ileri demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ileri demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2012 Salı

“İleri Demokrat” Bir Söylem!

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilen üyelerin partilerince seçilme kriterleri nelerdir? Nasıl seçerler, kaç kişinin incelenmesi sonrası seçilen kişiye karar verirler? Bu soruların,  özellikle ülkemizde cevaplandırılması zordur. Hangi pozisyonlarda, hangi uzmanlık değerlerinin arandığını tespit etmek bir türlü mümkün değildir. Eleştirdiğimiz herhangi bir parti değil, tüm partilerimiz için geçerli bir tespittir.

Demokrasilerin doğurduğu bir sonuç bu, bir türlü demokrat düşünceye sahip olamayan kişilerin savunduğu demokrasinin. Kendileri demokrat değil ama savunduğu şey demokrasi!

Ayhan Sefer Üstün; AKP Sakarya Milletvekili, Avukatmış, Mazlumder’in (Kürtçü ve Dinci bir kuruluş) Adapazarı şubesi kurucusuymuş, İlim Yayma Cemiyeti sekreteriymiş, Meclis insan Hakları Komisyonu inceleme Başkanıymış. İlker Başbuğ’un Yüce Divan’da yargılanması talepleri ile ilgili olarak;

“Sanki Anayasa Mahkemesi’ne gidince farklı bir karar mı alacak? Hayır. Artık Anayasa Mahkemesi de demokrasiyi, özgürlükleri koruyan bir anlayışa sahip”. Demiş. (Gazeteler)

İleri demokrasi yılları yaşıyoruz. Şu kafaya bakın, yazılı kanunlara aykırı sözde hukuki işlem yapılacak ve siz buna demokrasi diyeceksiniz. Özgürlükler diyeceksiniz. Üstelik mesleği Hukuk’çuluk. Bir de İslami alt yapısı var! bir de insan hakları inceleme komisyonu başkanı. Söylediği ve savunduğu fikrin ne anlama geldiğinden haberi yok.

Devletler, kuralları belirlerler, yazılı hale getirirler, buna kanunlar demeti denir. Uygulamalarını da bu kanunlara göre yaparlar. Kanunlar, gücünü Anayasalardan alırlar. Bu düzen Hukuk düzenidir.

Çadır devletlerinde bile olmayan bir anlayışın, bizleri yönetmesi ne acı!

Sanki biz kararımızı verdik, hangi mahkemeye giderse gitsin karar değişmez der gibi.

Bu düşüncenin, bu kafanın demokrasi ile hele hele “İleri Demokrasi” ile ne ilgisi var? anlaşılamaz, anlatılamaz.

Öyleyse yapılması gereken nedir?

Milletvekilleri aday adaylarını seçmen (parti ise, parti üyeleri) kendisi önermelidirler. Para gücü olan, aşirete hükmeden, devletlülerin desteklediği kişilerin “ben adayım” diyerek ortaya çıkmasının gerçek (İleri) demokrasilerle bir alakası yoktur.

9 Aralık 2011 Cuma

Demokrasi Güzellemesi

 “Blog’lara yapılan yorumlar ve sosyal medyada yazılan bize ait demokrasi cümlelerinden alınmıştır…”

-Demokrasiler, devasa parlamento binaları ve bitmek tükenmek bilmeyen toplantılarıyla ünlüdür. Sanki önemli bir şey üretiyorlarmış havası ile dünya insanlığının gözlerini boyarlar. Asıl başarıları ise, maalesef insanların buna inanmasıdır, inandırılmasıdır. İnandırılma işleminde en büyük silah, insanların aç bırakılması, hak ettiğinin yarısının bile verilmemesidir.

-Demokrasi mi dediniz?

Anlamadım o da ne? Artık, Küresel Liberal Sermaye güçlerinin oyun alanından ibaret olan demokrasi yerine, yeni bir sistemin gerektiğini düşünenlerdenim. Bunun adı ‘şimdilik’ önemli değil. Maksat dünyanın idaresini ele almak isteyen bu faşist yapının deşifre edilmesidir. Sonra sahibi olduklarını düşündükleri güçlerinden onları ari kılarak, kurdukları korku imparatorluğunu başlarına yıkmak hedeflerimiz olmalıdır.

Bu hedefe Türk olarak ve Türk başbuğlar etrafında toparlanılarak varılacaktır.

-… Bu kadar demokrasi yanlısı olduğunu bilmiyordum. Bukalemun gibi bulunduğu ortamların rengine uyum sağlayan demokrasi dedikleri yönetim şekli, bugünlerde yeni dünya düzenini yine kendisine uydurarak, İtalya ve Yunanistan’da teknokratlar idarecilerini, Arap Ülkelerinde yalancı baharları, Türkiye’de özelleştirme dayatmalarını, Suriye ve İran’da savaş çığlıklarını hep gündemde ve taze tutmaktadır. Demokrasilerde bu çetelerin yapmak istediklerini kolaylaştırmak üzere yeniden ve yeniden dizayn edilmektedir.

Sözü uzatmaya lüzum yok.

Demokrasi yerine, milli ve tamamen kendi zihinlerimizden yeşererek, vücut bulmuş yeni bir yönetim sistemi bulunmalı ve milletimize sunulmalıdır. İddialı bir şekilde şunu söylemek mümkündür ki; dünya insanlığı Türk’ün liderliğinde bir yeni sistem beklemektedir. İtirazı olan okurlara şunu söyleyebilirim: 7 bin yıllık devlet geleneği, Selçuklu ve Osmanlı gibi muhteşem imparatorluk ve imparatorluk küllerinden doğan modern Türkiye Cumhuriyeti gibi tecrübeler, yeni bir düzen, yeni bir yönetim şekli bulmaya kâfidir.

-Arap Birliği’nde Babacan konuşmuş; Suriye'nin temsili demokrasiye geçmiş, toprak bütünlüğünü koruyan ve siyasi istikrar sahibi bir ülke haline gelmesinin en büyük isteğimizdir.”

İyi de senin Arap Birliği dediğin topluluk içinde 22 Arap Ülkesi var. Onlardan hangisi bu senin söylediğin demokrat yönetime sahip ki? Neden Suriye, Niye Suriye? Önce bunu açıklamalısın.

-Başbakan’ın gazete patronları ve genel yayın yönetmenleriyle yaptığı toplantıya, Yeniçağ, Ortadoğu, Cumhuriyet, Sözcü, Aydınlık ve Birgün gazeteleri davet edilmedi.

Bulunduğumuz yerin ve yaptığımız demokrasi eleştirilerinin ne kadar doğru olduğunu gösteren ilginç bir örnektir. “İleri demokratlara” demokrasi dersi verilmelidir, bunu da ancak toplantıya davet edilemeyenler başaracaklardır.

-Demokrasi: artık, küresel çetelerin istedikleri gibi at oynattıkları kötü bir yönetim şekli olarak duruyor.

-“Artık demokrasiler otokrat bir kafanın ürünü olan parlamentoları seçiyorlar ve onları bir onay mekanizmasına döndürerek otokrasiyi demokrasinin koltuğuna oturtuyorlar. Anayasaları onlar yapıyor, yasaları onlar düzenliyor, bağımsız yargıçları onlar seçiyor, ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını babalar gibi satıyorlar. “buna demokrasi mi denir?” diyenleri ise ya açlığa terk ediyorlar ya ağızlarına mühür vuruyorlar ya da hapishane duvarları arasına gönderiyorlar.” (Kurtul Altuğ)

-Köpekleşmek, köpeklere has bir davranış değildir. Onlar, tabii olarak davranırlar. Görevlerini yaparlar. Köpek görünümünde olmayanlarda zuhur eden hastalıklı bir haldir köpekleşme.

19 Ağustos 2011 Cuma

Sosyal Medya Mesajları


Sosyal medya ilginç bir ortam. Zaman zaman yazdığım küçük paragrafları bir kenarda toplama gereği hissettim. Aşağıdaki paragraflar onlardır.

***

Geçenlerde yazdığım bir mesajda,“benden söylemesi Kıbrıs’ta bir şeyler oluyor” demiştim. bu görüşüme katılanlar olmuştu. Anlaşılıyor ki, son sürat Kıbrıs iki toplumlu bir federasyon’a doğru itilmektedir. Bu, RUM tarafı, AB, ABD görüşüdür. Oya işlenir gibi değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bence Kıbrıs’ın İLHAK’ı zamanı gelmiştir. Milletimizce kabul görmesi mümkün olmayan politikalar üzerinde oyalanılmasın. İLHAK Çözümdür.

İki toplumlu federasyon çözüm olamaz. Çünkü Rumlar megalo idea fikirlerinden vaz geçmemişlerdir. Federasyon kabul edilirse, 1970 yılları öncesine dönülmesi kaçınılmaz olur. Acılar yeniden yaşanır. Bize de yeniden bir Barış Harekatı yapmak işi düşer.

***

Kafesin arkasında ifade veren Mübarek’in resmini iyi incelemek lazım. Köpeklik yaptığı kapılardan kendine reva gösterilen bu hareket sonrası,milli olmanın,milli politikalar uygulamanın,bağımsız olmanın yüce faziletini bir daha hatırlamanın faydalı olacağını, hatta hiç unutulmaması gerektiğini düşünüyorum.Mübarek’in durumu,yalakalara ders olsun. BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR.

***

AKP davetiyle yurda dönen Burkay hakkında açıklamalarda bulunan SADETTİN TANTAN; ”Arınç övgüler yağdırdı, Bağış ve Günay federasyoncu Burkay’la bir araya geldi, Burkay’da taşerondur. Ortadoğu uluslar arası bir rekabet ve çatışma merkezine dönüşmüştür. PKK teröre devam ediyor. Halkı bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor. Buna karşılık, İktidar ne yapmak istediğini bilmiyor. Öcalan-Burkay hattı ayrışmayı körüklemek için oluşturulmuştur.

***

Arınç: (Biz ideolojisi olmayan bir Anayasa istiyoruz, hiç bir kırmızıçizgimiz yok.) CNNTÜRK’te dedi. Bu kadar renksiz, bu kadar bigâne, bu kadar anlamsız bir parti olabilir mi? madem, ideolojiniz, kırmızıçizginiz yok, ne işiniz var orada. Allah encamımızı hayr eyleye.

***

Suriye’de işler kızıştı; Yabancı ajanlar Suriye’de istedikleri gibi at koşturuyorlar. Ayaklanma dedikleri provakosyonlar neticesi olanlardır. Devlet gerekli tedbirleri almaktan başka yaptğı bir şey yok. Bu arada ölçüsüz güç kullanımı da olabilir. B.Arınç’ın dünkü mesajı kime idi? Ben,İran için “sen karışma AB(D) istediği gibi at koştursun” dediği şeklinde anlıyorum.Dış Politikamız Dış Güçlere havale edilmiş gibi.

***

Erdoğan: ”Sabrın sonuna geldik,D.İşleri Bakanım mesajlarımı kendilerine kararlı bir şekilde iletecek. Bundan sonraki süreç verilecek cevaba göre şekillenecek. Suriye bizim iç meselemizdir” (Gazeteler). Erdoğan’a danışmanlarını değiştirmeyi öneririz. Sizi yanlış yönlendiriyorlar,yanlış bilgilendiriyorlar.Büyük bir hata içindesiniz. Ne yani,orduya hücum emri mi vereceksiniz? Hani ortak kabine toplantısı yaptığınız Esad, bu Esad değil miydi. Ne değişti ki. Allah Korusun

***

İlginç bir bağımsızlık örneği; Bizim başbakan Suriye'ye elçi gönderecekti ve mesajlarımı kendilerine kararlı bir şekilde iletecek" demişti ya, Suriye'den cevap geldi: Yeni Şafak'tan "Suriye yönetimi, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "açık bir mesaj vermek" üzere Şam'a göndereceği Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na  "daha kararlı bir cevap verileceğini"  bildirdi. Haydi Erdoğan bu lafa da bir laf gerekir. Bekliyoruz.

***

Tarımcıoğlu: ”Terörü durdurmak için gerekenleri anlatıyor.Anayasa’daki yanlışları söylüyor.MHP’nin açılıma toptan karşı çıkmasının hatalarını da bildirdi bu arada…” Peki, biz senin milletvekilliğinizi de biliyoruz. O günlerde bunları neden gündeme getirmediniz. Neden o Anayasa maddelerinin değiştirilmesi için çalışmadınız. Ö.Yeniçeri’ye ,Ankara’ya geldiğinde özel şeyler anlatacağını da söyledi.Bunun takipçisi olmak lazım. Bakalım nelermiş.(Kanaltürk)

***
"Terörle mücadelemiz KARARLILIKLA sürdürülecektir".Biliyorum. Bu ülkede yaşayan herkesin ezberlediği ve duymaktan bıktığı bu söz, en son olarak YAŞ toplantılarından sonra tekrar edilmişti. Onun üzerine, Devletin kaymakamlığı basıldı, Polis Şehit edildi, Polis aracı bombalandı, iki asker şehit edildi... Anlamadım. Bizde bıkkınlık yaratan bu KARARLILIK!! ne zaman devreye girecek!..

***

Sanıyorum zaman zaman bu tip paragraflar yazılacaktır. Sadece sosyal medya sayfalarında kalmasına gönül razı değil.

 Eh, fena da olmadı hani…

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Habermas nerede yanıldı?


Metin Boşnak

(Sayın Profesör Dr. Metin BOŞNAK’a makalesinin blog’umda yayınlanmasına izin verdiği için teşekkürü borç bilirim.)

Habermas’ın Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü’nde geliştirdiği “kamusal (devlet değil halka ait) alan” kavramı demokratikleşme unsurlarını anlatır. Türkiye’de ise, ya devletin ya da farklı gettoların komünleştirme alanlarıdır.

Komünler tek tipleştirip eritir ve sosyalleşme yerine “içselleş/tir/me”, mekânları olarak işlev görürler. Burada oluşan kamu aklı da akl-ı selimden farklı anlamda “akl-ı tekil”in temeyyüz ettiği, “benden içerû” bir üst-benin bireysel titreşimleri ve ekolarıdır. 

Yine Habermas’ın dediğinin aksine, bu alanlar “temsili” kültürden çıkış alanları olmak yerine, bir temsilî kültün diğer temsilî kültten çalmak istediği alanlardır. Kültlerin oluşumunda şifahi etkileşimler kadar ticari medya ve misyon medyası, sadece kendi doğrularıyla oluşturdukları ve diğerlerini tekzip ve inkâr ettikleri pasif tüketim “mahalle”leri oluşturmakta, kendi aralarında ticari hatta siyasi iletişimi devam ettirirken, pasif tüketim kitleleri arasındaki farkı da açmaktadırlar. 

Basit gıda konularında bile, oluşturulan tercihli ve/ya çarpıtılmış yönlendirmelerin özünde bu yatmaktadır. Dolayısıyla, ticari ve misyon medyasının birleştiği ana nokta, holistik bir halk anlayışıyla rasyonel ve vicdan temelli bir uzlaşma değil, devletin (yani milletin kurumsal hali) kaynaklarını ele geçirme ve yönetme konusudur.  

Bunun sonucunda, katılımcı demokrasi yerine, halka açık ve mahrem alanlar, birey ve toplum arasındaki mekân, sistem ve hayat arasındaki sınırlar azalırken, tüketim özgürlüğü özgürlük alanlarının zirvesinde yerini almakta ve ironik bir şekilde “marka”ların totemleştiği toplumda kendi gettolarını oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, ifade özgürlüğünün yansıması olan bir tavır, çatışan ideolojik, etnik, dini grupların dışa dönük görünümünde birleştiği bir pota olurken, dar mahallenin açılmasında olumlu etki yerine, dar mahallelerin kendi içinde alt mahalle tabakalaşmasını körüklemektedir.  

Tükettiği ile varlığı ve cevherini yeniden tanımlayan mahalle ve çevre ise, tüketim kimlikleri ile ortak alan oluştururken, aslında hem mahalle,  çevreye hem de çevre küresel “neigborhood”a evirilmektedir. Bu evrimle sürecinde bireysel olarak mahalle ve çevrenin unsurları örneğin markayla gelen kimlik birlikteliklerini, yine markayı edinmekteki çabalarla ideolojik bir başka savaşım alanına dönüştürmektedir.  

Diyalojik mahalle ve diyalojik ilişki geri planda kalır. Üst çevre sakinleri, alttan gelenleri kendince değerlendirir. Belki kimi korkularından sıyrılıp onları kendilerine benzeştiği kadar ilişki alanına sokarken, alttan gelen çevre mensupları, hem kendi gruplarının “ehl-i dünya” gibi tanrısal yargılarını dünyalığa çevirmeye devam ederler. 

Öte yandan…
Benzeşmeyle gelen zahiri yapının köprüden çok, evleri çeviren duvarların üzerinden omuz üstünden bakışma olarak görmekte, bir yandan da fiziki mekânlarını yakınlıkları vesile kılarak, üsttekileri kendilerine çekmeye çalışmaktadır.

Bu başkalaşım içinde mahalle ve çevre birbirlerine karşı getto özellikleriyle hareket etmektedirler. Aynı şeyleri konuşur gibi yapan, ancak göstergelerin aynı şekilde telaffuz edildiği, fakat gösterilgelerin komünal boyutta algılandığı bir iletim siyaseti oluşur.

Jung  “kolektif şuuraltı” konularına önceden girmişti. Sadece bireysel psikolojilerin üzerinde duran Freud’un aksi bir yol tutturdu. Yirminci yüzyıl, seri üretim mekanizmalarının mantığını kolektif bilinç üretmede kullandı. Bunun bir kısmı okullar oldu. Bir kısmı medya ve diğer kitle iletim unsurları. Kolektif bilinç mühendisleri bireysel bilinci ancak eritince kendi kalıbına dökebilir.

Özne nesnelleşir önce. Sonra üst-ben, özne olarak yerine geçer. Merkez üsler Lacan’ın tanımladığı şuuraltı “grameri”ni yazar. Gramerden ibaret olan mamul, semantiğini yitirmiştir. Özne olmak zordur. Varlığınızı birey olarak algılamak lazım. Öznel olmak daha zordur. Çünkü varlığınızı nesnelere rağmen devam ettirmektir. Bireyin içine doğduğu dil, kültür, yasa, iklim, coğrafya, çevre ve zaman, aslında onu zaten kendi için hazırlanmış olan bir hazır kalıp doğrultusunda yetiştirir. Farkında olmadan o kalıpla, o kalıbın bir parçası olarak şekillenir insan Nesnel” bakmak bu unsurların etkisiyle aslında imkânsızdır. Her öznel olma çabası, özne olanın da nesneleştiği süreç içinde, kendini nesneleştirenlerin kendilerine telkin ettikleri öznellik statüsü ile avunur. Bir taraftan nesnellik kendi başına fazilet ve inanırlık göstergesi olur. Diğer taraftan, bir yanılsama sarsılmaz gerçeklik konumu kazanır. 

Yorumları oluşturmakla, metni yeniden yazarak yorumlamak arasındaki fark aslında kendi başına bir olmanın ötesinde, oldurmak çabasını ortaya koyar. Diyebildiğini demek, diyemediğini saklamak, diyemediklerini kodlamak, çağrıştırmak, hacıyatmazlık abidelerine dönüştürmek, dinlediklerini yeniden yazmak da, bilginin perspektiften ibaret kaldığı bir başka adil olmayan öznel alan oluşturmaktır. Gerçek hayatı tayin eden bir merkez algı olmaktan çıkar ve nesneleşen ve nesneleştikçe ve nesneleştikçe seyyarlaşan enstrüman olur. İki unsurun çatışması sonucunda “normal,” yani “üst-ben”in çizdiği “norm” içinde “ben” artık bir “üst-ben” içinde erir, onu hem oluşturan hem de onun oluşturduğu bir etkileşime girmiştir.  “Ben” ile “üst-ben” arasındaki ilişki, “olma” çabasına engel olan bir “oldurmak” eylemidir. “i-mek (=olmak)” ilmekler arasında dokunan bir kumaştır artık.  

“Olmak” bir kimlik ifade ederken, “oldurmak” bir başka kimliği giydirme çabasıdır.  İnsan toplumlarının doğayı oldurması ve oldurma şekli de medeniyet dairesinde kültürlenmeyi ifade eder. “Cemiyet”in müşahhas ya da “cemaat”in mücerret şekillendirme metodları, insanın doğayı şekillendirmesine benzer şekilde, bireyin doğasını    şekillendirmek        ister.

Bu süreç içinde farklı etkiler sonucunda beşeriyet, cemiyet ya da cemaat bilinci oluştur.  Bireysel bilincin “birlik” adına gemlenmesi ve/ya törpülenmesi aslında cemiyet ya da cemaati kendi başına bireyleri ve bireyliği kendi içinde eriterek bünyesine ekleyerek, kendi “ben”ini oluşturur. Bu “ben”in gelişimi, diğer “ben”lere benzeme ya da onları kendine çabasına gider ve toplumsal çatışmanın özüne bireysel ilişkiler değil, bireyi eriterek var olan hırslı “ben”ler arasında oluşur. 

Erittiği bireye “ben”in şeytaniliğinden bahsederken, onların eriyiğinden kurduğu heyula “ben”i ilahlaştırır. Kendi içindeki bireylerin sanal eriyiğinden yeniden kalıba dökülen “ben” ise --bireylere salık verdiklerinin aksine-- bencil, ganimetçi, saldırgan tutumu ile sadece ötekini şeytanlaştırır. Kendi içinde çıkabilecek kopmaları da oluşturduğu tanrısal yargılama mekanizmalarıyla meşrulaştırır.  

Tanrı etrafında ve ona itaat adına girilen süreçte, bizzat Tanrının kendisi nesneleşir ve Tanrının kullandığı misyoner insanlar, Tanrıyı kullanmaya başlar. Devletin milleti kendi varlığının takviye ve bekası için araç görmesine benzer şekilde cemaat, çıkışındaki temel iddialar yerine, kendi varlığını oluşturan bireyleri ve “hizmet” hedefi olan Tanrıyı onlar üzerinden başkalarına hükmetme sürecine dönüşür. Tanrı artık, herkesin Tanrısı olmaktan çıkar. Bir kabile totemi olur. Ve Habermas liberallerle yeni ilahiler okutmaya başlar: “Haber-” gider “-mas” ı kalır yadigar.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

“Normalleşme”

Hangi kelimeyi dillerine dolasalar, lügatte bir sayfa kirleniyor. Demokrasi bunlardan biri idi. İnsan hakları, ileri demokrasi, sivil anayasa, değişim, dönüşüm, sivil toplum örgütleri, Ergenekon, darbe ve darbeciler.. Şimdi de normalleşme. Anlamını yitiren, karardıkça kararan bir kelime. Hangi ağızdan çıksa, farklı tedailer oluşturan, söyleyenin bile ne anlatmak istediğini, hangi anlamı ifade ettiğini bilemediği bir garip Türkçe. Bir garip kelime. İşareti bir yerden topluca alıyorlar, özgürlüğün simgesi olarak addetikleri kendilerine sağlanan ortamlarda kafa karıştırmaya, zihin bulandırmaya, kültür eskitmeye bayılıyorlar. Kazanda karıştırılan çok sebzeli çorba gibi, suyu verdikçe misafir sayısının arttığı gibi, sulandıkça çorba, yiyenlerde de ağız tadının bozulduğu gibi… Toplu hücum, toplu savunma taktikleri. “Ne günlere kaldık Gazi Hünkâr”.

Anormal olan bu kişilerin zihnine, söylemine uymayan her şey. Bir başka fikre, bir başka yoruma tahammüllü değiller. Normalleşme dedikleri de, kendilerinin söylediklerinin, kendilerinin bildiklerinin uygulamaya, tedavüle konulmasından başka bir şey değil. Ben varım! Diyorlar. Yüzde ellilik bir oyla yeniden oturulan iktidar koltuğunun desteği ile de, Ben varsam, benim söylediklerim en iyisidir, benim düşündüklerimin dışındakileri atın gitsin diyorlar. İşte ileri demokrasi dedikleri, normalleşme dedikleri bu. Bağırıyorlar, en fazla konuşuyorlar, en çok laf söyleyenin en iyi anlaşıldığını zannediyorlar, bu yüzden susmuyorlar. İki dinle bir söyle felsefesinden, kültür birikiminden o kadar uzaklar ki, yabancı diyarlardan edindikleri kitapları okuyarak, kendi fikirleri imiş gibi kamuya sunuyorlar. Aldattıklarını bile düşünmeden. Aldandıklarını da akıl edemeden. Her ne biliyorlarsa kendi bilgileri en iyisi…

H.Uluengin 06.08.2011 tarihli yazısında şöyle diyor: “O halde ‘ulusalcı’ tantanaya aldırmayın, demek şimdi bizde nor-mal-le-şi-yo-ruz! Çünkü son YAŞ toplantısına paralel olarak gerçekleşen komutan istifaları, general tayinleri, masa düzenleri falan, bütün bunlar sonsuz anormal ve sırf Türkiye’nin nev-i şahsına münhasır olan ucube bir durumun nihayet ‘normal’e doğru kavis çizmesi anlamına geliyor.

Ancak yalnız kavis sözkonusudur ve esas ideolojik rota henüz mecrasına girmemiştir. Ne vakit ki TSK iç bünyede de kendine vehmettiği ‘koruyuculuk’ ve ‘kurtarıcılık’ misyonu unutacaktır; yani Kuleli’deki eğitim ‘hedefi sivil gösterir, asker tetikte komut bekler’ ilkesiyle başlayacaktır, Türkiye tam ‘normal’e işte o zaman kavuşacaktır!”

İşte normalleşme dedikleri bu. Bütün mesele, Asker hayatın hiç bir yerinde olmayacak. Eleştirmeyecek. Düşünmeyecek. Nefes almayacak. Hatta orta eğitiminden itibaren sivillere biat edileceği öğretilecek. Şimdi bu yazara sormalı; asker kendi başına ne gibi bir savaş ilan etti, hangi askeri harekâtı TBMM’nin emri olmadan başlattı, hatta, kendisine verilen sınır ötesi yetkisini bile, sivil iktidardan emir almadığı gerekçesi ile kullanmadı. Sakın 12 Eylül’ü örnek olarak verme.

Biz anlamayız, anlayanlar, sosyologlar, ekonomistler, felsefeciler, karşılaştırmalı doktrinler uzmanları, dünyaya nizamat vermeye çalışan düşünce kuruluşu uzmanları şu cümleyi bize tercüme etmelidirler:”esas ideolojik rota henüz mecrasına girmemiştir”.

Nasıl, anlamadınız mı? hedef, istenen, esas; “ideolojik rota henüz mecrasına girmemiştir”. Daha başındayız mı demek istiyor, hedefleri neymiş? Daha rotaya bile girmemiş. Hedef ancak bu kadar açık edilir. Peki bu hedefi belirleyenler kim, kimler? Yabancı okullarda eğitimini tamamlamış, yabancıların arasında onların sunduğu ortamlarda hayatını devam ettirmiş, belki onlardan biri ile evlenmiş garip bir çocuk işte.

Diyorum ki, bu hedefi neden açık ettiğini bir gün ondan sorarlar. Tıpkı, ‘devrimlerin önce kendi evlatlarını yediği’ gibi.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Ne söylüyorlar, Ne Anlıyorum!

 “Özerklik” Diyorlar:

Alpaslan ışıklı Hoca şöyle izah ediyor: “Bir ülkede, bölgeler arası gelir adaletsizliğini ortadan kaldıracak olan kaçınılmaz ve tek çözüm yolu, merkezi hükümetin, ekonomik alanda, yoksul bölgeleri kalkındıracak yönde müdahalelerde bulunması, oralara yatırım yapması ve bunu esas olarak varlıklardan ve varlıklı bölgelerden transferini mümkün kılacağı kaynaklarla finanse etmesidir. Atatürkçülüğün gereği budur. Herkesin kendi yağıyla kavrulması anlamında bir mali özerkliğin bölgeler arası gelir farklılıklarının daha da büyümesinden başka bir sonuç vermesi beklenemez. Dolayısıyla, bu anlamda bir mali özerklik yoksul bölgeler açısından herhangi bir yarar sağlayamaz.”

“Sivil Anayasa” diyorlar:

Sivillerin yaptığı Anayasa gibi algılanıyor oysa, AB(D)’nin istediği yönde yapılacak olan Anayasa. Demek istiyorlar. Yalan söylüyorlar.

“İnsan Hakları” diyorlar:

Hak’lardan konuşuluyorken asla İnsan’dan bahsetmek istemiyorlar. Ülkede kargaşa çıkarmanın başka bir yolu da çeşitli konularda insanların sınırsızca hür olduğunu düşündürtmektir. İstenildiği kadar özgürce örgütlenmek amaç olsa da, kargaşa ve keşmekeş ortamı yaratmanın bir yoludur. Buna en güzel örnek, köy de yaşayanların oranın düşürülmesi çalışmalarıdır. İşsiz, mesleksiz, mekânsız İnsanlar köylerden şehirlere göç ettikçe şehirlerde kargaşa ortamı kolayca yaratılmaktadır.

“Demokrasi” diyorlar:

Amaca ulaştıracak bir araçtır demokrasi. Amaç gerçekleşince bu araçtan inilir.

“Dinler Arası Diyalog” diyorlar:

Sizin dininizin işe yaramaz, lüzumsuz birçok parçasını, ancak bizim dinimizle birleştirerek düzenleyebilir, düzeltebilirsiniz demek istiyorlar. Nitekim bazı ayetleri okumamaya başlamaları da bunu anlatıyor.

“Statüko” diyorlar:

Senin inançların ve düşüncelerin benim için önemli değil, ben ne söylersem o dur, ben ne istersem o dur. Geçmişe çekilen söz de kalın bir çizgidir. Özellikle “Yeni Nato”nun istemediği kadroların elimine edilmesinden ibarettir. Bu anlamda “istikrar” diyorlar, kendi kurdukları statükonun gelişmesi ve yaşamasını istiyorlar.

“Kürt Sorunu” diyorlar:

Bir ülkeyi parçalamanın en kısa yolu, ülkede yaşayan etnik yapıyı kaşımaktır. “Kürt Sorunu” lafı, Kürt kardeşlerimize kendilerinin “sorun” olduklarını algılatmak üzere uydurulmuş bir tanımdır. Kalkınma sorunu, hak’lar ve özgülükler sorunu, örgütlenme sorunu, geri kalmışlık sorunu, eğitim, ibadet, seyahat..sorunları tüm milleti ilgilendiren sorunlardır. Eğer sorun varsa senin, benim, hepimizin sorunudur. Aslında “Türk sorunu” demek istiyorlar. Türk’ü sorun olarak görüyorlar.

“Medeniyetler arası ittifak” diyorlar:

Huntington’un fikirlerinin ulaşabildiği zirve siyasettir. “Medeniyetler arası savaşın” sözünün bize yutturulduğu şekerlenmiş zehir kalıbından başka bir şey değildir. Haçlı savaşlarının başka bir tezahürüdür.

“Darbeciler” diyorlar:

Hep karşı olduğumuz darbelere, hayatlarında ilk kez karşı gibi duruyorlar. Artık zayıflayan AB(D) gücünün yeni bir darbe yap(tırt)ma ihtimali ortadan kalktığı, bundan sonra olması muhtemel “Milli bir Darbeden” korktukları için, darbe ve darbecilere karşıymışlar gibi tavır alıyorlar.

“Manevi ve ilahi Kelamları” konuşmalarında, yazılarında kullanıyorlar:

Kelamlarla kendilerini gizliyorlar. Halkı kandırıyorlar.

“Değişim” diyorlar:

Tamamen Türk ve Türk’ten uzaklaşmayı, AB(D)’nin söylediği şeylerin hayat tarzı olarak dayatılmasını anlatıyor.

“İleri demokrasi” diyorlar:

İleri olmayanının nasıl bir şey olduğunu bile bilmeyenlerin, yine AB(D) taraflarından aldıkları tercüme sözü söylemelerinden başka bir şey değildir.

“Arap Baharı” diyorlar:

AB(D)’nin Müslüman Ülkelerde uyguladığı politikalara destek sözü. Kayıtsız şartsız itaat ettikleri küresel güçlerin sözlerini tekrardan başka bir şey değil.

“Liberal Ekonomi” diyorlar:

Küreselci sermayenin hedeflerine ulaşması bakımından dayattığı, ne idiğü bizce belli olan, ülke paylaşımının bir sistematiğe oturtulduğu sistem.

***
Daha pek çok sözleri var. Bir gıdım düşünüşte aklıma geliverenler bunlar. Siz devam edebilir siniz.

12 Aralık 2010 Pazar

Yumurtalı Protestolar

 “Öğrenci protestolarında patlama var.” (Gazeteler)

Bizim, lise çağımızda öğretilen dersler neredeyse ilk okullarda öğretilmeye başlandı. Her yeni doğan, ‘toplam aklın’ üstüne doğuyor.

Gençlerimiz, bizden çok ilerdeler. Onları anlayamıyoruz. İstedikleri bir şeyler yok. Sadece, görüşleri, gördükleri bizlerin gördüklerine benzemiyor. Leb demeden hocaları, leblebiyi anlıyorlar. Derin meseleler üzerinde kafa patlatıyorlar. Mantık süzgecinden geçirilen problemlerin çözümü üzerinde fikir üretiyorlar. Üretimleri, bizim düşüncelerimizle çelişiyor. Kabul edemiyoruz. Hata bizim. Onları anlamıyoruz.

Bazen de, söyledikleri söylemek istedikleri olmuyor. Anlatamıyorlar. Çünkü dinleyenleri, düzeltenleri yok.

Öğrenme (hazineleri) imkanları kısıtlı.  Epi-topu birkaç kitap, gazete yazısı, mizah dergisi, tamamı bu. Üniversite amfilerinde kendilerine söz hakkı tanınmıyor. Ne varsa ne yoksa hocanın anlattıkları. Sonra da imtihan safhası. Sık sık sınavlar, sadece dersten geçebilmek için, hocanın istediklerini öğrenme telaşı. Kütüphaneler zayıf, yeterli çağdaş ve güncel bilimsel eserlerin kitaplığa girdiği yok, yada yeterli değil.

Yeni kurulan üniversiteler zaten hepten donanım, hoca ve kitap fakiri. Tartışmaya hazırlanamıyorlar. Okullarda verilen sadece öğreticinin dersi. Gençlerin sorumlu oldukları sadece derslerde öğretilenler. Kendi başlarına yapabileceklerini göstermek istediklerinde biber gazı ile karşı çıkılıyorlar. Hiç bir şeye güçlerinin yetmediği, kafalarının çalışmadığı gibi bir inancımız var. Onların tek başlarına hiç bir sorunu başaramayacakları inancımız var. Onlara fırsat vermek bir yana, kendilerinin yarattıkları imkanlarının da önüne geçiyoruz. Onların, bizden daha ileride, onların bizden daha demokrat olduklarını bir türlü kabullenemiyoruz. Problem onlar değil.  Bizleriz.

Onları anlamak için hiç bir çabamız yok. Sadece bizlere muti olsunlar, sadece bizlerin söylediklerini yapsınlar ve sadece bizim gibi düşünsünler istiyoruz. Oysa, bizler; onlar gibi düşünmemiz, çağı onlar gibi anlamaya çalışmamız gerektiğini bir anlasak, sorunu belki de temelden çözeceğiz.

Bizim, doğduğumuz dünyanın üzerinden, Altmış “dünya yılı” geçti. Mantalitesine vukufiyet kuramadığımız, yeni bir asrı yaşıyoruz ve/maalesef asrı idrak edemiyoruz. Anlayamadığımız bu. Sorun bu.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...