derin türk aklı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derin türk aklı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2014 Pazartesi

Kayıkçı Kavgasının Düşündürttükleri


Niye kavgaya tutuştular?

Seyrettiğimiz, sahici bir kavga mıdır?

Niyesini henüz çözemedim ama seyrettiğimizin sahici bir kavga olmadığını anlıyorum. Alışverişte görsünler kabilinden, birbirlerine kur yapma tadında atışmalar. Bedduaları da, karşı atakları da riyakârane.

Arada Türk devleti var. Olan bizlere oluyor. Sorun, Tayyip Bey mi? Sorun, Fethullah Gülen mi? Sanmıyorum. Devlet imkânlarını paylaşırken niye yolsuzluklar gündem de değildi? BOP projesi uygulanırken niçin el ele tutuşmuşlardı, Türk Ordusuna kumpas kurarlarken, anayasayı delik deşik ederken, kanunları uygulamazken, milli güçleri cezaevlerine tıkarken… niçin, niçin yolsuzluk yoktu da… şimdi ortaya saçıldı?

Aslında iyi de oldu.

Edepsizlikleri her birinin edepsizlikleri ortaya döküldü. Buradan siyasi kazanç temin etme çalışması yapmak değil, koalisyon ortaklarının tamamını tarihin çöplüğüne gömmek üzere hareket edilmelidir. Saflar sıkılaştırılmalı, tek bilek, tek yürek olunarak emperyalist saldırılara göğüs gerilmelidir.

Kavga, emperyalizm ve Türk kavgasıdır.

Kaybetmeyi asla düşünme, galibiyet mukadderdir.

Mehmet Kınacı dostumuzun metne yaptığı katkıyı ilave etmek gerekliliği vardır, şöyle söylüyor Kınacı: “Kavga ciddi… fakat kavga yapanlar aptal. ABD-AB güvenliğinde olduklarını sananların Haçlı menfaatleri karşısında bu hallere düşecekleri kesindi. Şimdi, güya güçlü zayıfı devletten temizliyor. Peki, güçlü ne zaman temizlenecek? Ona, Gezi’de ‘aranıyor’ yorumu yapmıştım. Aranan bulunursa ‘deliğe süpürülmüş’ olacağız… MÜSLÜMANLARIN ARASINDA BU KADAR PARAGÖZ CEMAATLER OLDUKÇA (ki, hep olacaktır) işi hal yoluna koymamız pek mümkün gözükmüyor. Sonuç olarak ‘Allah’ın hesabına’ kalıyoruz. Hepimiz sabırla Allah’ın hesabını izleyelim.”

***

Numan Kurtulmuş;

Bir garip Genel Başkan Yardımcısı. Garip dedikse, Allah’tan başka kimsesi olmayan anlamında değil, ne dediğini bilmeyen, dünkü söyledikleri ile bugün söylediklerini karşılaştıramayan anlamındaki garipliktir söylediğimiz.

Şöyle demişti vaktiyle:

“Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular.”

“Mücahitlikten, müteahhitliğe terfi ettiler.”

Şimdi bu sözler unutulmuş. Talat Atila ile yaptığı mülakatta şunları söylemiş: “Bundan sonra bu operasyonu yapan çevrelerin bunu bir kez daha düşünerek başka şeyler yapabileceğini tahmin ediyoruz.”

 Eee…  Tabii ki tahmin edersin. Ara sıra da olsa önce söylediklerin aklına gelir.

Üç gün önce Harun olanların, bugün Karun olması halinde, mutlak bir bit yeniği vardır. Ekonomi Profesörü olarak tam da kendisinin bileceği zenginleşme işleridir ve bu işleri yorumlama kapasitesine sahiptir. Kısa sürede zenginleşenlerde, haramı aramalıyız.

Bunu bildiği için, yeni bir soruşturma dalgasını bekliyor ve şimdiden tedbirini alıyor Kurtulmuş. Ortaya çıktığında “Ben Demiştim” diyebilmenin zevkini yaşayabilmek için.

Doğrusu ben de bekliyorum. Yeni soruşturma dalgasının geleceğini tahmin etmek, koca profesörün söyleyeceği bir şey olamaz.

İmamın bulaştığı yolsuzluklardan, cemaatte faydalanmak isteyecektir ki, hem istemişler, hem de bulaşmışlardır.

Evet, ben de bekliyorum yeni bir soruşturma dalgasını. Öyle, polis, savcı, hâkim değiştirmekle filan halledilir bir mesele değil.

Bugün olmasa yarın, belki yarından da yakın…

***

Sosyal medya sayfasında aşağıdaki mesajı yazmıştım:

“Büyük lokma ye, büyük laf etme”

Mesaj notumuzun üstünden fazla zaman geçmedi;

“Yolsuzluk yapan evladım ise, evlatlıktan reddederim”

Buyurdu zat-ı alileri.

Çok üzüntü verdi bu söz bana.

Oysa yapması gereken gayet basittir.

Haram yemeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, kimsenin hakkına el uzatmayacaksın diyecek evlatlarına, bu kadar. Yalnız, söylemekle kalmayacak onları denetleyecek aynı zamanda. Ne yapıyorlar, kimlerle görüşüyorlar, hangi işlerin tarafından yapılmasını istiyorlar filan… filan.

Bu kadar basit olan isteklerimizi, kendi ifade ettiği kadar zora sokmasının hiçbir anlamı yoktu.

Nitekim Devlet Bahçeli bugün söylemiş:

“Bilal’i al önce karakola götür, oradan Savcılığa, mahkemeye. Yargı ne karar verirse onu yaparsın.”

Yapılması gerekeni değil de, oy avlamak uğruna, hiç söylenilmemesi gerekenleri, fütursuzca söylenmesi…

Ne hallere kaldık Ya Rabb.

***

Rüzgâr dinince, savrulmalar sonlanır ve buğdayların samandan ayrıldığı anlaşılır… taş yerinde ağırdır.

Lazım olan, ‘Derin Türk Aklı’nın daima devrede olduğunun akıldan çıkartılmamasıdır.

Yüzümüz ak, atimiz pak olsun.



9 Şubat 2014 Pazar

Ufukta Yeni Oyun Vaaarrr…


Olanları birlikte izliyoruz. Kimsenin kaçacak bir yeri yok, kimsenin olanları çarpıtacak, gizleyecek hali yok. Yalanlarla başlanılan, dolanlarla kotarılan, adeta bize, Türkiye’mize yabancı bir devletin kuruluş aşamalarını çoktan geçtik. Son 300 yıldır yapılan hoyrat saldırıların semeresini almak üzereler. Öyle zannediyorlar, sonuna geldiklerini düşünüyorlar. Bu itibarla devlete bir isim bile verdiler, artık koro halinde aynı ismi telaffuz ediyorlar. ‘Yeni Türkiye.’

‘Derin Türk Aklı’ ismini verdiğimiz, sert kayaya her çarptıklarında, devir devir karşılaşmamıza rağmen, önümüze hiçte alışık olmadığımız yeni senaryoları koyuyorlar. Biz aşılıyız dedikçe de saldırı bombardımanının şiddetini artırıyorlar. Tınmadığımızı gördükçe çıldırıyorlar ve şiddetini artırdıkça artırıyorlar. Bir yandan kendileri zevk karışıklığı yaşarken, bir türlü de çözemiyorlar, nasıl bu kadar tahammül gösterdiğimizi. Tanıdıklarını sanmalarına karşılık, yeni hususiyetlerimiz gün yüzüne çıktıkça dişlerini sıkmaktan, çenelerinin kırıldığını bile fark edemiyorlar.

Vız gelir, tırıs gider. ‘İkinci İstiklal Savaşı’ bile dediler. Bu savaşta, kendilerinin de karşı güçlerin kumandan mevkiinde oturduğunu unutarak!.

Evet, bu savaş bizim savaşımız.

Değerlerimiz törpülendi, inançlarımızla alay edildi, ekonomik varlıklarımız yağmalandı, millet olarak değer atfettiğimiz ne kadar ulvi yapılarımız varsa, ‘fetiş’ seviyesinde servisler yapıldı, adımızı kullanmamıza bile izin verilmedi, neredeyse ‘Türküm’ diyenlerin tutuklanıp, cezaevlerine tıkıldığı günleri yaşadık.

O günleri, yükseklerden bir zat-ı muhterem tarif ederken, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dedi. Bu küfrü edeple, rikkatle karşıladık, dudaklarımızdaki tebessüm kahretti onları. Bizim en büyük silahımız sabrımızdı. Sabrımıza karşılık, sahnede oynan oyunda her perde açılışında yeni planlarını sürdüler seyircinin gözüne. Bir eksiklikleri vardı ki, oyuncuları acemiydi ya da, ‘Derin Türk Aklı’ oynanmak istenen her oyunu boşa çıkardı. Akıl erdiremedikleri bir toplumsal dayanışma, çatışır gibi görünse de fikir birlikteliği inanır gibi değildi. Her seferinde sert kayaya çarptılar.

Devleti tüm kurumlarıyla zafiyete düşürmek, kaleleri tek tek zapt etmek yerine ana kaleyi ele geçirerek son darbeyi vurma eylemine geçtiler şimdi. Devletin direği adalet sistemiyle oynama, yerle bir etme planını iki yıl kadar önce uygulamaya koymuşlardı. Sistemin ürettiği adalet, fakir, fukaraya, arkasıza farklı, üsttekilere farklı kararlar ortaya koyunca, milletin adalete güveni sarsıldı. Çıkan kararlar birilerinin istediği yönde olunca, devlete güven de azaldı. Şimdi öyle bir şey yapılmalıydı ki, son darbe devleti yıkmalıydı. Adaleti tesis edecek kurumu, kendine yardımcı olan kurumla çatışmaya soktular.

Eğitim sistemi çoktan yara almıştı, sağlık sistemi niye tahsil edildiği belli olmayan paralar nedeniyle zaten güvenini iyice yitirmişti. Türk silahlı kuvvetlerinin gücünün ve yetkilerinin elinden alınmasıyla, silahlı çeteler, yol kesen eşkıyalar halka büyük korku salmaya başlamış, eli sopalı çete artıkları sokaklarda rahatça elini kolunu sallayarak gezerken, hakkını aramak için meydanlara çıkanların ölüm tehdidi altında kalması, zehirli gaz bulutları içinde bırakılması devletin de halktan yana, haktan yana değil, gücü elinde bulanandan yana tavır sergilemesi insanlara kanıksatılınca, artık devletin elden gittiği iyice halk tarafından anlaşılmış oldu. Veya buna inandırıldı. Devleti idare eden kurumlara ehliyetsiz, dirayetsiz kişileri yerleştirdiler. Bir bankanın en üst seviyesinde görevlendirilen bir kişinin evinde bulunan çok büyük para için, “bankaya yatırsaydım sorun olurdu” demesi kadar devleti düşürdükleri durumu anlatan bir cümle daha olamaz.

Sadece bizim ülkemizde değil, etrafımızdaki tüm komşularımızda meydana getirilen kargaşanın söylediği şudur;  topyekun saldırıya geçtik, cepheyi genişlettik, gücünüzü iyice sıfırladık. Yapabileceğiniz bir şey yok! Şimdi söylediklerimizi yapmak, istediklerimizi vermek zorundasınız.

Bu olumsuz resmi büyük koalisyonun ortakları birlikte yaptılar. Gördüler ki, ne yaparlarsa yapsınlar birliği bozamıyorlar, dayanışmayı zayıflatamıyorlar. Tecrübe alanlarını genişletmek için yeni oyuna, koalisyonu bozarak girecekler. Çatışıyorlarmış gibi yaparak deneyecekler. Çatışacaklar ki, diğer gruplar içine rahatlıkla nüfuz etsinler. Yeni güç birliği, yeni koalisyonları tecrübe etsinler.

Yönetilemez bir devlet ve yönetemeyen devlet yöneticileri.

Sesi kısılmış muhalefet.

Yalnızlığa itilmiş millet.

Şimdi oyunda sıra budur. Sonuçta “Devlet Yıkıldı” dedirtecekler.


Ümidimi hiç yitirmedim. Eminim, derin Türk aklı bu sığ oyunu da bozacak ve avuçlarını yalayacaklardır.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Kuvez boşluğunda hayat öpücüğü

Bakmayın bir tarafın ‘devlet operasyonu’ demelerine. Kedi fare oyunu sanki. Tabii ki, hükumete karşı yapılan siyasi bir hareket.

Devlet bütün kurumlarıyla, badem bıyıklılar tarafından yönetilmekte. Hangi devlet olduğunu da söyleseler bari. Evet, devlet bir taraflardan el koymuş vaziyette. Bu devlet AKP’nin idare edebileceği türden bir devlette değil. Beynini, idelojisine kiralamış kafalarda devlet yönetiminden eser bulamazsınız. Devlet, yasası olan, kanunları olan, teammülleri, töreleri olan kurumdur. Kanundan bana ne, teammül de neymiş, töre bizi ırgalamaz gibi düşünce sahiplerinde hukuk ve Hak beklentisi beyhudedir. Kafalarına gelen, belki de rüyalarında gördükleri bir uygulamayı, kanun, töre dinlemeden hayata geçiriyorlar. Kanunlar sonradan gelir düşüncesiyle. Evet, olanlar devletin operasyonudur, ancak bu devlet onların bildiği devlet değil, ‘derin Türk aklı’nın hâkim olduğu ve yücelik şanından olan devlet.

17 Aralık günü çok hızlı geçti. Haberlerin bu kadar süratli geçtiği gün, Orduya yapılan harekât günlerindeki gibiydi. Her kafadan bir ses çıkıyor, merkez ve yandaş medya edindiği bilgileri yayınlamamakta ısrarlı davranıyor, resmi açıklamalar ise suya sabuna dokunmadan, ne şiş yansın ne kebap havasında yapılıyordu. Nelerin olup bittiği, sosyal medyada insanların bir birlerine ulaştırdığı haberler kadardı. Medyamız resmen sınıfta kaldı. Tivitter üzerinden cesurca verilen haberler, ne Tv’lerde, ne de gazetelerin internet sitelerinde verilemiyordu. Korku dağları sarmıştı. Bir elin parmağını geçmeyen sayıdaki cesur yürekli gazetecilerin verdiği haberler, tüm Türkiye’nin öğrenebildiği haberler oluyordu.

‘İleri demokrasi’ günlerini yaşıyorduk engizisyon baskılarından çıkmaya çalışarak. Ne adalet çalışanları, ne medya elemanları ne de polis kanunlarla kendilerine verilen görevlerini, rahat ve huzur içinde yapabiliyorlardı. “Bir İç işleri Bakanı’nın oğlu, kendisine bağlı polislerce evinden alınacak ve Bakan haberi gazetelerden öğrenecek,” böyle şey olur mu? İşte o kafaya göre olmazdı. Sonra tabi, polisler görevlerinden alındılar. Olsun. Onlar iç huzuru içinde görev yaptıkları bilincindeler. Çünkü talimat, adalet makamınca verilmişti.

İşlerine nasıl gelirse yorumları da öyle yapılıyor. ‘Dış güçlerden’ bahsediliyor, ‘çete’ diyorlar’, neredeyse ‘Ergenekon’ diyecekler de dilleri varmıyor. İşte dökülmeye başladılar, ‘Para sayma makinesini polis koymuş’muş, ‘ayakkabı kutusu yokmuş’muş.. bunlara hiç gerek yok. Olanı olduğu gibi kabul edip, gereken neyse ki, Bakanların istifası, yetmezse de Hükumetin istifası. Olması gereken budur. Bu kokuşmuşlukla daha bir adım atılamaz.

Bizim sormamız gereken, nasıl oldu, neden oldu? Sorularıdır. Her iki cümlesinin birisi Allah, din, peygamber olan bu insanlar nasıl oldu da batağa saplandılar. Hangi şeytanın oyununa daldılar. Hangi zafiyetin esiri oldular? Daha ortaya çıkmayanlar da var mı? Sıra, gemiciklere, villalara da gelecek mi? Evet sorularımız bunlar olmalı. Kimse vazgeçilmez değildir. Devletin işleri onlar olmasa da devam eder gider. El elden üstündür. Adı çıkanları, temizlenene kadar devlet idaresinden uzak tutmakta yarar var. Nitekim CHP ve MHP üzerine oynan kaset operasyonu sonunda onlarda istifa mekanizmasını çalıştırmışlardı. İsmi geçenlerin hiç birisi şimdilerde aktif siyasette değiller. Hatta hükumetin istifası ile kurulacak bir milli mutabakat hükumeti ile erken seçime gidilebilir. Neden olmasın!.

Asıl facia 12 Eylül 2010 tarihinde oylanan Anayasa referandumunda yaşanmıştı. Evet diyenler, yetmez ama evet diyenler, “mezardaki ölülere bile oy kullandırılması” talimatının peşine takılarak ne olduğunu, niye olduğunu bile anlamadan verdikleri destekleri ile onaylanan anayasa için,  şimdi anlamış olmalılar hatalarını. Daha bir hafta olmadı: “Ne istediniz de vermedik” itirafını yüksek sesle dillendiren Sayın Başbakan pişmanlık yaşıyor mudur acaba?

Yargı kimlere teslim edilmiş? Bu durumda ne yapılmalı? Anayasa oylamasıyla yapılandırılan HSYK’nın derhal düzenlenmesi lazımdır. Yapılması gereken budur. Muhalefet partilerinin bu konuda hazır olduklarını sanırım. Derhal yapılmalıdır. Adalet çalışanlarının elindeki dosyaları almakla, başka birimlere geçici tayinlerle filan düzeltemezseniz bu durumu. Kendiniz ettiniz, kendiniz buldunuz. Buyurun cenaze namazına.

26 Ekim 2013 tarihli yazımızda şunları yazmışız: “Bakmayın, İngiliz misyonunun ABD’ye geçmesinin ardından, İran ile ABD (veya Batı) sözde düşmanlığına. Bakmayın, İsrail yetkililerinin verdikleri nutuklardaki İran düşmanlığına. Bu, göstermelik düşmanlıktır onları besleyip geliştiren. Bugün için ABD ve İran dostluğu ap-açık ortaya çıkmıştır ki, ABD’nin ekonomik krizden çıkışının teminatı adeta İran olmaktadır (bu aşamada, Körfez’den, İran üzerinden ABD Savaş gemileriyle, taşınması çok muhtemel altınlar henüz gündeme gelmedi).”

Halk Bankası ve Genel Müdürü üzerinde koparılan fırtınanın ipuçları yukarıdaki paragrafta görülüyor. Evde bulunan paralar, ayakkabı kutuları filan şu an için konumuz dışıdır.

Esasen, ‘Derin Türk aklı’ İran ile yakınlaşarak, ticari, ekonomik ilişkilerin güçlü tutulması taraftarıdır. Ticaretin geliştirilmesi, gelecekte Türkiye-İran birlikteliğini de getirecektir. ABD içinde bulunduğu ekonomik krizden İran altınları aracılığı ile çıkmak istemektedir. Altınların Türkiye üzerinden işlem görmesinde ise ABD’nin menfaati olmamaktadır. İşte önlenen, önlenmesi istenen durum budur. Lehlerinde sonuç doğurmak için gerekirse PKK’yı yeniden harekete bile geçirebilirler.

Büyük savaşın içindeyiz. Ancak, savaştaysak devlet malının idarecileri daha titiz, daha sağlam, daha dürüst çalışmak zorundadırlar.

Suçlu cezasını çekmelidir. Hakkı olmayan devlet malına el uzatarak, kendine mal ettiği millet mallarının tamamına Türk Milleti adına el konulmalıdır.

Bu aşamada, ‘benim hırsızım’ düşüncesi derhal uzaklaştırılmalıdır.

2 Şubat 2014 Pazar

Türkiye, İran, Suriye ve…


Türkiye, İran ve Suriye arasında sağlam dostluklar kurulması aşamasında neler oldu?

Durduk yere bir Suriye krizi yaratıldı. Kardeşim Esat’tan düşman Esed’e evrildi münasebetlerimiz. Enerji amaçlı nükleer çalışmaları engellendi İran’ın, her iki ülke hakkında da olmadık ve yakışıksız dedikodular üretildi hem içimizden, hem dışarıdan. Türkiye-İran, Türkiye-Suriye dostluğu (dost kalabilme imkânı) sonlandırıldı. Sonlandırıldı veya uzak tarihlere atıldı. Zaman uzayınca, mesafe artınca da dost kalabilmenin ihtimalini siz düşünün artık!. Büyük Ortadoğu Projesinin hedefiydi, İslam ülkelerinin sınırlarının değiştirilmesi. Üç önemli İslam ülkesinin birbirleriyle düşmanlıklar sergilemesi hedefe ulaşmada öncelikli projeydi. Zaten pamuk ipliğine bağlı Suriye idaresi ve halkı arasının bozdurulması kolay oldu. Ortadoğu’da siyasi kimlik kazanımı peşinde olan, BOP’un da yöneticisi durumunda bulunan Türkiye idarecilerinin, Suriye’ye, ‘demokrasi’ söylemi altında düşmanlık geliştirmeleri zor olmadı. Avrupa Birliği üyelik görüşmeleri askıya alınarak ve eksen kayması gibi sübjektif bir algılama körüklemesiyle İran ile Türkiye arasının açılması da çok kolay oldu. Zaten bizimkiler de böyle bir duruma teşneydi. Çünkü mezhepleri farklılık arz ediyordu. Ne de olsa, Şii kabullerini, ehl-i sünnet çerçevesine oturtamıyorlardı. İyilik, güzellik, birlik-beraberlik düşüncelerinin karşısına hep sünni İslam tezleri ve kabullerini çıkarttılar. Dolayısıyla İran ile de dost olmama adına itiraz edebilecek fikirler geliştirdiler. İran silahlarının Türkiye için tehlike arz edebileceği konusunu iyice pekiştirdiler Türk Dış İşleri’nin zihnine.

Ortadoğu’da üçayaklı, tarihi, coğrafi, kültürel ve dini ortaklıkları bulunan kuvvetli birliktelik böylece önlenmiş oldu.

Aslında bu birlikteliğin içinde Irak’ın da bulunması gerekiyordu. Ancak, ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında, hâlihazırda fiilen olmasa da oluşturulan Kürdistan, Şiistan ve Sünnistan devletçikleri sebebiyle Irak şimdilik kaydıyla birlik dışında bulunmak zorunluluğundadır. Zaman içinde birliğe dâhil edilmelidir.

Irak oyunu, daha beteriyle Suriye’de oynandı. Afganistan’dan, Türkiye’den ve dünyanın hemen her tarafından devşirilen gönüllü askerlerden bir ordu meydana getirildi. Suriye ordusundan kopartılan komutanları da bu ordunun başına geçirdiler. Adına Özgür Suriye Ordusu (isme bakınız nasıl kandırıyorlar) dediler. Silah, eğitim ve sair ihtiyaçları karşılandı. Suriye ordusunun karşısına çıkartıldılar. El-Kaide bu ordunun içinde önemli bir mevki tuttu. Aslında, Mısır’da boy veren Müslüman Kardeşler’in Suriye’de etkili olmasını istiyorlardı. Onlar başaramayınca, ihtilalle Mısır’ın başına getirdikleri İhvan-ı Müslimin’i, yine bir karşı ihtilalle etkisiz hale getirdiler. BOP çerçevesinde beklenen başarıyı gösterememişlerdi. Asıl olarak, Türkiye, İran ve Suriye birlikteliğinin önlenmesi gerekiyordu. İhvan’ın yapacağı işleri bu kez El-Kaide’ye yaptırdılar. Bu arada, Türkiye’deki PKK’nın karşılığı olan PYD’yi palazlandırdılar. Suriye’nin Kuzeyi’nde özerkliklerini ilan edebilecekleri bir yapılanmayı çabucak gerçekleştirdiler. Artık, Türkiye’nin ne Irak ve ne de Suriye ile sınırı kalmadı. Suriye içlere çekilerek, bir tarafta Kürt, diğer tarafta Sünnilerin işgalinde bulunan devletçilklerin kurulması aşamasına geçildi.

Artık, sırada İran ve Türkiye kalmıştı. Eş başkanlığını Başbakanımızın yaptığı BOP planları, işlemeye devam ederken, Irak’ın Kuzeyinde yapılandırılan Kürt devletçiğinin temsilcileri Türkiye’ye davet edildi. Aslında bu davet, Kürt yöneticilerinin ve Kandil’deki PKK yöneticilerinin tehditleri üzerine alınmıştı. Diyarbakır’da adeta bir kalkışma hareketi yaşandı ve burada yapılan konuşmalarda, Kürdistan resmen tanınmış oldu. Hemen akabinde, Kuzey Irak Başbakan’ı Türkiye’ye gelerek, petrol anlaşmaları imzalandı. Irak devlet yönetimi zor durumda kalmıştı. Kuzeydeki petrollerden tabii olarak hak iddiaları vardı ve bu petrollerin idaresi Irak devletine aitti. Fakat BOP eş başkanlığı, Irak devletini göz ardı ederek yaptığı anlaşmanın geçerli olduğunu iddia etti. Burada asıl amacın, kuzey Irak petrollerinin boru hattıyla taşınarak Mersin limanına indirilmesi olduğunu bir kez daha not etmeliyiz.

Aslında kavga, devletleri arka planda yöneten derin akılların kavgasıdır. Türkiye-İran-Suriye birlikteliği ile kurulacak kuvvetli bir pakt, AB ve ABD’nin çıkarlarına aykırı olacaktı, buna mani oldular. Türkiye için ise bu birlikteliğin önemi tartışılamaz. ‘Derin Türk Aklı’ devreye girerek, yeni ve derin bir planla kaldığı yerden paktın yapılandırılmasını bitirmesi gerekmektedir. Bu aşamada, BOP planları, Türk planlarıyla elbette çatışacaktır.

Irak, İran ve Suriye Türkleri ile yapılacak ortak çalışmalar istenilen paktın kurulmasında yardımcı olacak ve süreci hızlandıracaktır. Bunun tedbirini de karşı güç almıştır. Özellikle, Kerkük, Telafer, Musul’da yaşayan Türkmenler üzerinde derin ve acımasız bir baskı uygulanmaya başlanılmış (devam edilmekte), vicdansız katliamlar yapılmaktadır. İlk planda alınması gereken tedbir, Irak Türkmenlerinin can güvenliğinin sağlanmasıdır. Suriye Türkmenleri’nin başına da Irak’ta olanların gelmemesi için şimdiden derin planların yapılması elzemdir.



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...