28 şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Yumruk Üzerine


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na atılan yumruk ile yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin alakası var mıdır? Yumruğu vurdurandan başkası “Vatana ihanet etti, onun için vurdum” gibi bir cümleyi söyletemez. Bu cümle de inanırız ki, öğretilmiş, ezberletilmiş bir sözdür. Parası, pulu olmayan, eve ekmek götüremeyen, işsiz, sabıkalı, polis tarafından aranan, mahpushane kaçkını bir kişinin altından kalkabileceği kabilden bir iş değil.

Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, ana muhalefet partisi liderine atılan yumruk, devlete atılmış yumruk gibi değerlendirilir. Çünkü ana muhalefet lideri, protokolün önemli bir figürüdür. Demokrasilerin vazgeçilmezidir. Biz de pek öyle olmasa da, ufak ufak alışıyoruz demokrat düşünmeye.

Yumruk atanın bir partiye kayıtlı olmasının ehemmiyeti yoktur. Alperenlerle ilgisini hemen öne çıkarttılar. Kullandığı facebook sayfası pek karışık. Devrimcilikten, İslamcılığa pek çok çağrışımlar hem de kısa süre önce yerleştirilmiş sayfasına. Uyduruk bir sayfa yani. Tam organize, partiye üyeliğinden itibaren, nerede kullanılacağı tespit edilmiş ona göre yetiştirilmiş birisine benziyor. Danıştay saldırganı ve katili ile benzeşen hareket ve söylemlerine dikkat edilmeli saldırganın.

Saldırıya, devletin manevi şahsiyetine karşı bir husumetin sebep olduğu düşünülebilir mi acaba? Niye bu soru? Devleti idare edenler, devlet idaresinde yeni yöntemler deniyorlar. Diyanet kadrolarından kamu idarelerine memur, yönetici atıyorlar, özel sektörde bir süre çalışmış kişileri devlette çalışmasının yolunu açıyorlar, belli odaklardan kâğıt getiremeyenlerin devlette bir işe girmesi neredeyse imkânsız. Bu demek oluyor ki, iktidar sahipleri devleti yönetmeyi değil, ele geçirmeyi amaç edinmişler bir görüntü veriyorlar. İnançlarını idolojileştiren garip bir kadro hareketi ile karşı karşıyayız. Nitekim daha dün çıktığımız seçim meydanlarında ideolojik taraftarlarına durmaksızın mesaj verildi. Devlete yerleşmiş bir ‘paralel yapı’nın devleti ele geçirmeye çalıştığını ve CHP’nin de bu yapı ile birlikte hareket ettiğini aralıksız vurguladılar. İdeolojik yandaş verilen mesajları beyninde üretir, geliştirir ve eylem planını da (belki de) kendi başına kurar ve uygulamaya koyar. İlle de böyledir demiyorum. Ama bunlar olağandır. Durumdan vazife çıkartmak denen hareket tarzı tam da budur.

Seçim bitti, lakin yeni bir seçim sath-ı mailine girdik. Öyle bir seçim ki, kavgası neredeyse bir yıl önceye kadar gidiyor. 17 Aralık soruşturmaları bile bu seçimle ilgili olabilir. Aynı düşünce, inanç sistemine sahip kişilerin alelade konuşmalarından bile aylardır anlamlar çıkarmaya, düşmanlıklar bulmaya çalışıyoruz. Politika tespitinde muhalefet için fikir egzersizleri olabilir, ancak bu düşünceleri geniş halk kesimlerine yayarak gerçekmiş gibi halk bilinçlendirilirse, aşırı şartlanan çoğunluğun gebeliği, sonu acılı olayları doğurabilecektir.

Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun dileklerimizi sunarken, devletin tüm imkânları devreye sokularak olayın aydınlatılması, gelecekte olabilecek daha vahim hadiselerin önüne geçecektir.

12 yıllık ‘İslamcı’ iktidar olmasına karşılık hala laikliğin dinsizlik olarak algılandığı ve böyle propaganda edildiği vakidir. Özellikle seçim öncesinden başlayan yolsuzluk atakları ve karşı propaganda tekniklerinden bir daha anlamamız gerekir ki, laiklik devlet yönetiminin çok önemli bir şartıdır. Devlet yönetimine dini söylem ve şartları uzak tutmanın önemi anlaşılmış olmalıdır. Siyasilerimize öneririz; konuşmalarında, propagandalarında dini çağrıştıran kelime, söz, kelam, ayet, hadis gibi yüce değerlere yer vermesinler. Kaldı ki, konuştuklarını kendileri bile anlamıyorlar. Devletin yönetimi tamamen ‘devlet yönetimine’ dair kelime ve kavramlardan ibaret olmalıdır. Yoksa bazıları durumdan vazife çıkartarak, milletin meclisinin çatısı altında daha vahim olayların faili olabileceklerdir.

İslamcı kanadın artık;


28 Şubat’ın yarattığı depresyondan kurtulması zamanı gelmiştir.

1 Ekim 2012 Pazartesi

İşkenceci Daima Aynıdır!



Ağızları laf yapmayı, kalemleri cümle üretmeyi biliyor. Bildikleri için de doğruları kolaylıkla çarpıtıp anlatarak veya yazarak bizlere yutturuyorlar. Tabii ki, bunda sahip oldukları muazzam medya gücünü göz ardı edemeyiz. Dört bir koldan hep aynı şeyleri defalarca tekrarlayınca da kolayca teslim oluyor zihinlerimiz…

Biliyoruz biz 12 Eylül’ün işkenceler mevsimi olduğunu. İşkenceden geçirilen, zorla suç yüklenilen, günleri felakete çevrilen sayısız dostlarımızı tanıyoruz. Ülkücüler ve Devrimciler nasibini aldılar bu furyadan. Bugün iktidarda darbe, darbeci, işkenceci gibi yaftalamalarla kafamızı şişirenler ise kavga günlerinde inzivadaydılar. Buna inziva da diyemeyiz. Kaçaktılar. İhtilalın en önemli sebeplerinden gösterilen Konya mitingi üzerine ne gidildi, ne de diğerleri gibi işkencelere maruz bırakıldılar. Hayatlarını gayet rahat bir biçimde idame ettirdiler. Çünkü kurulmak istenen ‘Yeşil Kuşak İslam’ projesine dayanak teşkil ediyorlardı. Ne de olsa, Komünizm en büyük düşmandı. Daha doğrusu Komünizm -Komünist- kelimeleri ile insanlarımızı korkutuyorlardı. Yıllardır olan buydu, o gün de olan aynı. İş yerlerini kurdular, üniversitelerde akademik çalışmalar yaptılar, devlet kademelerinde (yarın rakip gördükleri kesimler) tarafından önemli mevkilere taşındılar. Bir eli yağda bir eli balda hayatları devam etti gitti… Şu satırları okuyalım:

“Gözaltı ve tutuklamalarda fahiş hatalar yapılmasına rağmen yargılananların hiç birisi cami avlusundan toplanmadı. ‘Aklınızdan şunu da geçirmişsiniz’ diye tutuklanmadı kimse. Korkunç işkenceler altında ifadeler alındı. Ama dosyalarda sahte dijital belge yoktu. Sıkıyönetim mahkemelerinin tezekten terazisinde her şeye rağmen peşin hüküm bulunmuyordu.
Oysa son beş yılda yaşadığımız sivil darbede her şey gelişen teknolojiyle bağlantılı. İntikam cinnetiyle dijital terör estiriliyor. Benim gibi o günleri yaşayanlar ’12 Eylül Mahkemelerinde hukuk varmış’ diyerek Silivri’deki zulme tanık olunca o günleri mumla arıyorlar. İşkencenin metodu değişmiş ama bedene yapılanlardan daha aşağılık uygulanıyor şimdi. Mamak’ta, Metris’te yaşananların diğer versiyonları Silivri’de sahneleniyor her gün.” (Yavuz Selim Demirağ, 14 Eylül, Yeniçağ)

Başka bir işkence türünden bahsediyor yazar, değişmez. Zaten işkenceci, işkence yapma çeşitlerini bulmakta mahirdir. Aklı işkence usullerine takılı kalır, geceleri hangi tip işkence metodunu nasıl uygulamalı şeklinde rüyalar görür, aklı-fikri daha nasıl eziyet edebilirim düşüncesindedir. Hastadır bu tipler, fakat her gün onlarcasını hayatımızın içinde görürüz. Kaldırımda, çarşı-pazarda, iş yerinde, devlet dairesinde.. Her yerde varlardır. Her birinin de uyguladığı usuller farklıdır. Dikkatlice bakınız etrafınıza, belki de hayatınızı işkenceciler şekillendiriyordur.

Dr. Ahmet Sanverdi 12 Eylül’ün düşündürdükleri başlıklı yazısında (türkiyegundemi.tv) işkencecileri anlatır. Bakın nasılmış işkenceciler.

İşkencecinin;

“-Dini-imanı, namusu-şerefi, izzeti-ahlaki yoktur. Hastalıklı bir ruh hali vardır.
-Hastalıklı ruh halini tatmin etme isteğinden yani sapıkça duygularını tatminden geri durmamak hali ve efendisinin gözüne girebilme isteği işkenceciyi çoğu zaman daha da vahşileştirir.
-Belli bir süre sonra mağdurlarına işkence etme isteği onda dayanılmaz bir dürtü haline gelir. Yaptığı insanlık dışı işten zevk almaya başlar.
-Her devrin adamıdırlar, önlerine gelene işkence ederken tek dertleri efendilerini memnun etmek ve işin sonunda terfi etmektir.
-En ağır işkenceler altında hayatları pahasına kahramanlaşan binlerce insanoğlu vardır ancak işkenceci kimliğiyle kahraman olan tarihte bir tek kişi dahi yoktur. Buna rağmen maalesef işkence ve işkenceciler tarihte hep vardı şimdi de var, yarın da var olmaya devam edecekler. Ancak asla insan onurunu yenemeyecekler.”

12 Eylül işkencecilerine rahmet okutan bugünküler, çok sistemli, planlı, programlı işlerini yapmaktalar. Kimi zaman yok sayarak, kimi zaman terfi ettirmeyerek, kimi zaman kabulü mümkün olmayan deliller yaratıp tutuklattırarak, izin vermeyerek, kaba tabirle olur olmaz zamanda fırça atarak, daima gözünün içine gülümseyerek bakarak, sana hiç itibar etmeyerek, seninle konuşmayarak, Hakk’ın olan iznini vermeyerek, hiç tanımadığın ve ilgin olmadığı halde seni bilmediğin çetelerle ortak olduğunu yüzüne haykırarak, kâfirliğini ima ederek, bin dereden su getirterek… Çok çeşitli yöntemleri kullanırlar. Ve kullanıyorlar.

Belki bir tespit olarak not edilebilir. Bu aşağılık işkenceciler, görevlerine genellikle torpille getirilen, emek harcamadan, alınları terlemeden getirilen tiplerin içinden çıkmaktadır. Böylece efendilerinin hizmetlerine koşturdukları sürece makamlarını garanti altına almış olduklarını sanmaktadırlar. Kullanılmaya müsait tipler.

Bir de bunları savunanlar var, yaptıkları kötülükleri örtmeye çalışanlar, ağızları laf, kalemleri cümle yapan destekçiler. Kayıtsız şartsız desteklerler. Utanmadan, sanki bir yerden emir almışlar gibi hep bir ağızdan aynı anda destek konuşmaları, yazıları, konferansları birbirini takip eder. Maalesef tüm bunları dindarlık -İslamcılık- adına yaparlar. Zira işkenceyi yapanlar ne de olsa kendi adamlarıdır. Yazık. Kendilerine yapılmayan işkenceleri kutsarlar. Daima da darbeciler, işkenceciler aleyhine konuşurlar ama kendilerine asla dokunmamış ve bilmedikleri 12 Eylül işkencecileri hakkında.

Bugünün 12 Eylülleri veya bugünün 28 Şubatlarına ve bugünün işkencecilerine sözleri yoktur.

Bir tespit olsun:

Ruh sağlığı yerinde olmayanları destekleye destekleye ruh hastası olup çıkmışlardır.

Hidayete ermeleri niyazımızdır.

12 Mart 2012 Pazartesi

Adsız Mankurtlar


Muhtemelen Müslüman olduğunu söyleyen bir kişilik. Büyüklerinin “Dindar Nesil” diye tanımladığı kişilerden birisi. Bizi eleştirmiş. Bizi eleştirenlere daima memnuniyetimizi, teşekkürlerimizi bildirmişizdir. Bunun durumu farklı. Bu arkadaş devlet imkânları ayaklarına serilenlerden, o da verilen görevi yapıyor. Adam gibi bir cümlesi yok. Tamamı küfre varan hakaretler. (sen, sen kimsin ki, Anlayacak kapasiten yok, sığ yazı, lise mezunusun, makaleyi anlayacak kabiliyetin yok, ulusalcı safsata, git sor, çete mensubu, senin boyunu aşar..) düşünenlere bu kelimelerin tamamı hakarettir. Ama merak etme benim kendini hevaya adamış yalınkılıç akıllı eleştirmenim, biz öyle görmedik. Çünkü sizin gibisi zor bulunur.

Bu başlık altında bir yazı yazılması içimden hiç gelmemesine rağmen, görev addedilmiştir. 

Bugünkü 28 Şubatlara örnek veren bir yazımız vardı. Onu okumuş İngiliz Muhiplerinden birisi. Güya Vedat Bilgin’i savunmak adına 28 Şubatların izdüşümü olan bugünleri gizlemek için elinden gelindiğince hakaretler etmiş. Mesela ‘SEN’ demiş bize. Mesela ‘ZEKA SAHİBİ’ demiş küçümseyerek, orta mektep seviyesinde bir tahsilimizin olduğunu söylemiş..

Durduğu yerden ancak yüksekliği kadarını, bakış açısı kadarını gördüğünü unutmuş olmalı. Kendisini böylece tarif ediyor.

Sanıyor ki, biz Vedat Bilgin eleştirisi yapıyoruz! Ne alakası varsa. Kendisine vazife edinmiş Bilgin’i savunmayı. Galiba öğrencisi. ‘Hocamız’ hitabından anlıyoruz bunu. 28 Şubat günlerinde Ahmet Hakan’ın programlarına “Kaç defa çıktığını” da yazıyor. Demek ki 40’lı yaşlarda veya yaklaşmış.

Adını da yazsaydın da, kibarlık babından adınızla bahsetseydim iyi olurdu, Sayın Kaba Kişi. Tanışmanın ilk kuralı isim takdimidir. Amaç küfür olunca buna gerek duyulmaz.

Sana çetenin ne demek olduğu, çete elemanının kim(ler) olduğunu anlatırdım ama değmez. Bu dünyada yapayalnız bir aciz kul olduğumuzu da ilave edelim. Çete kelimesi, bir örgütü, bir topluluğu anlatır.

Seviyesini tayin edemeyenler karşısındakini kendisi kadar anlarmış. Karşıdakini de kendi bulunduğu yerdeki kadarıyla anlarmış. Kaldı ki, lise tahsilli olmak V. Bilgin’i okuyamamak anlamına nasıl gelir ki? Siz okudunuz da ne oldu? Siz nasıl okudunuz? Eğer Hocanızsa Bilgin, size edep ahlak öğretemediğine yansın, size kibarlık nedir öğretemediğine yansın. Önünüzde duran bir Lise Tahsilli kişinin yazdığı yazının neden bahsettiğini bile anlamadan niye bu feveran a kıt akıllım benim. Unutma ki, kibarlık satın alınamaz ama Kibar’ın satın alamayacağı yoktur.

Senin amacın, Vedat Bilgin savunuculuğu mu, yoksa günümüz 28 Şubatlarının deşifresine tahammülsüzlük mü? Anlayalım bakalım.

Bizim yazımızda 28 Şubat savunuculuğu yok Akıllı yaratık, bizim yazımızda bir takım mağdurların (mağdur olduklarını iddia edenlerin) mağduriyetini de gündeme taşımak yok. O günlerin mağdurlarının bugünlerde ne halde olduklarını birkaç paragrafta anlatmaktan başka. İntikam duygularının yıllar içinde büyüyerek, kinle yoğrularak, rövanşist bir zihniyetle karşıyı ezmeye çalışmaktan maada bir şey bilmeyenleri deşifre etmekten başka.

Had bildir. Bu senin tabii bir hakkındır. Ancak, derler ki, ‘haddini bilmeyene de haddini bildirirler’ bunu unutma.

Belki de devlet imkânlarıyla uzak diyarlara kadar gidip, mesafenin de koruyuculuğuna sığınarak, belki de adını gizleyip kendinin anlaşılamayacağını da umarak… Hakaretlerini rahatça yapıyorsun. Unutma ki, o çeteler bir gün seni de bulacaktır. Aynı zamanda devleti sömürerek, devlet aleyhine yaptığınız çalışmaları da deşifre ederek hesap soracaktır sakın unutma benim Akıllı Mağdurum.

Anlıyorum 40’lı yaşlardasın. Yakın bir zamanda da, ‘belki de’ Doktora programını bitirip Türkiye’ye döneceksin. Sonra da adın soyadınla yazıp çizeceksin zavallı arkadaşım, o zaman bizim gibi pek çok Lise Tahsilli ile karşılaşacak, şaşırıp kalacaksın.

Yine de sana bir tavsiyem olsun; Oku… Anla… Bekle… Olgunlaştır ve sonra eleştir. Aklına ilk gelen eleştiriler doğru olmayabilir, şeytani olabilir (siz bu tanımı pek seversiniz). Seni uçuruma bile götürebilir. Biliyorum siz hep burada davrandığınız gibi davranıyorsunuz bütün hayatınızda. Hatta sizin gibi bir misyonla görevlendirilenlerin tamamı böyle davranıyorlar, onları da edecekleri bir cümlede, yazacakları birkaç kelimede anlayabiliyoruz. Yanlış yapıyorsunuz. Hatalısınız. Bu da bizden size bir kulak küpesi olsun.

Ayrıca, Blog’da seni rahatça küfrettirebilecek, hakaret ettirebilecek pek çok yazı var, seni o sayfalara da bekleriz Akıllım benim!

***

İyi de bu mankurt nereden çıktı diye bir soru sorarsan eğer, Aytmatov’u okumanı öneririm. Haa.. Siz okumayı, araştırmayı, öğrenmeyi sevmezsiniz. Mankurtlarda böyle bir özellik yoktur. En iyisi sen Bilgin Hoca’ya sor, birkaç cümlede sana anlatıversin.

Not 1: Acımakla birlikte, sizleri sevdiğimi bilmeni isterim.

Not 2: Eleştirilerini bekliyorum. Lütfen hakaret ve küfür içermesin.

2 Mart 2012 Cuma

Vedat Bilgin ve Şimdiki 28 Şubatlar!


Vedat Bilgin, MHP saflarında Genel Müdürlük, Genel Başkan Danışmanlığı gibi görevlerden sonra, partiden istifa edip yandaş basında yer bulabilmiş, bir garip arkadaş! Bugün 28 Şubatta, yazı konusunu da 28 Şubat üzerine oturtmuş.

Şu dikkatimi çekti Bilgin’in yazısında. Cümleleri, konusu, ana fikri tamamen yandaş kalemlerin ve çizerlerin bugüne kadar yazdığı, söylediği, çizdiği cümleler gibiydi. Kendine ait bir cümlenin bile bulunmadığı bir Profesör yazısı!

Tabii ki, seçilmiş hükümetlere karşı yapılacak darbe ve darbeyi çağrıştıran kalkışmaları savunacak halimiz yoktur. Biraz insaf imandandır mantığı ile hareket ederek düşünceler serdedilmelidir. Burada amacımız, ne 28 Şubatçıları savunmak, ne de 28 Şubatçıların karşısındaki “güc”ün mağduriyetini bildirmek.

Eleştirisine Bilgin şöyle başlar;“hâkim ve savcıları hizaya çekip” Hâkim ve Savcıların hizaya çekilmelerini bugünkü 28 Şubatlarda da gördük birlikte. Şuna cevap isteriz;

-HSYK seçimlerinde, istenilen yönde silme, firesiz oy çıkmasını nasıl cevaplandıracağız?

-Yargıtay seçimlerinde düzenleyicilerin istediği yönde oylamaları nasıl cevaplayacağız?

Nasıl mı? Yargı elemanlarının hizaya çekilmesi şeklinde! Bu duruma 28 Şubat dönemlerinde rastlanıldı mı?

“Batı Çalışma Grubu”; 28 Şubat döneminde meşruiyet dışına çıkılarak oluşturulan bu grubun eylemlerinin hukuk devleti işledikçe unutulmayacağını söylemesi, gülünç geldi bana. Belledikleri bir Batı Çalışma Grubu. Bugünün 28 Şubatlarında benzeri pek çok gayr-ı resmi örgütün kurulduğu dillendirilmektedir. Mesela “Yönder” nedir? Nasıl işler, ne gibi işler yapar? Yöneticileri kimlerdir? Niçin saklı gizli bir oluşumdur? Devlet kademelerinde onların istekleri dışında bir atama yapılmakta mıdır? Buyurun Sayın Profesör Kardeşim cevaplandırınız. Yoksa 28 Şubatlara rahmet mi okunacaktır?

28 Şubat’tan geriye kalanları da şöyle değerlendirir yazarımız:

- 28 Şubat unsurları bugün Ergenekon sürecinde içeri alınmışlardır. “28 Şubat bu anlamda, toplumsalla siyasal alanı arasındaki çelişkiyi çözecek demokrasi taleplerini yükseltmiş ve devletin buna göre yeniden, bütün kurumlarıyla köklü bir dönüşüme uğramasına neden olmuştur.” Böyle mi acaba? yoksa AB+D ve diğer küresel güçlerin dayatmaları sonucu, bazı kanunlarda yapılan değişikliklerden ibaret midir?

- “Militarist ideolojinin çözülmesi, antidemokratik çıkış yolu arayışları, bir kısmının ise sürecin geri döndürülemezliğini anlayarak yeni yeni duruma eklemlenme çabaları”.. vay vay demenin zamanı. Bir şekilde mevcut antidemokratik durumların gizlenilmesi çabaları da diyebiliriz bu anlatıma. Meclisten geçirilen yasaların geçirilme usullerini hiç mi izlemezsin, dünyadan bu kadar mı bi-habersin arkadaşım? Neredeymiş bu demokratik durum? Yoksa biz mi başka ülkelerde yaşıyoruz?

- Bir de; “27 Mayıs’ta şekillenmiş olan militarizm restorasyon çabasının başarısızlığına rağmen eski alışkanlıkla devlet içindeki bazı kurumların ve bunların toplumsal uzantılarının bütün bu değişimi yok sayarak veya anlamayarak gerici, reaksiyoner tavırlarını sürdürme isteğinden vazgeçmemeleridir”. Yine bir vay çekme vaktidir. Kimmiş bunlar? Diyecek ki Ergenokon’cular. İyi de reaksiyoner tavır ne zaman gösterilmiş? Diyecek ki, ama hazırlık yapılmıştı, gösterilecekti! Biz söyleyelim mi arkadaşım; reaksiyoner tavır şu anda hem meclisin içinde, hem iktidarda. AB+D’nin ve NATO’nun istekleri hükümetin istekleri olarak, Meclise Kanunlar, Kanun Hükmünde Kararnameler, uygulayıcılara Yönetmelikler olarak gelmiyor mu? Her gün karşılaşmıyor muyuz bu tür uygulamalarla?

“28 Şubat sürecinin geriye bıraktıkları arasında en önemlisi, militarist ideolojinin sonunu hazırlamış olmasıdır.” Cümlesi ile sonlandırıyor yazısını. Militarist ideoloji! Ben hiç hatırlamıyorum 28 Şubat’çıların ‘KİN’den bahsettiklerini. Militarizmin en belirgin alanı kindir. Kimin kinden bahsettiğini de kendisi bizden iyi bilir.

28 Şubat liderinin şu günlerde ne iş yaptığından da, kimlere danışmanlık hizmeti verdiğinden de bahsetmesini ne kadar isterdim!
28.02.2012

21 Aralık 2011 Çarşamba

28 Şubat ve Emeğin Hakkı


BİRİNCİ KONU

“Farkında mısınız bilmiyorum, son günlerde “28 Şubat defteri açılsın mı, açılmasın mı” diye bir tartışma var. “Açılsın” diyenler de var, “açılmasın” diyenler de.”

Bu cümle Ahmet Hakan’a ait.

Şunları da biz ilave edelim. 28 Şubat’ı arayanlar, bugünleri iyi incelesinler. Bugün olanları o günlere adapte etsinler. Aha size 28 Şubat.

28 Şubat’ın mazlumları, o günlere rahmet okutuyorlar.

Fakat 28 Şubat eleştirileri yapan, tasdikli yandaşlar, bu günlerdeki 28 Şubatları asla eleştirmiyorlar. Ne denir. Etme bulma dünyası. Bir dostum da şöyle dedi: “tekrar eden bir senaryo, hedef değişik, şimdi karşı bir 28 Şubat yaşanıyor gibi.” Evet böyle, 28 Şubat ızdırabını yaşayan İslâmcı gruplar, bugünü asla eleştiremiyorlar, asla baskıların faşizan boyutunu görmek istemiyorlar, nede olsa iktidarın imkanlarından istifade ediyorlar. Yazık.

“Sivil” kelimesi, özgür beyinleri anlatır, üniformayı değil. Bu kelime ile sadece asker üniformasını anlayan beyinlerle ne konuşulacak? Konuşsanız da anlaşamazsınız zaten. Beyin esir olduktan sonra, elbisesi ha haki, ha renkli ne fark eder?

İKİNCİ KONU

Taa İngiltere’lerden getirdiğimiz Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, asgari ücretle ilgili; “asgari ücret 1.000.- Tl.ya çıkarılsa Türkiye batar mı” sorusuna; "Asgari ücreti ödeyen devlet değil, asgari ücretli devlette çalışan da yoktur, benim bildiğim kadarıyla. Asgari ücret özel sektörün ödediği bir ücrettir. Özel sektörde siz eğer ücretleri verimlilikle ilişkilendirmezseniz belki Türkiye batmaz ama firmalar batar. Onun için rekabet etmek zorundayız" cevabını vermiş.

1. Bildiğim kadarıyla diyor, bilmesi gerekirdi.

2. Devlette asgari ücretle çalışan yoktur. Diyor.

3. ücretleri verimlilikle ilişkilendirmekten bahsediyor, fakat bunun özel sektörde olmasını istiyor. Yani devlette verilen ücretlerin verimlilikle ilişkilendirilmesine gerek yok(mu) demek istiyor?

4. firmalar batar demiş. Türkiye batmaz ama, demiş.

5. Rekabet etmek zorundayız demiş.

Ben cümleleri nerden mi hatırlıyorum. KÜRESEL ÇETELERİN DEVLETLERE TALİMAT OLARAK BİLDİRDİKLERİ UYGULAMALARDAN. Örnek: Sendikaları güçsüzleştirin, işçilik ücretini düşürün, Sigorta primlerini indirin, işçiye zam yapmayın, grev hakkını kaldırın, birden fazla sendikalara üye olmayı kolaylaştırın…

Sayın Bakan küresel güçlerin ağzıyla konuşuyor. Tehlikeli sular bunlar. Sosyal politikaları güçlü bir şekilde uyguladıkları iddiasında bulunanların Maliye Bakanı’ndan bu tür sözler duymak ne haldir? Şu soru hiç sorulmadı galiba; “Asgari ücret, ücret midir?”

Alın teri kurumadan bedeli verilmesi gereken yüce bir değerdir emek. İşçinin hakkı, kamunun hakkıdır, kamu hakkı Allah Hakkıdır, işçisi zeval içinde hiç bir millet varlığını koruyamaz. Adalet ölçüsünün en önemli mihenk taşıdır emeğin karşılığının bi-hakkın verilmesi. Nice hükümetler, nice devletler perişan hale gelip, yıkılmıştır, sırf işçilerinin emeğinin karşılığını ödemedikleri için.

Prof. Nadim Macit şöyle söylüyor iki gün önceki makalesinde: “Milletin hukukunu sağlamada zafiyet gösteren devlet, devlet olma vasfını yitirir. Devleti yönetme görevini üstlenen veya buna aday olan bir fikî ve siyasî hareketin amacı, milletin hukukunu korumak olmalıdır. Türk devlet tarihinde her şeye karşı müsamaha gösteren siyasi otorite, hukukun ihlaline/törenin bozulmasına hiç bir şekilde müsaade etmemiştir. Modernleşme sürecinde demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin zeminini ve şartlarını Türk Milliyetçileri oluşturmuştur.”

Bu açıklamadan da anlaşılmalıdır ki, milletin çok önemli bir kesimini (kahir ekseriyet) oluşturan işçilerin emeklerinin hakları, karşılıkları, kısaca ücretleri eksiksiz ödenmelidir. Bu konuda yok rekabetmiş, yok enflasyonmuş, yok özel sektör batarmış gibi bahanelere yer yoktur.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...