insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2012 Çarşamba

Romantizm Suçlaması ve Tasavvuf


Sahtecilik savunulmaya başlanıldığında, zevk alınması gereken tüm değerler alt üst oluyor. Cehaletini de bilinen doğruların ters yüz edilmesiyle savuşturuyor bir anlamda.

Adeta hakaret etme hürriyetine sahip olunarak, sıranın ‘romantizm ve tasavvuf’ olmadığını bildiriyor. Aklınca bizi ‘romantizm’ ile suçluyor.

Batı kaynaklı romantizm sözünün ömrü şurada toplasan yüz elli yıl etmez. Daha genç, tazecik, lügatlere yazıldığı günden beri mürekkebi kurumadı henüz… Üzerinde yüzlerce fikir adamı tartışma yaptı, binlerce yazarın ‘roman’ adı altında yazdığı kitaplar rafları dolduruyor, buna rağmen kelime ve serencamı daha tasavvuf kelimesinin T’si kadar bile arşivlere bilgi, hatıra, kitap, bilim… Bırakmamıştır. Olsun, biz suçlanmayı, aşağılanmayı göğüsleyebiliriz.

Konu hakkında onlarca yazımız bulunduğunu arşive girip bakmasını rica ettiğimiz de bile, kendisinin eli boş olmadığını yine küçümseyerek bize söylemesi dayanılır gibi değildi. Kırılmadım. Kırgın değilim. Hep en iyisini sen bilirsin. Sen en büyüksün. Bir bakışta Allah ayetlerinin manasına vakıf olur, bir görüşte cümle anlamları hıfz edersin. Biz bunlardan uzağız. Anlamayız. Hakk’lısınız. Ayrıca, sizin bilginiz mutlaktır. Sizin kabulleriniz ilahidir, bizim bilgimiz ise kısır, sade ve hatta bayat.

“Hayalcilik” manasını yükleyerek konuştu besbelli, Bu Victor Hugo’yada bir bindirme idi bence. Düş gücünün hayata geçirilmesi olarak tanımlasak bile romantizmi, bizim hiçbir yazımızda, mesajımızda “kuralsızlık” savunuculuğu yaptığımız kanıtlanamaz. Kaldı ki, biz “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” inanışında olduğumuzu defalarca belirtmiştik. Romantik kuşakların ebedi kıblesi Byron bile bu suçlamadan nasibini almıştı. Hayatın acımasızlığını dile getirmek sadece romantizm ile anlatılabilir miydi? Veya Namık Kemal İntibah’ı yazdığı için suçlu mu addedilecekti?

Bütün söylenilenlerden geçtim. “İnsan” özüdür düşünce binamızın.

“Beşeriyet” elbisesini soyunamamış olanlara da saygılıyız, ama haddimizi biliriz.

Koca Yunus’un sözleri anlatır muradımızı.

Sözü bilen kişinin,
Yüzünü ak ede bir söz.
Sözü pişirip diyenin,
İşini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz…


27 Nisan 2012 Cuma

“Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını”


“Dağ” kelime ve kavram olarak ne kadar çok kullanılmıştır Türk Edebiyatında. Şiirlerde, hikâyelerde, romanlarda, masallarda, sözlü edebiyatta, aşıklamalarda…

Dağlarda kalan, dağları delen, zirvelerde cebelleşen, dağlarda eyleşen, dağlara yerleşen, dağlara çıkan, dağlara sığınan, dağlara bakan, dağları söyleyen…

Hep bir özlemin, hep bir hasretin türküsüdür dudaklarda dağlar.

Kime hasret, kime özlem? Dağlar metaforu hasretin, özlemin neresinde? Sıla-i Rahim dağların arkasında mıdır? Mecnun’unu çöllere sürerken Fuzûli, Ferhat’ı dağları delmeye göndermek de ne oluyor? Köroğlu neden, Dadaloğlu neden dağları mekân tutar?

Sorular, sorular derken kulaklara dokunan bir türküdür, ciğerler delen. “Aşan bilir karlı dağın ardını”. Dağı aşmayan tabii ki bilemez, ardında ne var dağın. Daha önce dinlediğimiz, “Karlı dağlarda kaldım yetiş Ya Ali” mısrasını hatırlayınca iyice bir anlaşılıyor manası. Hedef seçilir önce, menzil hesaplanır. Bulunulan yer ile hedef arasında dağ vardır. Dağ aşılacak menzile varılacak. Hepsi budur. Dağ başında kalmakta var, işte “yetiş Ya Ali” deyişi ‘Rehberi, Kılavuzu’ işaret eder. Ehl-i Beyt en emin kılavuz, en emin rehber söyleyişidir. Dağ rehberle aşılacaktır ve öğrenilecektir ardında ne var.

“Çeken bilir ayrılığın derdini”. Ayrılık, dağın ardına varılınca son bulur. Hedefte sevgili vardır. Dağ aşılacak ve varılacak. Ayrılık, dünyaya gelindiğinde başlamıştır. Yakar kavurur. Özlem dağlar gibidir. Varmak için arada dağlar öbeklenmiştir. Çıkmak niyetle başlar. Niyet, ayrılığın ateşin kavurması, savurmasının sonucudur.

“Bülbül kaça aldın gülün narhını / Gül alıp satmanın zamanı değil”. Oyalanma, gecikme mükedderdir çoğu zaman. Bülbülün çığırışı gül içindir. Sesini gülden, kokusunu gülden, makamını gülden almıştır. Gülü söyler, güle söyler. Söylerken de yolda eğlenir. Oysa eğlenmenin, gecikmenin zamanı değildir. Hedefte yar bekler, acelemiz vardır.

Dağ aşılacak, menzile ulaşılacaktır.

Hedef İnsandır.

Hz. İnsan.

23 Şubat 2012 Perşembe

“Kendini arayan insan” Yazısı Üzerine

 “Kendini arayan insan” başlığını görünce, işte okunacak bir yazı dedim ve açtım sayfayı. Hedefe ulaşma çabasındaki “insanı bu hedefe sürükleyen, yaratılışındaki eksiklik” cümlesine gelince de duraksadım. Eksiklik ve insan! Hem de yaratılışındaki eksiklik! İnsan mükemmeldir oysa. Eksikliği nasıl yakıştırdığını anlamak üzere okumaya devam etmeliydim. İnsanı “sınırlı ve sonlu” olarak tanımlıyor yazar. İnsan ve sınır! İnsan ve son!

Önce İnsan kelimesi üzerinde bir anlaşma sağlamalıydık, sonra tartışırız diye düşündüm.

Biz, yazarla aynı kelimeyi söylüyor olmamıza rağmen, aynı kavram üzerinde yoğunlaşamıyorduk. Her iki ağızdan çıkan insan kelimesi farklı çağrışımlar yapıyordu. Sonra karar verdim yazar BEŞER diyordu insan kelimesi ile. Biz ise İnsan’dan bahsediyoruz!

“O hep mutlak varlığa ulaşma çabasında ve kendisine o ruhu vereni aramaktadır. Bu refleksif düşünüş tarzı hep yolda olmasına hiç durmadan, bıkmadan menzile varmak için çalışmasına da neden olmaktadır.” Belki de bu çalışmayı burada kesmeliyim. Yazar başka bir bilgi kaynağının tesiri altında ap açık görülüyor. Hem, “mutlak varlığa ulaşma çabasında” olacak ve hem de “kendisine o ruhu vereni arayacak”! Yani, uzaklarda bir yerlerde bir “ruh veren” var, insana ruhu verecek ve insan da o ruhu vereni arayacak! İşte insan kelimesi konuşurken, yazarken anlaşılan mana farklılığı. İkilik. Yani hem veren var, hem da alan. Yani, hem aşık olunan var, hem de aşık olan. Bu hal ikilik halidir.

Nitekim, “dualite”den bahseder yazar. Bir ayet-i kerime derc eder tam bu noktada. “‘And olsun biz insanı, çamurdan bir özden ya-rattık.! İlahi mesajı ve sonradan ruhun verilmesi”. Buradaki “dualite”yi doğrusu biz anlayamadık. Dualitenin içine düşmüş yazar, insanın dualitesinden bahsediyor! Yoksa çamur ve ruh ikileminden mi bahsediyor? İyi de “ideolojilerin bazen nesnesi bazen öznesi” olmasının ne manası var tam da burada? Anlayamadık! “Âşık Veysel’in ‘benim sadık yârim kara topraktır’ derken mutlak dönüşü ifade etmektedir, ama bir dirilişin de olacağı muhakkaktır. Verilen ruhun devreye girmesi ve yeniden hayat bulması serüveni”. Böyle değil, ne Veysel ölümden bahseder o şiirinde, ne de ruhun devreye girmesi diye bir olay vardır insan hayatında. Çünkü ruh daima vardır. Devreye girmesi demek bir müddet susması, yok olması daha sonra tekrar hayatiyet kazanması demektir. Elektrik kesilmesi gibi, bir müddet sonra gelir ya elektrikler onun gibi mi acaba?

Yazı 4-5 paragraf daha devam ediyor. Ben burada kesiyorum.

Bu kadar da olsa düşündürebildiği için yazar A. Alagöz Bingöl Beyefendiye teşekkürlerimi iletirim.

Kuru hayatımıza renk verdiği için.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Dem Fasl-ı Muhabbet


Yitik zamanlardan kalma, bir dostluktu bizimki.

O zamana geri dönüş mümkün, dostu dostça karşılamak mümkündü. İhtimal o ki, tatlı bir kelam, ama yakıcı kokusuyla havayı değiştirir, hiç olmayacak zannedilen vuslata oturur kalırdı. Umut hep vardı. Özlem gibi.

Kar rengi hayallerdeki gibi idi gelişi. Gidişi olmayacak güzellikte. Ne dersen de, bir umuttu bizimki. Bir özlem.

İkram edilen tabureye oturduğu vakit, derin soluklanarak, epeyce zaman olduğunu da mırıldanmıştı dudaklarından. Zaman, geçmeye mahkûmdu idrakimizde. Ne varsa hatıralardan bir bir zaman üstüne kurulu, kelimelere bile gerek olmayan lisan-ı hal ile anlatırdı olup biteni. Kalplerden kalplere giden yol, bir bakışla, bir nazarla belirir, hat kurulurdu, iletişim tamamlanırdı. Kanal ayarlı ise eğer kesintisiz bir haberleşme artık mümkündü.

Testiye taze suyun doldurulması için lazım olan boşaltılmasıdır testinin. Bayatlamış, eskimiş suyun boşaltılıp taze su için musluğa vurulması gerek testinin. Serin, tatlı yayla suyunun lezzetinden şifa bulmak, tadını yudum yudum, zerresini bile havaya vermeden yudum yudum içmek kana kana..

Çaylar içiliyorken havadan sudan konuşmalar oluyor, memleket ahvali, yöneticiler gibi konular gündeme geliyordu. Hava sıcak olmasına rağmen, bulunduğumuz yerdeki asma ağacının gölgeliği bizi hardan koruyor, kuzey bakı kısmından hafif bir esinti yüzümüzü serinletiyordu. Ara sıra da etraftaki komşuların şakalaşmaları tat katıyordu sohbetimize.

Nerelerdeydi kim bilir? Neler düşünüyor, kimlerle irtibat kuruyordu?

Alnında biriken bulgur bulgur terleri mendiliyle sildiği vakitler, sanki en kutsal ibadetlere eğilir gibi hal hatır soruşları, bir öğrencinin dersleri hakkında bilgi aldığı anlar hepsi ama hepsi mübarek bir görev yaptığı izlenimini verirdi. Hiç bir sorusu dil ucuyla olmaz, taa içten gelen kalbi sorular olurdu. Bazen akıllar verir, öğütler verir hiç uzatmazdı hepsi hepsi birkaç cümleden ibaret. Konuştuğu vakit, en büyük nutuk verenlerin haline bürünür, kelimelerin hakkını vererek, cümlelerin manasını zihne yerleştirerek konuşurdu. Hepsini de ibadet vakarıyla tamamlardı.

Aslında konuşmazdı. Mesajlarını taş ustası gibi akıllara kazırdı O.

Hep İnsan olmanın, İnsan olabilmenin fazileti üzerinde durur, “dünyaya gelmekteki amacın insan olmak” olduğunu vecizelerle, küçük hikâyelerle anlatırdı. İnsan hedefti onun için. İnsanlar topluluğu için Atatürk’ün “Türk” dediğini de ondan duymuştum. Bir başka âlemin izahıydı İnsan onun için. Hatta âlemlerin. Bunun için Âşık Veysel’in “İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece” dizelerini sık sık tekrarlardı. Geliş ve gidiş yolu olarak, iki kapılı hanı örnek verdiğini belirtir, hele bir türküsü başladığında radyodan nefesler tutulur, gözyaşları içinde sonuna kadar dikkatle dinlerdi.

Her karşılaştığımda, her konuştuğumda üniversitelerin yıllar içine sığdıramadığı fikirleri, felsefeleri kısacık bir zaman içinde nakşederdi hafızalara. Tabi ki, gönüllü olarak.

İşte böyle bir hal içinde bir tutam zamanı daha yitirdik.

Yorgunluk belirtileri yüzlerden okunmaya başladı. Yetti gayrı denildi.

Bir sonraki buluşmanın özlemi şimdiden yakmaya başlamıştı bile.

13 Ocak 2012 Cuma

Slogan Hayatlar

Ortalama 1350 gram olan beyin, ortalama 80 Kg.lık bir insanın yaklaşık %1,5’ğuna tekabül eder. Koskoca beden, %1,5’ğa tabidir. Öyle anlaşılıyor ki, bir kısım insanlarda ise belki 1000 gramdan da daha küçüktür. Kiminde ise yok hükmünde.

Küçültmüşüz hayatlarımızı, küçülen hayatlar ufuklarımızı da almış götürmüş, geniş açılı bakış tarzı, ufuklarımızla birlikte sıkıştırılmış televizyon ekranlarına. Teferruattan kaçar olmuş, incelikleri unutmuş, düşüncelerimizin önüne setler, ketler inşa edilmiş, prangalar vurulmuş ayaklarımıza, düşünemeyen beyinler cümle kurmaktan uzaklaşmış, hazırdaki bir makaleyi, binlerce günlük emekle yazılmış hikâyeyi, romanı, şiiri okumaz olmuşuz. Okumayanlar olarak da düşünemez haldeyiz. Nasılsa işe yaramadığını (düşünen) beyin ise, ancak kullanılan kısmı kadar bir büyümeyle yetinmiş, nasılsa idare edeceği vücut için ne lazımsa onu yaptıran beyin kıvrımlarını geliştirmiş, o kadar. Bu kadarıyla gelişen beynin yapacağı işler ve işlemler ise, yemek, içmek, seyretmek, çoğalmak, taşımak.. Gibi günlük bayağı işler…

Öteler, ulvi, ilim, münevver, gelişme, sevgi, Hak, adalet… Kelimelerini atmışız lügatlerden, kavramlarını uzaklaştırmışız hayatlarımızdan.

Bir-kaç kelimeden müteşekkil cümleciklerle idare eder olmuşuz.

Meramımız, üç kelimelik felsefe sandığımız cümleciklerin, ne anlattığını bile anlayamadığımız, manasının inceliklerine bile nüfuz edemediğimiz üç kelimelik cümlecikler ile dillendirilir olmuş.

Duyduğunu anlamayan, baktığını göremeyen yığınlar hükmeder olmuş hayatlarımıza. Düşüncelerimize.

Beyin küçülmeye devam eder bu durumlarda. Nasılsa işe yaramıyor!

Hücre hapsi cezasını çeken mahkûmun küçücük, demirli penceresinden görebildiği sınırlı manzara ne ise, sloganlara dayalı hayatımızın bize göstereceği de o kadardır.

Matematik bilmeyen Hukukçular, metafizik ile ilgilenmeyen İlahiyatçılar, Hekimlikten bî-haber Doktorlar, Garib’i, Şenliği tanımayan Müzikçiler…

Yığınlar yığılıp, yağdanlıklar soytarılığındaki sevimsiz, zevksiz, sevgisiz hayatlarımıza derman arasak da derdimizden başka derman da bulamayacağız.

Yığın’lıktan İnsan olmaya doğru. Hazreti İnsan’a.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Rastgele Cümleler

Nezahetten, nezaketten yoksun, kaba bir dil. Sen ne olursan ol, ağzından çıkan kelimelerle varsın, öyle anılırsın. Kelimelerin kokusu da durmaksızın yayılır, tüm mahalleyi kaplar. Ben böyle dememiştim, yanlış anladınız filan gibi açıklamalar da bu gayrı ahlaki durumu kurtaramaz.

Deliğinden yılanı çıkaran dil, kendin bilmezleri de deliğine tıkar. Dikkat edilmesi gereken çok basit bir kuraldır. Sadece, laf ağzından çıkmadan iki kere düşüneceksin.

Hızlı konuşmak güzel konuşmak demek değildir. Çok laf etmek de güzel konuşmak değildir. Sözün azı, lafın kısası makbuldür. Lakin, ağızdan çıkan söz, içinde bulunduğun toplumun duymak istediği, onların derdine çare olan söz olsun.

“Şu an Suriye yönetimi ile doğrusu ben görüşmeyi kesmiş bulunuyorum”. Kaba dediğimiz bu söz işte. Daha politik, daha dış politikayı düzenleyici şekilde de söylenebilir, kimseyi de incitmez.

Kaos zamanlarında durgun su gibi olmak ve fakat pislikleri, kirleri tutmamak. Asıl başarılması gereken bu olmalıdır.

Yaşayıp gidiyoruz dünyada işte.

Yaz ayları gelende ter basar, kızıl güneş altında yanar da yanarız. Kış ayları gelip, sobalar kurulanda odun kömür bulunmaz donar da donarız. Geçim şartlarını karşılayamaz, kazanılan üç beş kuruşla cambazlık yaparak al takke ver külah hesabı, işler tıkırında gitmeyince de ah ile vah ile ne yaptığını bilmez halde kıvranıp giderdik. Neylersin ahvali dünya işte.

Denizlerden karaya doğru gelen dev dalgaların önüne konan büyük kayalara mendirek denmektedir. Toplum içinde de gelmesi muhtemel kriz, fesat, fitne gibi tehlikeleri emen ve topluma zarar vermesini önleyen setler vardır. Yüksek binaların en tepesine konan paratoner gibi. Yıldırımı üzerine çeker, dolayısıyla binayı ve çevresindekileri korur. Aynen böyle.

Özellikle gençleri kinden, intikamdan, hırstan, fesattan, kıskançlıktan… arındıracak, onları bu dünyada “İnsan” sıfatında yetiştirecek, bilgilendirecek, manevi ilimle mücehhez fertler yapacak, ilmi seviyesi asrı idrak etmeye müsait şahsiyetler tarafından eğitilmesi ülke için elzemdir.

Hiç bir söz yok ki, hedefini bulmasın.

Kapalı, kilitli sandıklarda demlenen yazılar, fırsat bulup gün yüzüne çıkmalı ki, harcanan emek, verilen çaba sonunda ortaya çıkan değer sahibini bulsun.

Son cümleyi William Glads söylesin.

“insan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır. Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz. Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır, ama görüş alanınız genişler. Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.”

29 Temmuz 2011 Cuma

“İnsan Yorgunu”ndan “İnsan”a Yol


Bilmem, bile isteye mi yazdı bu cümleyi Bucera; “Nereye baksam insan sureti”.(*) Yazısı tahlil, kendi haleti ruhiyesi. Bildikleri, belki de bilemediklerinin esiri bir hal. İnsan diyor Bucera, “ben ki, insanları severim, her insan bir dünya derim”.  Hemen sonra ise, “önüne her geleni yutan karadelikler” den bahseder. Hatt-ı zatında “karadelikler” de insanın bir vasfı, uzvu belki de. Ama, “insan severken”, akabinde “karadeliklerden” bahsi, yine kendi başına açtığı belaların anlatımı mı, yoksa kendisinin keşfedemediği bir tarafı mı? yine de en güzel cümleyi başlığa oturtmuş; “Ben insan yorgunuyum”. Zaten beni de bu cümle bağladı yazıya, günlerce üzerinde düşündürdü, aynı zamanda başlıktaki “insan” ile “ben insan severim” cümlesindeki “insan” ın aynı insan mı olduğunu hala çözemedim.

***

19 Mayıs 1919’dan önceki günler;

Milyonlarca kilometre kare toprağa hükmeden, onlarca ırk, dil, devleti bir çatısı altında yöneten, kocaman bir imparatorluk çatırdamış, başkenti dâhil pek çok vilayeti düşman askerleri tarafından işgal edilmiş bahtsız günler… İnsansızlığın hüküm sürdüğü kara günler… Sureta insanlarla hiç bir şeyin yapılamayacağı kaht-ı rical günleri…

Ülkenizin nüfusu kaç? İnsan bölü nüfusunuz kaç?

19 Mayıs’tan sonraki günler;

İnsan bölü nüfusunuz sayısının içinden bir kişi, sadece bir kişi derlenme, toparlanma çalışmalarını başlatır. Sonuçta, düşmanlar kovulur ama koskoca imparatorluk topraklarından 800 metre kare küçük de olsa bizim diyebileceğimiz topraklara sığınılır. Olsun. Başını sokacak bir oda, sıcak bir yorgan soğuk kış gecelerinde kâfidir.

***

Her gün altmış kadar ziyaretçisi vardır, ayrıca eve her gelişinde, akrabalar, yeğenler, çocuklar.. Kalabalık aileden dolayı da insanlar, insanlar… Tatile çıkar iki bin kadar kişidir yol arkadaşı, her taraf “insan suretidir”.

Kaçma isteği ama bir yol bulamama, bir yer bulamama, bir çıkış bulamama… Olur bazen, bulamaz, bilemez, anlayamaz insan. Bir kılavuza ihtiyaç vardır belki de, yolu tarif edecek, bu yol kutlu bir yoldur. Başı insan, yolu insan, sonu insan’a çıkan. Bir öğüt verilir yorumlarda, Sidarta felsefesince; ”…sık sık ortamından uzaklaşıp sessizliği dinlemekle çözebilirsin bu sorunu sanırım.” Cevaben, tam da inanmadan şunları söyler Bucera; ”Haklısın, zaman zaman ıssız yerlerde kendinle baş başa kalarak, ruhumuzu dinlendirmeliyiz ki, hayata o enerji ile ve coşkuyla o insan sevgisiyle geri dönebilelim.” Ne denir? İnsandan kaçarak, dinlenilecek ve insan sevgisiyle geri dönülecek. Ne güzel, başarabilene. Beladan kaçılmaz oysa, olsa olsa kandırmacadır kendimize. En iyisi insanların içinde ama onlardan uzak durarak başarmalıyız gibime geliyor. Doğrusu zor olan, riskli olan başarılabilirse, kazanç çoğalır derler.

Efendim, Üstad Ahmed Hulusi’den bir cümle yazarak sonlandıralım değilse bitecek gibi değil; “insan kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını buna göre değerlendirerek, “hakikatinden” kaynaklanan kuvvetleri değerlendirerek “cennet” yaşamını kazanmalıdır.”

İnsan olmanın, insanı sevmenin, insan olarak yaşamını devam ettirmenin sırrı da çoğunluğun içinde ve fakat onlardan uzak durarak sağlanabilecektir.

(*)23 Haziran 2011 tarihli Blog Yazısı.

15 Temmuz 2011 Cuma

110 Yıl Yaşamak


 Hürriyet Gazetesi yazarlarından Rahmi Turan (kendisine ayrı bir saygım vardır) 04.07.2011 tarihli yazısını; “Sağlık, hayatta en büyük zenginliktir”. Diye bitirir.

Şimdi; İmparatorların ağzından çıkan;

“Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi”

Cümlesini de biliriz, biz. Fakat yazarın bu cümlesine takıldım. “Sağlık, hayatta en büyük zenginliktir”.

Acaba öyle mi?

Sokakta, kaldırımda, çarşıda, pazarda insanlar görüyoruz. Yürüyorlar, eşya taşıyorlar, gülüyorlar, koşuyorlar, içiyorlar, yiyorlar, konuşuyorlar… yapıyorlar da yapıyorlar… yani görünüşte sağlıklılar.

İki kişi kavga ediyor, bir birlerinin burunlarını kırmışlar, ha bire vuruşuyorlar. Dönüp bakan bile yok. Hani etrafındaki sağlıklı insanlar!..

Uzun yolda bir araç kaza yapmış. İnsanlar aracın içinde kıvranıyorlar, her gelen araç içindekiler görüyorlar. Gaza basarak süratini artırıyorlar. Bunlarda sağlıklı insanlar!..

Ayağı kırılmış bir kedi, zar zor yürüyor. Aynı kaldırımdan geçmekte olan sağlıklı insanlardan birisi tekme atıyor kediye, diğerleri tınmıyor bile, bunlar da sağlıklı insanlar!..

Örnekteki insanlar sağlıklı kişiler. Yani yazarın “hayattaki en büyük zenginlik” dediği kişilerden. Zengin kişiler yazara göre.

Ne yapacaksın 110 yaşına kadar yaşayıp da? 70-80 yılda bulamadığın mutluluğu bir 30 yıl daha yaşayınca mı bulacağını sanırsın?

“Ben dünyaya niye geldim” sorusunu sormanın tam vaktidir. Cevabını 70 yılda veremediğin soruyu, bir 30 yıl daha yaşarsan vereceğini mi sanırsın?

Kısmet. Kısmet meselesidir bu, birisinin 15 yılda hallettiği sorunu, bir başkası 115 yılda da halledemeye bilir, eğer yoksa kısmeti.

Bir de sayın yazarımız; “insanlığın klonlama ya da daha başka yöntemlerle ölümsüzlüğe kavuşacağının iddia edildiğini söylüyor. ‘Ölümsüzlük’ düşüncesinin hoşuma gitmediğini ve bana oldukça gerçek dışı geldiğini söylemeliyim. Bence ölümsüzlük yerine, yaşam süresinin 110 yıl ya da 120’li yaşlara kadar çıkabileceğine inanmak daha akla yakın.”

İnsanlığın klonlama ya da daha başka yöntemlerle ölümsüzlüğe kavuşacağı… diyor ve/veya bu düşünceyi savunan, anlatan, kabul eden diğer yazar ve düşünürlere de bir cevabımız olsun.

“Öle öle insanlaşır”, ‘ölmeden önce öldüğü’ için insan olur, ab-ı hayatı içer ve sonsuzluğa ulaşır.

“İnsan” zaten ölümsüzdür.

İnsan ölümsüzdür.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Gece

Odanın köşesindeki kütüğün üzerinde bulunan lambanın camını alıp, önce bir ucundan hohladı, mendilini çıkartıp geniş ağızlı yerinden mendilin bir ucunu soktu, mendili çevirerek itekledi, diğer tarafından çıkan mendilin ucunu tutarak iki taraflı çevirdi. Lambanın camı temizlendi. Muhtar çakmağını çaktı ve lambayı yaktı. Camı yerine oturttu. Lambanın yaydığı titrek ışık doldurdu odayı. Odadaki ışık hareketleri masal şehrine iltica etti yaşam alanını, her hareket duvarlara yansıyan gizemli cümlelere dönüştü. Gündüzden odun istiflediği sobayı ateşledi. Sobanın hemen yanında bulunan mindere oturdu. Elerini sobaya doğru uzattı. Kurumuş odunların çıtırtısı duyuldu. İyice ısındı. Minderini çekerek sobadan uzaklaştı. Lambayı yanına aldı. Yarım bıraktığı kitabı alarak kaldığı sayfayı açtı. Okuma gözlüğünü taktı. Dışarıda tatlı bir esinti sesi duyuluyor, rüzgârın sesine zaman zaman köpek havlamaları karışıyordu. Okuyamıyordu. Nerden nereye diye düşündü.  Kitabı, açık sayfaları arasına küçük bir kâğıt parçası koyarak yana bıraktı. Bir sigara yaktı. Soba keyiflice yanıyor, ısıtmaya devam ediyordu. Dışarıdan bir iki kişinin geçtiğini ayak seslerinden anladı. Oralı olmadı. Ahırdan eşek anırtısı geldi, oralı olmadı. Köpek bir kediyi kovaladı kedi acı bir feryat bıraktı oralı olmadı. Uzaklarda bir noktaya takıldı gözleri, “Bismillahirrahmanirrahim” sadece kendisinin duyabileceği bir sesle döküldü dudaklarından. Dünyanın yaydığı gurultular, fışırtılar, gürültüler, sesler gecenin kör dehlizlerinde kayboldu. Kesif bir sessizlik kesti cihanı.  Gözleri yumuldu, kalbinin çırpıntısını, damarlarındaki kanın akışkanlığındaki sesi duyabiliyordu.

Lambanın solgun ışıkları, duvarlarda titrek şekiller, dağlar, ırmaklar, ormanlar, bulutlar meydana getiriyor, girdiği koyaklarda kaybolup, tekrar dünyevileşmeye evrilen İnsan kalbinden medeni bir oluş fışkırıyordu. “Estağfurullah-el-azim”. Varlığın sahibi, var olanın, bir, bir olanın diri olanın aşkı ile bir. Tohumun gövdeye, gövdenin başağa duruşu gibi. Nerede ne zaman okumuştum hatırlamıyorum. “Ben vazgeçmeler ustasıyım” diyordu şair. Kim söylemişti, hatırlamıyorum. İşte “vazgeçmeler ustası” karşımda duruyor. Vazgeçmeler ustası. Koyaklara, dehlizlere, karanlıklara, dağlara, ormanlara… rağmen korkusuzca durmadan ileri… “vazgeçmeler ustası”. Her karşılaştığı muazzam cennet köşelerine bakmıyor bile. Viranelerden muhteşem yapılı şehirlere. Tarih ve sanatın mükemmel uyumu ile imar edilmiş, kültürün damla damla, tülbentten süzülerek imara tebdil edilen şehirler. Dönüp kendine baktı. Şehir Adem’in Vücudu idi. Şehir İnsandı. Kainatta ne varsa İnsanda da vardı. İnsan, alemin özü, kainatın özeti değilmi idi.

Yoruldu.

Diğer köşedeki yatağına gidecek gücü bulamadı. Yorganı çekti üzerine. Kıvrıldı yattı.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...