cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2014 Cuma

Paralelin Dönüşü Kendinedir


Durmaksızın ve ısrarla ‘Paralel Devlet’ söyleminin, olur-olmaz yerlerde irat edilmesi, sanki 17 Aralık tarihinde hükümet erkânı ve evlatları hakkında yürütülen ‘rüşvet ve yolsuzluk’ iddialarının üstünün kapatılması çalışmasından başka bir şey değildir. Öylesine soyut bir ifade ki, üstünden 80 küsur gün geçmesine rağmen bugüne kadar bir tek bile delil ortaya konulamamıştır. Oysa bu söylem başlangıçta KCK için ifade edilmişti. Onların, meydana getirdiği ‘öz savunma birlikleri’, ‘vergi toplama memurları’, ‘eğitim teşkilatı’… gibi bir devlette bulunması gereken kurumları meydana getirmişler ve tıpkı devlet teşkilatlanması olan bu durum, hükümet yetkilileri tarafından deklare edilmişti.

Gerçekleri ters yüz etmenin yolu, inandırmak istediğin doğrultuyu aralıksız tekrar ederek, çoğunluğun, istediğin gibi düşünmesini sağlamaktır. Sık tekrar, gerçekleri değiştirecektir. Üstelik bu tekrarların yayınlanacağı gazete ve televizyonlarla sayısızca tekrar edilmesi beyinleri yıkamayı da kolaylaştıracaktır ki, bu güce tekrarcılar sahiptir. Kaldı ki, erklerin yetkilerini tek elde toplama gayretleri de göz ardı edilmemelidir. Sosyal medya denilen, internet iletişiminin de zapturapt altına alınmak istenmesi bu kabil işlerdendir. Benim türkülerim söylenecek, benim filimlerim (*) gösterilecek, benim kitaplarım okunacak… ben konuşulacağım.

Bu durum, açıkçası demokrasinin tehdididir. 18 Aralık’ta televizyonları izlerken, “hükümetin istifa etmesi ve bir geçiş, milli mutabakat hükümetinin kurulması ve olabilecek en yakın zamanda erken seçime gidilmesi”nin yerinde olacağını bildirmiştik. Önünde sonunda olacak budur. Gecikmeler, alınan yaraların derinleşmesine sebep olacaktır. “Benim partim kazanırsa, demokrasi çok iyi bir yoldur” mantığı, devletin ve demokrasinin en çok yaralandığı düşünce tarzıdır. Seçimler, sadece yöneticinin belirlendiği demokrasi şölenleridir. Kazananı lâyüs’el yapmaz. Deniz Baykal’ın sözüyle söylersek: “Hormonlanmış çoğunlukların üretildiği bir ülkede yolsuzlukları seçimle yıkayıp temizleyemezsin.”

Düşüncelerimiz yanlış olabilir, bu yanlış düşünceler bizi yanlış hareketleri ve işlemleri yapmaya sevk etmiş olabilir. İstemeden, bilmeden yapılan bu yanlıştan kurtulmanın yolu vardır. Adalete teslim olmak. Kaçarak kurtulmak, başka, türlü oyunlara girilerek kurtulmak mümkün değildir. Tam da tersi, çıkılması imkansız batağa sürüklenmekten başka bir işe yaramaz. İmam Ali’nin Mısır Valisi’ne yazdığı öğütlerden bir cümle meramımızı anlatacaktır: “Yardımcılarına karşı ihtiyatlı bulun. Şayet içlerinden biri elini hıyanete uzatır ve gözcülerinin vereceği haberler de onun bu hıyanetini doğrularsa, şehadetin bu kadarını kâfi görerek, onun hak ettiği cezayı bedeni üzerinde uygularsın. Bu hıyaneti ile topladığı malı elinden alır, kendisini de zillet mevkiine diker; alnına hıyanet damgasını vurur, boynuna suçluluk halkasını geçirirsin.”

Ahi’lik öğretisinin bildirdiği Ahi ahlakı maddelerinden birisi de, “Suçluya yumuşak davranmak”tır. Garip bir tesadüf olarak suçlu zannettiğimiz bir grup insana, etmediğimiz işlemi, yapmadığımız hakareti bırakmadık. Üzerinden fazla zaman geçmeden, namlunun kendimize döndüğünü gördüğümüzden itibaren, o yanlış davrandığımız insanların maruz kaldığı hareketleri şimdi meydanlarda anlatarak, kendimize kurtuluş yolu arıyoruz, onlara yaptıklarımızı dramatize ederek onların üstünden savunmaya geçiyoruz. Özür dilemek, pişmanlık bildirmek aklımıza bile gelmeden.

Öteden beri eleştirilen (79 yıllık cumhuriyet gibi) toplum kesimlerinin, bertaraf ettiği (etmeye çalıştığı) toplumu ayakta tutan ‘değer yargılarının’ tahrip edilerek, onların yerini almaya çalışmak ne acayip bir çelişkidir? Şöyle de özetleyebiliriz: Gitti mutlu azınlık, geldi mutlu azınlık. Birey olmaktan çıkıp, sürü olup çıkmış bir toplum içinde daha huzurlu olabileceğini düşünen mutlu azınlık tipi, yazık! İki de bir ağzında dini kelamlar dolaştıranlar eliyle yapılması ise iki defa yazık!.

“Politika sahnesinde, hırslı ve ikna kabiliyeti yüksek olan insanların, halkı etkileyip, peşlerinden sürükledikleri bilinen bir şeydir. Tarih boyunca hep bu şekilde olmuştur.” (İsmail Hakkı Altuntaş, internet yazıları 2) Sempatizan kazanmak veya sempatizanlarını sıkı sıkıya kendine bağlamak üzere yapılan propaganda içinde, yalanlara ve aslı olmayanları veya gerçekleri karmaşık olarak anlatmaya yönelik söylevler dinleyicilerin ve sempatizanların aklını karıştıracaktır. Doğrusu hiçbir şey anlamayan bu kalabalıklar desteklerini devam ettirecekler fakat bir zaman sonra yaptıkları hatayı da anlamaya başlayacaklardır. Bu itibarla, yapılan hatayı deklare etmek ve nasıl – niye yapıldığını anlatmak en iyisidir. Bu halde belki bir miktar taraftar kaybı söz konusu olabilirse de, doğruluk bu kayıpları göğüslemeyi gerektirir. “Hele içi başka, dışı başka birinin eline bir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa, felâket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa, hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esastır.” Demek ki, ‘günah işleme özgürlüğü’ değil, insana verilen ‘Tevbe etme özgürlüğüdür.’ Bu gibi yanlış düşünce ve eylem durumlarına, yanında çalıştırdığın, sana yakın danışmanların sebep olmaktadır sonucuna ulaşmaktayız. Hatta adeta gözlerini bağlamış olmalıdırlar.

“Her suçluda toplumun da suçluluk payı vardır. Bir cemiyet şu hırsızı, bu kanuna isyan edeni dinleyelim, anlayalım demeden mahkûmiyet verirse, sorumluluğunu unutur. Hiç şüphesiz bu tutumla verilen her mahkûmiyet, bir diğerini davet eder.” (Agah Oktay Güner, 21.06.2012, Yeniçağ) Budur anlatmak istediğimiz. Dinlemeden, anlamadan yüzlerce kişiye verilen ağır mahkûmiyet cezaları döndü ve bumerang etkisiyle atanın kendisini vurdu. Adalet tam da budur. Canlı organizmalar, kendine dönüşü mutlak sağlayacaktır.

Paralel, sonsuzda tek olur, sonsuz denilen kavram da ancak üç adımlıktır.

 (*) Filim şeklinde bilerek yazıyorum.


19 Şubat 2011 Cumartesi

İş Yapayım Derken!..

18.02.2011 tarihli Yeniçağ gazetesindeki köşe yazarlarının bu günkü yazılarının başlıkları; Altemur KılıçKahramanlar ve Kargalar”, Behiç Kılıç “Hilmi Özkök Niye Uyuyamıyor?”, Sabahattin Önkibar “AKP Nasıl Gider?”, Selcan Taşçı “Bir Millet Dekolte Giyiyor”, Ahmet Sevgi “Demokrasi İhracı”. Yazı başlıklarından bu gazetenin milli düşünceye sahip, siyasi olarak AKP karşıtı olduğu hemen anlaşılıyor. Bir yazı başlığı daha “Darbe Hukuku Nereye Kadar?”  hayır hayır Taraf veya Zaman gazetelerinden alınan bir yazı başlığı değil Yeniçağ Gazetesinden.

Daha önceki yazılarında da karşılaşmıştım, Fetullah Gülen âşıklığı, türbanizim taraftarlığı, Türkçe olimpiyatlarına şapka çıkartma ve selam gönderme gevezelikleri ile. Olur. Kendine ait görüşleridir, dedik. Ses etmedik.

Sözü bugünkü yazısına getirecektim.

Başlığı bile sorunlu yazının. Ahmet Ünal isimli Yeniçağ Gazetesi yazarından bahsediyorum.

Bu defa ‘ordu düşmanlığı’ dedirttirecek bir üslupla kaleme alınan “Darbe hukuku Nereye Kadar?”  başlıklı yazısı. Yeniçağ gazetesinde görmek istemediğimiz dil ve söyleyişte bir yazı. Yandaş medya diye adlandırılan gazete ve TV ortamlarında benzerlerine sık rastladığımız türden bir yazı. Sana ne! Zaten böyle üslupla yazanlar pek çok. Şimdi sırası mı? Her kurumda hatalar yapılır, tespiti halinde soruşturma açılır, gerekli cezalar verilir. Ordu mensuplarınca işlenen suçlar varsa sivil ve askeri savcılar ne güne duruyor, onların işi ne? Madem hatalı atamalar yapılmış, gereksiz cezalar verilmiş, ne diye hukuk işletilmemiş. Hiç bir soruşturma yapılmadan, hiç bir inceleme yapılmadan mı atılmıştınız Sayın Ünal? Bu kadar  keyfi miydi ordudan atılma işlemleri?

Ne başörtüsü ne sakal hakkında bilgi sahibi , fakat ordu evlerinin nizamiyelerinde yaşanan başörtüsü ve sakal problemlerinden dem vuruyor, orduevlerinde düğüne neşeyle giderken kapıdan sakal ve giysileri yüzünden döndürülenlerden bahsediyor, ne gereği var bu sözlerin, yangına körükle gitmek demezler mi bu sözlere? Ordu mensuplarının dinsizleştirildikleri anlamına gelmez mi bu sözler? Biz de askerlik yaptık, mescit vardı, kimse de karışmazdı gidenlere.  Şöyle bir cümle sıkıştırmış yazının bir yerine “kendi halinde, dinî vecibeleri vasat seviyede yerine getiren insanların dahi çocuklarını askerî okula göndermek istemediklerini bilmek için de herhalde anket düzenlemek gereksizdir. Bu durumun ülkemizin manevi surlarında açtığı deliklerin, füze kalkanı kuramamaktan daha büyük bir zafiyet doğurduğunu herhalde tahmin edersiniz.Nedir bu cümleler şimdi. Bir kere dinî vecibelerini vasat seviyede yerine getiren insanların dahi çocuklarını askerî okula göndermek istememeleri diye bir şey yoktur. Göndermeyenler, göndermek istemeyenler tamamen cemaat yapılanmaları içinde, örgütlü bir azınlıktır. Besbelli ki, yazar da bu azınlık içinden bilgilendirilmiştir. Böyle bir şey yok sayın yazar. Çocuklarını askerî okula göndermeyen dindar kesim tamamen örgütlü bir biçimde ve askeri eğitimler sonunda verdirilen yeminden kaçmak ve askerimizi aşağılamak-küçük düşürmek için göndermemek istememeleridir.

Sayın yazarın “manevi surlar” dediği ne ola ki? Bu da herhalde Fethullah Gülen Cemaatinin Askeriye içinde yuvalanamamasıdır. Sayın yazarın Türkiye’nin manevi iklimini öğrenmek ve soluklaması için gözlerini dört açmasını ve insanlarımızı tanımasını önerebiliriz.  Atölyesinde demir döğen Mehmet Ağalar, Bahçesini sulayan Ayşe hanım Teyzeler, kürsüde ders anlatan Hakan Öğretmenler, çocuklarına bir dilim ekmek götürmek için alın teri döken esnaf, işçi, memur… sınırda nöbet bekleyen Mehmetçikler… her birerlerinin yüzüne dikkatlice bak. Ne görürsün? İşte sana Türkiye’nin manevi surları. “Manevi surlarla” cemaat yapılanmalarının bir alakası olmasa gerektir. Ordu düşmanlığı yapmayınız. Ordu düşmanlığının sonu Türk düşmanlığına varır. Bazı hatalı iş ve işlemleri olan ordu mensupları varsa da, bunlar kendi içerisinde kurulan hukukla zaman içerisinde halledilir.

İşte, “füze Kalkanı” kurulacak, kararı alındı, ne yaptınız bu karar üzerine, neler söylediniz, neler yazdınız, hangi eylemleri gerçekleştirdiniz? Bir taşla iki kuş vurmak mı niyetiniz?

Asker kökenli ve ordudan tard edildiği anlaşılan yazar bazı teknik bilgiler vererek bazı tavsiyelerde de bulunuyor. Bunlar bu yazının konusu değil. Ancak, söylemeliyiz ki, sayın yazarın ordudan tardı tam isabet. Soruşturmasını yapan ilgiliye ve hakkında karar alanlara tam not veriyorum. Bu günleri görebilmişler, daha ne olsun!

12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin “ABD güdümlü darbeler” olduğunu belirtiyor yazısında. “Türkiye’nin iç ve dış siyaseti değişen NATO konseptlerine paralel olarak yeniden tasarlanmıştır.” Diyor. Şapka çıkarıyorum bu yoruma. Ergenekon, Balyoz soruşturmaları ve tutuklamaları ile hangi konseptin işlerlik kazandığını da vurgulamasını çok isterdim doğrusu.

Son söz; Hukuk, devletlerin canlı organizmasıdır. Suların akarak doğru denizleri bulması gibi, zaman içerisinde kendini tedavi eder. Zorlamaya hiç gerek yoktur.

Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır. Arslan Bulut’un yazısının başlığını yazmayı unutmuşum. Onu da ilave edelim ve yazımız sonlansın. “Ana Karargâha Virüs Nasıl Girdi?”

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...