahçe. Deli çavuş bizatihi çalışarak yıllar içinde oluştu, elma, armut, kayısı, ceviz, badem neler neler… hemen bütün meyveler var. hatta fındık ağacı bile var fakat fındık vermiyor. Mevsim ve coğrafya gereği. Bahçenin bir kıyısı yola bakar. Yoldan tarafta bir tabela italik yazı ile yazılmış “’insan’a Helaldir”. Her gören okur geçer. “Deli Çavuş işte, aklı ne eserse onu yazar, onu söyler.”  Der. Geçerler.

Üçüncü ya da dördüncü geçişimizdi oradan. Tabeladaki yazıyı okuyabiliyordum, ama laf olsun işte, öylesine bir okuma. Sonuncu geçişimizde iyice okumuştum. “İnsana helal”. İnsana? Yani ne demek şimdi bu?

Sonraki geçişimizde durdurduk arabayı, indik. Bahçeye doğru yürüdük. Derme çatma bir çit. Küçük bir kapı, açıktı. Girdik içeri. Şöyle bir etrafa bakındık. İleride birisi çalışıyordu. Elinde çapa, keser gibi bir şey toprağa doğru sallıyordu. Yaklaştık, bizi görmüştü. Çalışmaya devam etti. Biraz daha yaklaşıp selam verdik. “Ve aleyküm selam. Buyurun, buyurun. Hoş geldiniz” dedi. “Rahatsızlık vermeyelim. Çalışıyorsunuz.” Dedik. “Buyurun, şöyle geçelim.” İki kütüğün üzerine uzatılmış kalası işaret etti. “Buyurun.” Oturduk.

-“Maşaallah bahçeniz çok güzel, bakımı iyi. Çeşitli meyveler, şuradakiler de sebze olmalı.. çok iyi. İyi bakılmış.”

-“Buralardan mısınız?” misafir olduğumuzu anlattık. Birkaç keredir, bahçenin önünden geçtiğimizi, kapının üzerindeki tabela dikkatimizi çektiğini anlattık. “insana Helal”. Ne demek? Diye sorduk.

-”Gayet basit “ dedi. “İnsan olanlar rahatlıkla girerler, istediklerini alırlar, yerler, içerler. Helaldir.

-“Peki. Bahçeye giren, istediğini alıp yiyenler oldu mu hiç?”

-“Hayır. İlk defa siz geldiniz ve bu konuyu soruyorsunuz. Diğerleri korkuyorlar. Bahçeye asla giremezler. Ne bileyim işte korkuyorlar herhal.”

-“Ama, siz hiçte korkulacak biri değilsiniz.”

-“Demek ki, insan olmaktan, insandan korkuyorlar.”

-“Oysa insan korkulacak değil, sevilecek bir varlıktır değil mi?”

-“Kime anlatırsın efendim. Nasıl anlatırsın.” “fakire -Deli- derler buralarda. Belki de deliliğimizden korkuyorlardır. Oysa şu ana kadar hiç ama hiç kimseye bir zararımız dokunmamıştır.”

Yıllar yüzünde derin çizgiler açmıştı Deli Çavuş’un. Alnındaki kırışıklıklardan süzülen terler gözlerine dökülüp, yanaklarından aşağıya akıyordu. Cebinden çıkardığı mendili ile temizledi terlerini. Uzaklara doğru baktı.

-“Tabelayı astıktan sonra, bizim bahçe adres tarif yeri gibi oldu. Herkes tarifi -helal bahçesine- göre yapar oldu. Helal bahçesi derler ama bir türlü girip, ne yaptığımızı, niye böyle bir yazı yazdırdığımızı sormazlar. Biz yine de ürün aldığımız mevsimlerde, sepet içinde bahçenin önüne bırakır, özellikle çocuklar gelir alırlar. Komşularımıza dağıtırız üçer beşer. Çok sevinirler. Bu da bizi memnun eder. Hem, bütün bir evreni insan için yarattığını söylemiyor mu? Eee. Ben kim oluyorum ki, kainatı emrine verdiği insandan iki elmayı, üç kayısıyı esirgeyeceğim. Olabilir mi?”

Oturduğu yerden kalktı, bahçenin içlerine doğru gitti. “biraz bekleyin lütfen.” Diyerek. Kısa bir süre sonra elinde bir sepet, bir testi ile geri döndü. Sepetten elmalar, kayısılar, şeftaliler çıkardı. Kenara koydu. Su bardağı çıkardı testiden ayran doldurdu, “haydi, haydi buyurun” dedi. Afiyetle yedik, içtik. Öyle güzellerdi, öyle lezzetlilerdi ki, anlatılamaz.

-“Deli Çavuş hele anlat, bu meyvelerden yiyenler de insan olabiliyor mu? Sır meyvelerde midir?”

-“İnsan ki, güzelliği her nerede, her kimde bulursa almalıdır. İnsan alabilendir işte. Ama bir meyveden, ama bir bir çift sözden fark etmez.”

Müsaade istedik Çavuş’tan. Memnuniyetimizi bildirdik.

-“Unutmayın ha. Buralar sizindir. Girin bahçeye, keyfinizce gezin, yiyin, için. İnsana helaldir.”

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...