pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2013 Salı

BOP, Bir Terör Örgütüdür


BOP, daha sonra Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanmasında, ABD’nin ilk kararı, kendi askerlerini kullanmadan, projenin uygulanacağı yörelerden temin edilecek, gönüllü veya paralı askerlerin vurucu güç olarak ortaya sürülmesidir. Kuzey Afrika, Yemen, Sudan, Mısır ve Suriye de görüldüğü gibi. Şimdilerde iyice anlaşılmış oldu ki, PKK ve El-Kaide gibi örgütler BOP terör örgütünün “işgal gücü”dür.(Tevfik Bir, şahsi sitesi, Mart 2013). PKK’nın kandil yönetiminde meydana gelen değişiklikle, Murat Karayılan yerini Cemil Bayık’a devretmişti. Sözde yönetim değişikliği değil bu, Suriye’de planlanan PYD gelişmesinin ve BOP planlarının da oluşması için çizilen yolun duraklarından birisi. Nitekim değişimin akabinde Suriyeli PYD grupları silahlarını gösterip, çatışmalara girdiler ve kontrol ettikleri (Esad’ın terk ettiği) alanları genişlettiler. Şimdilerde, özerklik çalışmalarını başlattılar bile.

Bir Kürt hareketi olarak mı değerlendiriyorsunuz? Böyleyse yanılırsınız. Bir-kaç yıl evvele kadar İsrail Savunma Bakanı’nın bir Kürt Yahudi’si olduğunu söylersek, Irak’ın Kuzeyinde oluşturulan özerk bölgede, Kürt Peşmergelere silahlı eğitim, askerlik eğitimi, kurmaylık eğitimi, istihbarat eğitimi verenlerin de İsraillilerin olduğunu bilirsek anlam değişir. Besbelli ki, bu eğitimi verenler, ellerine yol haritasını da iliştirmiş olmalıdırlar.

Bakmayın ‘Çözüm Süreci’ ismini verdiklerine, bakmayın ‘barış, analar ağlamasın’ gibi süslü ve herkesin kabul edebileceği laflara. Ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarpıtılmış Abdullah Öcalan’ın, örgütünü daha rahat yönetebilmesi, BOP planlarında verilen görevlerini daha etkili bir şekilde yerine getirebilmesi için süslü laflara ihtiyaç duydular ve kullanıyorlar. Amaç, halkı kandırmak. “PKK’nın partisinin adı nedir, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP). Barış, burada sonuçtur, Türkiye’yi ve bu topraklarda İslam’ı yıkma adına söylenen şifre sözcüktür. Hedef, İslam’dır, hedef Türk Milleti’dir, amaç bu toprakların işgalidir. Bu bir sistem operasyonudur”. (Tevfik Bir)

Siyonist emeller (özellikle Siyonist kelimesi kullanılmaktadır. Türkiye’ye bağlı, bir taşına halel gelmesini istemeyen Yahudi vatandaşlarımızı ayırmak için) güdenler bugün itibariyle, çok daha güçlenmişler ve neredeyse dünyanın tamamını idareleri altına almak niyetindedirler. Niyetlerinin tahakkuk vasıtası olarak da buldukları yöntem BOP: “genişletilmiş BOP, Batı’da Fas kıyılarından doğuda Pakistan’a, kuzeyde Türkiye Karadeniz kıyılarından güneyde Aden kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsayan bir bölgenin projesidir. Bu bölgedeki devletlerin rejimlerinin, yönetimlerinin ve ülke sınırlarının değiştirilmesi projesidir”. (Tevfik Bir) İşte bu proje, Siyonistlerin yapımı bir projedir. Ve maalesef bu projenin eş başkanı, Türkiye Başbakanıdır. Siyonist akıl, Firavun aklıdır. Düşmanı Hakk’tır. Kendisinin yüceliğini, Tanrı’nın kendisi olduğunu her fırsatta bildirir. Bunun için pek çok yöntem kullanır. Küçük bir örnek verelim: eli kanlı bebek katili Abdullah Öcalan, gönderilen heyetlerle yaptığı bir görüşmede şu lafı eder: “AKP’yi 10 yıldır ayakta tutan benim, biz AKP’yi çıkartan gücüz!” (28 Şubat 2013, Milliyet). Bu güç kimin gücüdür? Hele bir düşünelim. Siyonist güçler olmasın! Bu söze karşı ne bir eleştiri geldi, ne de itiraz. Çünkü Öcalan, şimdilerde Türkiye’yi yöneten “üç kişiden birisi” durumundadır.(Saadettin Tantan, 20.7.2013, Yeniçağ)

“Huntington’un tartışma yaratan ‘Medeniyetler Çatışması’ makalesinde Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin silahları kontrol altında tutmaya yönelik çabalarının Varşova Paktı ile NATO üyeleri arasında istikrarlı bir denge sağlamaya yönelik olduğu belirtilirken, 1990 sonrasında ise nükleer güç ve kapasitenin Batı çıkarlarını tehdit edebilecek güçlerin eline geçmesini önlemeye yönelik olduğu vurgulanmaktadır.” (Fikret Birdişli, Güvenlik stratejileri Dergisi, 2012/Sayı 15). “21. Yüzyılın din ağırlıklı bir uygarlıklar çatışması ile belirleneceği” (Emre Kongar, Yeni emperyalizm ve Huntington eleştirisi isimli makalesi, şahsi veb sitesi) Politikası tespit edilmiş ve bu amaçlarına ulaşabilmek için de; ‘dini terimlerin politik amaçlar için kullanılmasının araç olarak kabul edilmesi, geleceğin kavgalarının temelinde Din’in bulunacağının tespitinden sonradır ki, Din ve dini terimlerin kullanılması günümüzde iyice yoğunlaşmıştır. Ve hemen dünyanın tamamında bu politika uygulama alanı bulmuştur. Söz konusu politika tamamen Siyonist emellere ayarlı ve Allah ile aldatma politikasından başka bir şey değildir.

“Kürt Yahudilerinin varlığı, Kürt terör hareketine İslami bir maske takmak isteyenlerin bu maskelerinin düşmesini sağlaması bakımından önemlidir. Şeytan Öcalan ise 21 Mart 2013 tarihli yazısında ne demişti, ‘Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki, Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altında.. İslam vurgusu yapmaya çalışan maskeli şeytanın ve Firavun’un yalanlarını bu millet yer mi? sanırım yiyoruz.” (Tevfik Bir)

Bülent Arınç’ın Abdullah Öcalan’ın “lise yıllarında dini bütün, namazında, abdestinde bir kişi olduğunu” (21.12.2012 gazeteler) söylemesinin anlamı şimdi daha iyi anlaşılıyor.


11 Mart 2013 Pazartesi

Neden PKK Gündemde ve Af Üzerine



Genel af konusunda bir soru sorulmuş, cevap veriyor: “Böyle bir şey yok, ben öteden beri ne diyorum. Genel af filan yok. Buna inanın. Hem, ben diyorum ki, bir canı alan katili ben nasıl affederim. Onu ancak şehidin ailesi affeder. Ben devlete karşı işlenen suçları ancak affedebilirim.” Tam kelime kelime olmasa da konuşma bu mealde.

Zannediyor ki, bu millet cahildir (aslında kendileri cahil bıraktılar, bilerek ve isteyerek),yapılanları yorumlayamaz, konuşulanları anlayamaz.

Af nedir?

Suç işleyen kişi üzerinde suça dair herhangi bir işlem yapmamak, yaptırım ve/ya ceza uygulamamaktır.

Devlet ne iş yapar? Suç işleyen kişiyi bulur, yargılar ve verilen cezayı infaz eder, bu işlere ait düzeni kurar, sistemi çalıştırır. Yakalama, yargılama ve infaz işlerini, polis, jandarma, ordu, istihbarat elemanları, Savcı-Hakim, adliye teşkilatı.. Gibi araçlarla yapar.

Ne dediler? “Silahları bırakın, toprağa gömün, elinizi kolunuzu sallayarak, Türkiye’den çıkın. Gerekirse biz size yardım edelim.”

Usta, bu cümleyi bana tercüme eder misiniz?

Siz her ne kadar 45 Bin kişinin hayatından sorumlusu iseniz de, Türkiye’yi terk ederseniz, size karşı çıkartılan yakalama ve yargılama kararlarını uygulamayacağım. Gidebilirsiniz. Yani, bu işlem, bu karar sizi af ediyorum demektir.

Af buyur? Anlamadım.

Ee.. Serbestsin demek af ediyorum demek değil midir? Ben de onu söylüyorum işte. Affediyorum.

Hani, “benim buna yetkim yok” demişti?

Canım orada öyle söyler, burada böyle uygular, nasılsa bizler anlamayız. Ne de olsa cahil bırakılmış nesilleriz.

Bir de şu “devlete karşı işlenen suçları affedebiliriz” lafı var, o nasıl bir şey usta? Devlete karşı işlenen suçların muhatabı millet, halk, insanlar değil mi? Yani, mesela devlet kasasından 100 Lira çalan bir kişiyi affedebilir manası var, peki bu para millete ait değil mi, ee.. Nasıl oluyor bu? Nasıl af ediyor bu suçluyu? Öldüreni ben affedemem, diyor, ama malını çalan hırsızı affedebiliyor?

Kafa karışıklığı her yanımızı sarmış durumda. Dini verileri uygulamaya geçirmek istediğini anlıyoruz, ancak söyledikleri din değil. Onun zanlarında yaratılmış ve geliştirilmiş, din zannettiği yalan, yanlış, hatalı, anlamsız kurallar. Devlet malı milletin malıdır. Madem, ölümlü suçlarda kendinde af yetkisi bulmuyorsun, milletin malına karşı işlenen suçlarda da af yetkisini millete bırakmalısın. Senin mantığının sonucu buraya çıkar.

Yine de biz “af çıkarılmayacağına” dair sözünü not edelim.

PKK sorunu ile zihinlerimizi bağladılar. Başka bir şey düşünemez olduk. Sohbetlerimizin, konuşmalarımızın, konferanslarımızın, yazılarımızın… Konusu hep PKK. Muhalefet partilerinin de gündemleri hep bu. Binlerce sorunun içinden seçilip, öne sürülen bu sorun hakkında konuşmaktan, diğerlerine fırsat bulamıyorlar. Bu itibarla, iktidar yetkilileri, muhalefetin zayıf olduğunu açıktan açığa söylemektedirler. İktidarın tespit ettiği gündemin peşinden koşmak ve laf yetiştirmek, muhalefet partilerine güç kaybı yaşatmaktadır. Kamuoyu, iktidarın “Kürt sorunu, Kürt açılımı, kardeşlik açılımı, süreç, barış, çözüm, demokrasi…” laflarını öylesine büyüsüne kapılmış ki, muhalefetin bu konularda söylediklerinin hiçbir tesiri yok. İktidardan başkalarının bu konularda laf edemeyeceğini düşünüyorlar. Çünkü erk koltuklarında oturanların sahip oldukları medya gücü ile böyle olduğuna inandırılmışlar. Ağzı ile kuş tutsa muhalefet, hiçbir işe yaramaz.

“Çözümünüz nedir”? Diye soruyorlar. Bu yanlış bir sorudur. Suçlayıcı bir söylemdir. Çözüm, devlet gücünü kullananlar tarafından gündeme taşınır, destek verileceği kadar muhalefet tarafından desteklenir, yanlış yerler eleştirilir. Nitekim muhalefetin yaptığı da budur. Çözüm dedikleri zaman, MİT elemanlarına, orduya, polise, bakanlıklara, talimat verecek konumda bulunmak lazım gelir. Bunun dışında ortaya sürülecek teoriler lafta kalır. Bunu bilen iktidar yetkilileri köşeye sıkıştırmanın bir yolu olarak “çözümünüz nedir” sorusunu yöneltiyorlar. Bu tuzağa düşmemek gerekir.

Asıl olan; Durmaksızın gündeme getirilen ve tartıştırılan PKK hakkında fikir üretmemek, bu konuda iktidarın eleştirilmesini kâfi görmektir.  Bazı çevrelerin, istediklerini yaptırabilmeleri için bir öcü olarak PKK’yı gündemde tutmak istemektedirler. Her taleplerinin gündeme getirilişinde PKK önümüze sürülmektedir ve hatta şehirlerde çocuk yaştakiler bile kargaşa çıkarmak için kullanılmaktadır. Yok, İmralı ziyaretiymiş, yok tutanakların sızdırılmasıymış… Gibi eylemlerle millete korku salmak istemektedirler.

Bu oyuna gelinmemelidir ve yapılması gereken;

PKK’yı gündemden uzak tutmaktır.

3 Mart 2013 Pazar

Silivri’nin Ufak Tefek Taşları…



PKK’nın başımıza bela edilişiyle başörtüsü probleminin milletin başına çorap (gibi) örülüşü aynı dönemlere rastlar. Millet ve Devlet olarak bize şunu dayattılar: Buyurun size iki problem uğraşın, nasıl ve nereye kadar çözeceksiniz. PKK Anadolu’nun her yöresinde kanlı eylemlerini yapıyorken, devletimiz bütün gücünü, parasını, emeğini terörü def etmek için yoğunlaştı. Bunlarla uğraşırken, TVlerde, gazetelerde Otuz yıl boyunca tek derdimiz vardı tartışacak: Başörtüsü.

Şimdilik Otuz yılımızı aldı, alacağından da gayrı.

Her ikisini de farklı bir mecraya oturttular. Her ikisi de tehlikeli sularda günümüzde. Birisi can almaya devam ederken, isteklerine ulaşıyor bir bir. PKK canilerinin her istekleri kanunlaşıyor. Kanunları çıkaran iktidar partisine destek hala devam ediyor. Bir söyleyişe göre destekleri gün-be gün artmakta. Akıl tutulması buna denir! PKK ile bunca uğraşmanın yanında diğer derdimiz ise, hiç anlaşılamayan Kur’an’ı Kerim’in farklı bir ama yanlış bir yorumunun üzerine oturuyor. Her ikisi de üzerinde konuşulması, çözülmesi oldukça zor problem.

Üniversitelerimizin hali içler acısı. Her ile kurulan üniversiteler, her ilçeye kadar yapılan yüksek okullar, öğretmensizlik, kütüphanesizlik, kalitesizlik.. le uğraşıyorlar. Eğitime öğretime, araştırmaya, geliştirmeye ne paraları var, ne bilgi birikimleri. Kıyıda köşede kalmış, adı-sanı bilinmez (kaç tane ise) ilim adamları da kimi küstürülmüş, kiminin elinden kürsüleri alınmış, imkânsızlıklar içinde debelenip duruyorlar. Kıymetli bilim adamlarının bazıları ise, intihar veya kaza perdesi arkasında hayatlarının sonlandırıldığını görüyoruz. İlmî, aklî çözümler üretecek cesareti de elden alıyorlar. Bir kuşatılmışlık içindeyiz. Korku salıyorlar. Tutukluyorlar, öldürüyorlar.

Üniversitelere öğrenci gönderen liselerin halini hiç konuşmayalım. Bir yanda üniversite hazırlamaya yönelik kurslar ki, bu kurslara öğrenci ilk mektep üçüncü sınıfında başlaması gerek. (Velilerin bütçelerini boşaltma mekanizmaları) ezbere dönük, doğru cevabı bulmaya yönelik eğitim sistemi, her yıl ‘bu olmadı yenisini getirelim’ mantığı ile hareket eden bir Milli! (ne kadarsa) Eğitim Bakanlığı.

Üniversitelerimiz nedense Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır sorunlara çözümler üretememektedir. Çözüm bulanlar da seslerini ya duyuramamakta ya da korkudan seslerini çıkaramamaktadırlar. Bu durum, bir ülkenin felaketidir. Konuşamayan ilim adamlarının bulunduğu bir ülkede, Hak, hukuk, adalet, demokrasi’den nasıl bahsedilebilir? Otuz yıldır bir başörtüsü problemine sayısı bilmem kaç tane olan İlahiyat Fakültelerinden, sayısı binlerle ifade edilebilen Prof. Doç. Kadrolu ulemadan bir tatminkâr cevap gelmez mi?

Yeniçağ Gazetesi’nden Hasan Demir 18 Şubat 13 tarihli yazısında: “İngiliz Osmanlı’yı darmadağın eden milletin adıdır. Yine İngiliz, Hindistan’da Babür Türk İmparatorluğunu ortadan kaldıran, kaldırmakla yetinmeyip ‘Türk’ adını kazıyıp yerine ‘Moğol’u ikame milletin adıdır. Araplara, ‘Türkler sizin topraklarınızı yıllarca işgal etti ve sizi sömürdü. Türkler laikleşerek İslam’dan çıktı’ diyerek Türkleri kötüleyen, Türklere de, ‘Araplar sizi arkadan vurdu’ diyerek Arapları kötüleyerek emperyalizm için tehlikeli gördüğü İslam birlikteliğini dinamitleyen İngiliz’dir”. Şeklinde yazdı.

Hem PKK, hem de başörtüsü sorunlarının arkasında da İngiliz parmağı aramak, bu sorunların İngilizlerin işi olduğunu vurgulamak, boşa olmasa gerek. Hem, başörtüsünün yasaklanışı ve sıkı takibata tabi tutulması, hem de başörtülülerin çığ gibi büyüyüp yıllarca süren günlük, haftalık gösteriler ve nümayişler yapması başka nasıl açıklanacaktır. Üniversite kapılarının önlerindeki manzaralar unutulur gibi değildir. Her iki tarafında bir ajanın (ajanlar topluluğunun çalışmalarının) provakasyonuna geldiğini söylemek mümkündür.

Mevcut yönetenlerimizin iktidar koltuklarını doldurduğu günden itibaren ise başörtüsü nümayişlerinin bıçak keser gibi kesilmesi, sonuçlanması anlaşılır bir şey değildir. Tıpkı, 12 Eylül ihtilalının ertesi günü olayların kesilmesi gibi.

Sonra…

Sonrası malum. Muhafazakâr iktidar istediği şekilde başörtüsünü yasal hüviyete büründürdü. Şimdilerde, başörtülü milletvekilini meclise sokmak derdindeler.

Tam da İngiliz ajanlarının istedikleri gibi.

 “Habertürk Tv’de Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, ‘Oslo’da İngilizlerin kontrolünde hükümet, PKK ile masaya oturmuştur. Üstelik bu görüşmelerde, açıklanan kayıtlara göre, hükümet görevlileri, Türk tarafını, PKK sözcüleri de Kürt tarafını temsil etmiştir. Türkiye, PKK’nın Kürt tarafının temsilcisi olduğunu kabul etmiştir”. (Arslan Bulut, 20 Şubat 13, Yeniçağ)

Daha neler çıkacak, birlikte göreceğiz.

Silivri yollarına döşenen ufak tefek taşların sebepleri ve müsebbipleri teker teker ifşa edilmelidir, edilecektir.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Cepheler Bir Bir Açılıyor!



Tek cephe savaşı değildir savaşımız.

Cepheler çok, cepheler girift. Şeytanın işbirliği yaptığı şeytanlar, şeytana bile pabucunu ters giydirirler. Çok cesurlar, çünkü kendileri perde ardındadırlar. Karanlık yüzlerini göstermezler, kin kokan gözlerini gizlerler. Niye bu kin? Bütün sebep, bir zamanların Türk hâkimiyeti. Gizlenmeleri korkularındandır. Korkularını gizlenerek saklıyorlar. İleriye yine içimizden buldukları gafilleri sürüyorlar.

Ajan cennetine çevrilmiş ülkemiz. Hiç kimse kusura bakmasın, sorumuz şudur, “kurmay zekâsına ne oldu?”

Bir savaştayız. Bu savaşın taraflarından birisinin PKK olarak lanse edilmesi karartmadır, Kürt Sorunu denmesi perdelemedir. Çok cepheli savaşta düşman kuvvetlerinin farklı yer ve zamanlarda ve farklı amaçlarla kullandığı kiralık katiller sürüsüdür onlar. PKK terörü deyip işi bitiremeyiz, terör örgütü diyerek açıklama getiremeyiz. Sinsi bir yılan gibi kıvrılarak içimize salınmış bir garip düşmandan bahsediyoruz. PKK bu düşmanın eli-kolu, silah kullanan tetikçisi o kadar.

Foça, Kahramanmaraş, Gaziantep bombacıları, Şemdinli, Hakkâri ve Beytüşşebap ayaklanmacıları ve Şanlıurfa’nın yolgeçen hanına çevrilmesi şeytanın kolları tarafından yaptırılmıştır. Cumhurbaşkanı’nın zehirlenme iddiaları yabana atılır cinsten değildir. Başbakan’ın Arap Baharı söylemlerini Suriye’ye karşı giderek sertleştirmesi yapılması istenilene doğru bir hareket midir sorusunu sordurmaktadır. ABD’de askeri savaş oyunlarında bildirilen Türkiye’nin bombalanması ve giderek artırılması hedefe ulaştırılması bakımından önem arz eder.

Afyonkarahisar cephesinde de bir delik açıldı. Seçilen yer çok önemli ve düşman için başarılı bir çalışma diyebiliriz. Çünkü yenilgileri orada başlamıştı! Kaza mıdır, sabotaj mıdır, PKK mıdır, diğerleri midir? Sorularına bile cevap verilirken ülke insanımız arasında içten içe bir savaşın başladığı ve süregittiği konuşulmaktadır. 25 canımız şehit olmuştur. Milletimizin başı sağ olsun. Patlamaların müsebbipleri bulunup ortaya çıkarılmalı ve millete teşhir edilmelidir. “Kurmay zekâsı” sorgulanmalıdır. Ne oldu bu zekâya?

Savaşımız tek cephede değildir.

Acemi bir komutanın idare edebileceği bir savaş değildir içinde bulunduğumuz. Çünkü acemi komutan, hangi cephede ne yapacağını kestiremez, basireti gelişmemiştir. Öngörüsü zayıftır. Hızlı karar veremez. Tereddüt asker zayiatını çoğaltır. Birden fazla cephede ve her birisi diğerinden konu ve anlam bakımından farklılık gösteren çok cepheli bir savaşın içindeyiz. Bu itibarla acemi komutanın idare edebileceği sıradan bir cephe savaşı değildir. Doğuyu, Batıyı 4 yönü bir anda görebilen, düşmanların zihinlerini okuyabilen, İstanbul’da meydana gelen bir olayın aksinin hemen filanca yerde meydana gelebileceğini düşünebilen idraki geniş, anlayışı doğru, kararları isabetli bir komutan lazım bize. Bu komutanın yetiştirilip yetiştirilmediği sorgulanmalıdır. Suçlu varsa (ki, var) derhal sorgulanmalı ve cezalandırılmalıdır.

Devletin diğer dairelerinde, Tapuda, Ormanda, Milli Eğitimde… Herhangi bir küçük memur bir hata işlediğinde meydana gelen zarar anında nasıl tazmin ettiriliyor ve memur cezalandırılıyorsa aynı hassasiyetin vatana kastedilmesi durumunda da gösterilmesi gerekmez mi?

İşte bir vatan evladının sorusu: “Bir el bombası sandığı bir metre mesafeden yere düşünce patlıyor ve ardından 25 yiğit Mehmetçiği alıp götürüyor, büyük bir alanı viraneye çeviriyor da neden onlarca metre mesafelere büyük bir tazyikle (ki, bir kilometre deniliyor M.E.) fırlayan bomba ve patlayıcı maddeler patlamıyor?... Bir de olaydan az önce namaz kılmak için izin alıp oradan ayrılan asker… Şimdilik konuşmak doğru değil bence. Beklemekte yarar var… Etrafta pis kokular dolaşıyor.”

Kim cevap verecekse versin. Milletin sosyal psikolojisi bozulmak üzere.

“Memleketimin tüm yöneticileri ekranlarda boy gösterme yarışına girmiş. Afyonkarahisar Belediye Başkanı, itfaiye müdürü, Vali, Devlet Hastanesi Başhekimi, ilgili il müdürleri… kanal kanal dolaşıyorlar.. Hepsi TV ekranlarında ellerinde somut bir bilgi olmadan atıp tutuyor. Verilen tüm bilgiler birbiri ile çelişiyor. Durumu idare edelim derken halkı paniğe sürükleyecek açıklamalar yapılıyor..” (Ahmet Takan, 7 Eylül 2012, Yeniçağ) Nerede oluyor bütün bunlar. Türkiye gibi iyi idare edildiği pompalanan bir ülkede. Patlamanın ardından, adamlar işlerine bakacaklarına ekranlara koşturuyorlar. İktidar partisinin propaganda elemanları gibi konuşuyorlar. Bunların hesabı sorulmayacak mı?

Ne demiştik, çok cepheli bir savaştayız. Cephelerden birisi de kamu idareleri ve idarecileridir haberiniz olsun.

Bir alıntı da Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç’tan: “Hatırlayalım, Rice açıkça ’22 İslam ülkesinde siyasi haritaların ve rejimlerin değişeceğini’ söylemiş, bu ülkelerin arasında Türkiye’yi de saymıştı. Yazık ki Kürt meselesi ve Suriye olayında Türkiye ve Ak Parti hükümeti tuzağa düşürüldü.”

İşte bu tuzakların tamamı bahsettiğimiz cepheleri anlatır.

Afyonkarahisar felaketinin üzerine Ege sularında meydana gelen ve 61 kaçak mültecinin ölümü tuz biber ekti. Bu kaçıncıdır hatırlayamaz olduk artık. Yurt içinde binlerce kilometre yol alıp, ölmek için kaçakçı teknesine yetişen bu fukaranın o noktaya kadar tespit edilememesi hangi cephede kırıkların olduğunu da anlatıyor. Çok boyutlu, dev cüsseli bu savaş oyunundan başarı ile çıkabilmenin ilk şartı tez elden hükümeti değiştirmektir. Korkaklık, tembellik, vurdumduymazlık devlet idaresinde her gün gördüklerimiz olmuştur.

Bir de adını takdir-i ilahi koymuşlar.

İftira gibi.

Savaş Süzal’ın 7 Eylül tarihli yazısındaki bir cümle ile bitirelim sözü:

“Bir savaş içindeki ülkede beşinci kol önce lojistik destek noktalarına saldırır”.

5 Temmuz 2012 Perşembe

PKK – Devlet Görüşmeleri


Senaryoya bakın siz:

Önce güya merkezden seslenen bir gazeteye, “bu işleri Erdoğan çözer” lafını dedirtiyorlar.

Sonra gazeteciler, Zana böyle söyledi, randevu talep ederse kabul eder misiniz? Sorusunu tevcih ediyorlar zat-ı şahanelerine. O da;

Elbette kabul ederim, seve seve, memnuniyetle… Filan diyor.

Randevu talep ediliyor, anında gün bildiriliyor.

Görüşmeler gerçekleşiyor. Ve… açıklamalar… açıklamalar. Hemen bugünden tezi yok, TV’lerde açık oturumlar, tartışmalar, bilumum sahibinin sesi toplanırlar, millete artık bitmek üzere olan düşünebilme yetisini de silip süpürme çalışmaları yapılır.

Ben çok ahmağım. Şu basit senaryoyu bile anlayamıyorum.

1 Temmuz tarihinde yazmıştık bu mesajı.

Malumunuzdur ki, bebek katilinin kardeşi Osman Öcalan’a da aynı lafları ettirdiler.

“Sayın Başbakan isterse meseleyi çözebilir, gerçek budur, herkes böyle görüyor. İnsanların, askerlerin, gerillaların ölmesinden ıstırap çekiyoruz. Bunu kim önlerse bölgede en güzel işi yapar.”

Görüyor musunuz?

Zat-ı şahanelerinin posta güvercinlerini.

Kim diyorsa, görüşmeler Oslo sızdırmasından sonra kesildi diye, yanılır. Artık, görüşmeler ru-be ru yapılmaktadır. Aracısız yapılmaktadır.

Organizatör olarak da Başbakan Yardımcısı, açılımdan sorumlu kişi olarak Atalay var.

Kaç yıl oldu başlayalı açılım çalışmaları? Kaç metre mesafe alındı?

Atalay’ın başında bulunduğu bir işten fayda çıkmaz, beceremez. Yine eline yüzüne bulaştıracaktır.

Açıklamalar, vaktiyle parti sözcülerinden gelirdi. Şimdi PKK elemanları açıklama sözcüleri. Gelişmeler ilginç.

Takip etmeye devam edeceğiz.

22 Haziran 2012 Cuma

Aklı Sıra Millete Korku Salıyor


Şimdi işlenen ve bizlere yutturulmaya çalışılan husus şudur: “Kandil dağı çok zor dağdır. Askerinizi, kamyonlarınızı, toplarınızı, tanklarınızı… Oraya taşımak zordur. Hadi bir-iki ayda taşıdınız diyelim, oradaki militanlar gitmişlerdir, sadece karşınızda Iraklı Kürtleri göreceksiniz. Haydi beklediniz diyelim, boşa zaman harcayacaksınız. Siz oradan ayrıldıktan sonra militanlar yeniden gelip yerleşeceklerdir.” M. Ali Birand haber programında böyle yorumladı. Mealen alıntıladık. Bu ve benzeri yorumları, PKK muhiplerinden duyacağız demektir. Sıradan bir cahilin yorumudur bu. Kurmaylık öngörüsü bulunmayan, ileri strateji bilgisinden yoksun, dava adamlığı öngörüsünü gerilere bırakmış garip, cahil, sıradan bir yorum. Aklı sıra millete korku salıyor. Benzer yorumları sahibinin sesini dillendiren pek çok “dolma kalemden” duyabilirsiniz. Biliyoruz ki, düdük ötünce hep bir ağızdan aynı şarkıyı mırıldanırlar.

Biz askerlik eğitimi almadık, kurmay da değiliz, ne strateji geliştirme yeteneğimiz var nede harp sanatını planlama ve uygulama becerimiz. Akıl verecek halimiz de yok. Ama önümüze aldığımız ortaokul seviyesindeki bir haritayı okuyabilme, oralarda yol bulabilme becerimizi de denemek isteriz.

Dağlık, sarp kayalık ve zor bir bölge olduğu muhakkak. Peki kurmaylık zekası burada devreye girmeyecekse ne zaman girecek? Yoksa kurmaylarımız PKK muhiplerinin sözlerini mi dinleyip iş yapacaklar? Ne münasebet, ne münasebet!

Türk milleti olarak devletimizin en kolay istihbarat alabilmesi gereken bölgedir söz konusudur olan. Etrafı Türkler ve Kürtlerle çevrili (bir kısmı da Arap) bölge istihbaratımızın at koşturduğu yerler olmalıdır. (Böyle değilse sorgulanır zaten). İlk yapılacak iş, Telafer, Musul ve Erbil güvenli bölgeler haline getirilir. (Hiç itiraza gerek yok, anılan yerler zaten bizimdir, nüfusun çoğunluğu da Türk’tür) Yeteri kadar asker, istihbarat elemanı, teçhizatla kuvvetlendirilir. İran ile anlaşılarak militanların İran üstüne doğru hareketleri engellenir. Daha önceden Türkiye sınırları içindeki dağlar ve mağaralarda çembere alınmıştır. Kalıyor, Kandil’deki militanların hareket ettirilmesi. Kısa bir süre içinde teker teker kucağınıza düşecekler, pişmanlıklarını söyleyeceklerdir. Zafere odaklanmış, meselenin bitirilmesine and içmiş siyasi ve askeri iradelerin birleştirilmesi olacaktır çözümün başlangıcı.

Bıkkınlık, yılgınlık ifade eden ve en üst mevkilerdeki yetkililerin ağzından çıkan ve millet olarak pek garipsediğimiz bazı konuşmalar, evlad-ı vatanın azmini, direncini kırmaktadır. vaktiyle şöyle söylerdi yetkililerimiz: “PKK silah bıraksın, Türk adaletine teslim olsun”. Bu söylemi bıraktılar, artık şöyle söylüyorlar: “PKK silah bıraksın.” Bu laf değildir. Geçenlerde, karakol baskını ardından Başbakan Meksika’dan şöyle seslendi: “PKK silah bıraksın, hangi devlete gitmek istiyorlarsa gitsinler.” Milleti yenilgiye alıştırmanın yolu mudur, yılgınlığa sevk etmenin alıştırması mıdır? Anlayabilene aşk olsun. Bu sözlerde, bu değişimde ben şunu görüyorum. Türk Devleti PKK’ya zımnen af getirdi. Daha başka nasıl anlamamız gerek?

Teröristi bertaraf etmeden, terörle mücadele safsatadır.

Karakol baskını ardından dağlara asker yığıp, sağı solu bombalamak iş değildir. Militanların dağlardaki hareket kabiliyetini yok etmek önemlidir. Madem bombalamakla işlerin hallolacağını biliyordunuz bu güne kadar niye beklediniz diye sorar millet. Cevaplayamaz zor durumda kalırsınız. Ayrıca millet evlatlarını da intikam gibi duyguları yaşatmak doğru değildir. Her ölen PKK militanı haberi TVlerden verildiğinde gülümseme mi oluştuğunu zannediyorsunuz. Yanlışın üstüne yanlışla gitmek, tedavisi zor sonuçlara sebep olabilir. Ölümler hiçbir zaman zevk vermez insanımıza. Kamuoyunun infialini söndürmenin yolu bu değildir.

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, PKK’lı hainlerin yuvası olan Kandil’i yok edebilecek güce sahip olduğunu” söyleyen Genel Kurmay Başkanı’nın bu sözü ise yanlıştır. Neden mi? bu söz sokak kahvelerinde oturan her bir insanımız tarafından söylenegelmektedir zaten. Başkanlar konuşmaz, yapar. Kurmaylığın işi strateji geliştirmek ve emir vermektir. Ağlamak değil.

Serinkanlılıkla, vakarla, Türk gibi olarak çözülemeyecek bir sorun yoktur. Kazanılamayacak bir savaş yoktur.

Böyle bilir, böyle söyleriz.

21 Haziran 2012 Perşembe

PKK, Kürt ve Çözüm



Adını “Kürt Sorunu” koydular. Şimdi ise PKK’dan şikâyetvari söz ediyorlar.

Neymiş, PKK saldırdıkça “barış gelmeyecek”miş!

Pehh..

Canavarı, besle, büyüt, sonra da şikâyet et.

Önce anlanmalıdır ki, PKK tek yerden emir almıyor. Türkiye olarak hangi problemin üzerinde bulunuyorsak ve o çözüm çabaları hangi devletin amaçlarına ters geliyorsa onlardan PKK’ya emir gidiyor. Silahlı örgüt onların emirlerine ve menfaatlerine göre eylem gerçekleştiriyor.

Çözümü sadece PKK ekseninde düşünür ve ele alırsanız yaya kalırsınız. Çabalarınız havada kalır. “Çözüm” dediğiniz süreç aslında, sonu parçalanmaya varacak olan ihanet sürecidir. Problem, ne dağdaki eli silahlı eşkıyanın hoyrat baskınları, ne de bu baskınlarda beklediğimiz görevi Hakkıyla yapamayan güvenlik görevlileridir. Ayrıca çözüm Kandil Dağı ve onları organize eden dış güçlerin etkisiz hale getirilmesinden geçer. Kimdir bu dış güçler?

Bebek Katili’nin Suriye’den dışlanmasından sonraki aşamaları gözden geçirecek olursak, atıfta bulunulan devletler bir bir göz önüne gelecektir. Teslim edildikten sonraki PKK eylemleri gözden geçirilecek olursa, eylem öncesi Türk Devleti olarak yapılmak istenen ataklarında ayrıntılarıyla elenmesi ile yapılan eylemler arasındaki irtibat değerlendirildiğinde her şey ortaya çıkacaktır. En barizi ise, Mavi Marmara gemisinin Filistin’e yardım götürmesi sırasında İskenderun’da bulunan askeri birliğe yapılan saldırıdır. Kimin istediği ve PKK örgütünü kimin kullandığı orada net olarak görülmektedir.

Bir-kaç gün önce, Dağlıca Baskını ise, Başbakan’ın Meksika gezisine ve oralarda yaptığı görüşmelere ne kadar bağlı olduğu, olayları dışarıdan -basından- izleyen bizlerin bile bilgisindedir. O toplantılarda alınan kararlar, üzerinde durulan konular Dağlıca Baskınının ipuçlarını verecektir.

Bu noktada, “anlık istihbarat”, “stratejik ortaklık”, “sıfır sorun”… Gibi dış politika argümanlarından henüz bahse gerek bile görmedik. Sorun denilen şey, uygulanan politikalar, hesapsız dostluk ram oluşları, güvenilmez bilinen -devletlere ve kişilere- sonsuz itimat gösterileri, onların sundukları ve propaganda ettikleri anlamsız uygulamalar ve kanunların kendisidir.

Çözüm daima kendi içindedir. Kendindendir. Kendini ihmal ettiğin sürece çözüme de uzaksındır.

Huzur, barış kendini bilene çokta uzakta değildir.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Yine Uludere


Hüseyin Çelik, şöyle demişti: “Türk Ordusu uçaklarıyla Uludere’de sivil vatandaşlarımıza saldırdı”.

Tekrar ediyorum SALDIRDI.

TDK’da şöyle açıklanıyor Saldırmak:  Bir kimseye veya bir şeye karşı saldırı yöneltmek, zarar verici bir davranışta bulunmak, hücum etmek:”

Türkçeyi çok iyi bildiğine emin olduğum Çelik’ten dil sürçmesi filan olduğunu sanmam. Bile isteye, seçilerek kullanılmış bir kelimedir saldırmak.

Yıllardır PKK belasını def etmeye çalışan bir ordunun, ortadan kaldırmaya çalıştığı militanlar için yaptığı harekete saldırmak diyemeyiz. Saldırmak, Hantepe’ye yapılmıştır. Saldırmak, Hakkâri’de yapılmıştır. Saldırmak, Dağlıca’da yapılmıştır… Saldırmak Aktütün’de yapılmıştır, Gediktepe’de yapılmıştır. Köylere, masum insanlara, belediye otobüslerine, uykusunun derinliğinde masum insanlara yapılmıştır. Bankalara, dükkânların vitrinlerine yapılmıştır.

Uludere, ABD, PKK ve İsrail’in ordumuza ulaştırdığı hatalı, bozulmuş istihbarattan meydana gelmiştir. Amaç “Kürdistan”ın kurulmasıdır. Nihai amaç ise “Büyük Kürdistan”dır. Bu amaçlara ise Eşbaşkan’lığını Başbakan’ımızın yaptığı BOP vasıtasıyla gidilmektedir. Öyleyse, kendi hükümetimizi de onların arasında sayabilir miyiz? kahretsin ki, bu soruyu da sordurdular bana.

Yazıklar olsun.

Hantepe ve Uludere. Birbirine zıt iki plan ve fakat aynı amaca hizmet eden iki plandır.

Leyla Zana ne demişti: “kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz”.

Şimdi anlaşıldı mı?

***

Başbakan Ulusa Sesleniş konuşmasında aynen şöyle dedi:

“Belediyeler, hizmet için gönderilen paraları terör örgütüne aktarırlarken”

Demek ki tespit etmişler, BDP’li belediyelerin, gönderilen paraları örgüte aktardıklarını. Ne yapmışlar peki? Para göndermeye devam etmişler.

Bu bir suç duyurusudur. Madem, Başbakan yetkisinde olan işlemi yapmamış, Cumhuriyet Savcıları iki konuda soruşturma yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyim.

1. Belediyeler paraları nasıl harcadıkları konusunda soruşturulmalıdır.

2. Paraların örgüte aktarıldığını tespit eden Başbakan’ın para göndermeye devam etmesi konusu, görevini kötüye kullanmaktır. Bu konunun da soruşturmaya dahil edilmesi gerekmektedir.

İhmal, bir suçtur. Devlet hizmetinde ihmal, Ceza Kanunu’nda tanımlanmış ve ceza öngörülmüş bir suçtur.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Virüs Nasıl Yayıldı?


“Zaafiyet” konusunda geçenlerde bir makale yayınlamıştım. Amacım, kendine bu kadar güvenenlerin de hatalara, yanlışlara düşebileceğini, çünkü zaaflarımızla birlikte yaşıyor olduğumuzu vurgulamaktı.

Devletler, bünyelerini sürekli olarak taramaya tabi tutup, tespit edebildikleri virüsleri temizlemek zorundadırlar. Aksi durumda, virüs yayılır ve bedeni paramparça eder.

Biliyoruz ki, son otuz yılın başımızdaki belasıdır PKK. Nereden, kimler tarafından başımıza sarıldığı çok konuşuldu, çok yazıldı, hemen hemen bu konuda söylenmemiş söz kalmadı.

PKK virüsü, etkili olduğu bilinen Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, dağlarında, şehirlerinde, ilçe ve köylerinde kanlı eylemler, baskınlar, propagandalar yapmakta olduğu gibi, eylemlerini Türkiye’nin büyük şehirlerine kadar genişlettiği de bilinmektedir. Özellikle İstanbul, Adana, Mersin gibi büyük şehirlerde çocuk çağlarındaki yandaşları ile kanlı kalkışmalar yapmaktadır.

ABD’nin işgal ettiği Irak’tan ayrılması (esasen 6000 kişilik bir birliği kaldı), Başbakan Yardımcısı Arınç’ın bütçe konuşması ve takiben Bursa’da il teşkilatının kongresinde verdiği nutukta söyledikleri, Fransa’nın Yaşar Kemal’e edebiyat nişanı vermesi ve akabinde sözde Ermeni soykırımı hakkında aldığı karar, açılımdan sorumlu Başbakan Yardımcısı Atalay’ın “şiddet içermeyen görüşlerin açıklanmasının suç olmaktan çıkartmadan” bahsetmesi, Cengiz Çandar’ın “Ortadoğu’nun dinamiklerinin Türkiye’yi ‘Büyük Kürdistan’ın’ hamisi durumuna getireceğini” sıklıkla yazması, TV’lerde anlatması… ve daha nice terör örgütünü cesaretlendirici söylem ve eylemler olageldiği bilinmektedir. İlginç olan tarafta şudur, bu fikirlere karşı herhangi bir fikir söylemek durumunda doğrudan faşistlikle ve ırkçılıkla suçlanmaktadır. Hatta gariptir ki, “ileri demokrasi” söyleminin sahipleri olanlarda aynı minval üzere suçlama yapmaktadırlar.

Ve…

Leyla Zana, “Kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz” dedi ve/ya dedirtildi. Bu konu iki gün boyunca tartışılırken, eşkıya ile savaş tutan Türk Ordusu Uludere ilçesinde bir kazaya uğradı.

Öteden beri “ABD ile anlık istihbarat paylaşımı” yapılıyordu. Anlık istihbarat, insansız uçakların çektiği resimler, videoların İsrail ve ABD değerlendirilmesinden geçtikten sonra, Türk Genel Kurmayı’na bildirilmesinden ibaretti. İlk okumayı ve değerlendirmeyi yapıyorlar ve Türkiye’ye veriyorlardı. Ne yapılması gerekiyorsa dikte ediyorlardı adeta.

Hantepe baskını kırılma noktasıydı. Katırlarla silahlar taşınıyorken defalarca görüntülenmiş, ilgilisi değerlendirmiş ve istihbaratta vermişti, vermişti ama “kaçakçılar” olarak. Fakat ne olduysa olmuş, seksen küsur militan ağır silahlarla Hantepe’ye sızmış ve baskını gerçekleştirmişti. Bilgiyi değerlendirenler tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmışlardı işin içinden. Sıradan bir inceleme ile belki de kapatılmıştı. Sonraları ise, istihbaratın verildiği ve askerin gerekli önlemleri almadığı şeklinde suçlayıcı yayınlara şahit olduk. Haklı gibi görünüyorlardı. Çünkü görüntüler o kadar açıktı ki, değerlendirmeyenler ve gerekli tedbirleri almayanlar kesinlikle suçluydu. Günah keçisi bulunmuştu. Türk Ordusu.

Virüsü ekenler, yayanlar ve besleyenlerin oyunu kusursuz bir biçimde sahnelenmeye devam ediliyordu. Hantepe baskının tam da tersini yeniden sahneye konulması planlanıp oynandı. Şöyle ki;

İnsansız uçaklar yine görüntü aldılar, istihbarat işleme merkezlerinde değerlendirildi. Militanların katır sırtlarında silah taşıdıkları bilgisi verildi. Tabiî ki uçaklar anında kalktı, bombaladı ve geldi. Sonuç 35 kişinin ölümü.

Ölenler sivil miydi, değil miydi? Pkk’lı mıydı, değil miydi? Soruları sorularak, liberal, İslamcı ve milliyetçi çevrelerde zorlu tartışmalar yapıldı. Virüs yine başarmıştı.

Bu konuda yazılarını ve yorumlarını takip ettiğim ‘Cesuryorum’ isimli yazarın, haber kaynağından ve diğer kaynaklardan edindiği bilgiler üzerine notları şöyledir. “her ne kadar hükümet sözcüsü, aralarında gazi/korucu çocukları filan var dese de; bu grup, PKK ile işbirliği yapan bir grup. Dağdaki PKK’lılara erzak götürüp getiren bir grup. Aynı zamanda kaçakçılık yapan bir grup. Hem kaçakçılık yap devlete kazık at, hem de PKK’ya destek ol. Ayrıca öldürülenlerin aralarındakilerden 7-8 tanesinin terörist” olduğunu da açıkça yazdı”. Ayrıca, o bölgelerde kaçakçılık işiyle uğraşan kişilerin en çok 9 kişi ve katır kervanıyla hareket ettiği bilinmektedir. Bu olayda ise, hem kişi sayısı hem katır sayısı alışılmışın dışındadır ve bu konunun incelenmesi gerekir.

Virüsün işi bitmedi.

Sevan Nişanyan facebook sayfasından şunları; “Bugünkü Uludere olayı, görebildiğim kadarıyla, dönüşü olmayan noktadır. En geç iki yıl içinde bağımsız(lık ilan etmiş) Kürdistan’la karşılaşmaya hazır olmak gerekiyor”. Yazdı. Daha sonra etraflıca bir yazı ile meramını anlattı, şunları ilaveten söyledi: “Bildiğim şey şu: Kürtleri TC’ye bağlayan bağ inceldi, inceldi, iplik seviyesine geldi. Leyla Zana’nın dünkü demeci, o ipliğin kopmak üzere olduğunu gösteren çatırtılardan biriydi. Bugünkü olay o ipliği koparmıştır. Ne demek yahu üç gün yas ilan etmek? Ülkenin silahlı kuvvetlerine karşı alenen savaş açmak demektir. Ve hiç şüpheniz olmasın, olağan üstü kitlesel destek görecektir. Bu noktadan dönüş olmaz maalesef. Hayal kurmayalım.”

Nişanyan, bir düşüncesini ortaya koyuyor, haklı ya da değil ama kendisine sunulan ortamlarda fikirlerini rahatça dilendiriyor. Ona ne diye kızalım ki?

Şu artık iyice anlaşılmış olmalıdır. İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerle ortak bir “Büyük Kürdistan” kurulmak istenmektedir. Türkiye’deki olaylar da bu yönde kurgulanan oyunun parçasından ibarettir. Fakat, ne hükümetten, ne de Dış işlerinden bu amacı bertaraf edecek bir hareket görebiliyoruz. Yazık, çok yazık.

Virüs işbaşında. Beden felç olmak üzere. Yukarılarda Çankaya kavgasına tutuştular, ahaliyi gören yok. 

16 Aralık 2011 Cuma

Terör Üzerine Düşünceler


Terör: özellikle büyük devletlerin, dış politika amaçlarına ulaşılmasında kullandıkları önemli bir araçtır. Örgütü kurarlar, büyütürler, geliştirirler, amaçları uğruna istedikleri eylemleri yaptırırlar en sonunda bu örgütü ortadan kaldırmanın yolunu ararlar. Hatta ordularını bile bu örgütün üstüne sürdükleri görülmüştür. Bu aşamada örgüt artık düşman sayılır. Düşmanlığına karar verildikten bir müddet sonra ya örgütün bizatihi kendisi veya yan kuruluşları ile yeniden çalışmalar başlatılır. Bu devam eden ve sürdürülecek bir döngüdür.

Afganistan, Pakistan, Mısır, Yemen, Sudan, Libya ve son günlerde Suriye’de örneğini gördüğümüz terör olayları yukarıdaki cümleyi doğrular niteliktedir. Olayların başındaki örgüt bir yerden beslenmektedir, örgütün başındakiler aynı yerde eğitilmişlerdir, para, silah ve lojistik destekleri aynı yerden sağlanmaktadır. Bu bilgiler, gizli şeyler değildir, yazılıp çizilmiş çok çeşitli gazete, makale, inceleme-araştırma yazıları ile internet medyası alanlarında dillendirilmiştir. Herkesin bildiği gerçeklerdir.

Toplumun, dininden, kültüründen, örf-âdetinden, tarihinden gelen direncinin kırılması çalışmaları etraflıca düşünülerek ortaya çıkarılmış hain bir planın parçasıdır ve ilk uygulanacaklardandır. Uygulama alanında yine aynı toplum içinden seçilmiş ve itibar sahibi aydınlar, üniversite üyeleri, yazarlar, şairler, sanatçılar, sivil toplum kuruluşları, gazeteler, televizyonlar ve gençlik kuruluşları “ve hatta devlet kurumlarına sızarak politikalar geliştirmek ve uygulamak” biçilmiş kaftandır. Saldırı toptan başlatılır. Ne hikmetse, kiralık kalemler, kirli ağızlar, karartılmış ekranlar, karanlık araştırmacılar, belirsiz uçlu dernekler.. hep bir ağızdan benzer şeyleri tekrar eder dururlar…

Kendini unutturmak, umutsuzluğa itmek, kargaşadan gına getirmek ve teslim alınmak. Sırasıyla uygulanan stratejileri hep budur.

Aynı eylemlerden, benzer zevkleri alan millet gün gelir ki, şöyle düşünmeye başlar:

‘Yapacak bir şey yok!’tur; ‘En ufak bir umut ışığı görülememektedir’ , ‘Her gün her şey daha kötüye gitmektedir’…

Bu söylem toplumu ele geçirdikçe, toplumsal bunalım büyür, emperyalizmin savaş bandosu amacına ulaşmış olur…” (Banu AVAR)

Atış yapılmış, hedef tam isabet vurulmuştur.

Artık, istenilen kanunlar rahatça çıkarılır, anayasalar istenildiği biçimde değiştirilir, ülkenin sahip olduğu ekonomik değerler istedikleri kişilere hesapsızca geçirtilir, milletin üzerinde titrediği ve gözü gibi koruduğu değerleri bir bir cezaevlerine tıkılır, iktidarları istedikleri gibi değiştirirler, kimleri istiyorlarsa iktidar koltuklarına oturturlar, mekteplerde okutulan derslerin konularını istedikleri gibi yazarlar, hangi konuların nasıl verileceğine karar verirler, hangi tür insan tipinin yetiştirilmesi gerektiği kendi plânlamaları üzerine olur, değerli bilim adamı ve mühendislere çalışma konuları talim ettirilir, istedikleri yoldan çıkmaları halinde rahatça ortadan kaldırılır…

Hesapsız, kitapsızdır bu işler…

Arayan olmaz, soran olmaz, savunan olmaz, karşı duran olmaz…

Bir dönem önce, sömürge ve sömürgeci ilişkisi denilen dayatmalar artık sıradan ama parasal anlamda güçlü, çok ortaklı şirketlere geçer. Ele geçirilen devletlerde, bu şirketlerin menfaatleri neyi gerektiriyorsa o yönde yasalar çıkartılır ve uygulanır. Hatta ülkenin önemli görevleri bu şirketlerin istedikleri kişilerin idaresine terk edilir. Bu şirketler her ne kadar çok ortaklı gibi görünseler de esas ağırlıklı yönetim, dünyanın diğer büyük şirketlerini de yöneten beş – on aileden ibarettir. Görünürde olanlar ya ülke içinde elde edilen hainlerdir, ya da yine dışarıdan getirilmiş gafillerdir. Her halükarda kaleyi feth etmenin yolu, tarihler içinden bilindiği gibi, içeriden fetihdir. Bu yol daima uygulanacak taptaze bir politikadır.

Dünyanın herhangi bir bölgesinde, isimleri bile bilinmez bir ülkenin hikâyesinden bir sayfadır okuduklarınız…

28 Ekim 2011 Cuma

İkisi de ‘Bey’di

Biri İlbey, diğeri Gülbey.

İlbey Türkiye’nin batısındaki köylerin birisinde, Gülbey Türkiye’nin doğusundaki köylerin birisinde yaşayan, benzer özellikleri taşıyan ailelerin çocukları idi. Hikâye bu ya… Benzer dünyalarda, benzer hayatları yaşayıp benzer zamanlarda benzer görevleri üstlendiler…

Ben onlara batı beyi, doğu beyi diyorum.

Öyle bir kardeş oldular öyle bir kardeş oldular ki, analarına yazdıkları mektuplarda  “bey” kardeşlerin birbirlerine selamını iletirlerdi. Birbirlerine anlatmadıkları mahrem hayat tarzlarındaki gizlilik kalmamıştı.

Kader yirminci yılın sonunda her iki beyi Türkiye’nin doğu bölgesinin yüksek dağlarında askerlik hizmetini yapmak üzere birleştirmişti.

Doğu beyi uykularından kan ter içinde sırılsıklam her uyandığında batı beyinin kucağına düşüp onun besmele çekerek  “ kardeşim… “ kolunu doğu beyinin omzundan geçirerek bağrına basmasıyla tereyağından kıl çeker gibi gül beyi  (sıkıntılı) uykusundan uyandırıp sırasında tokatlayarak bile uyandırıp bağrına bastığı zamanlar çok olmuştur. Bu sıradan bir arkadaşlık hatırasıdır.

Batı beyi bir gün (bakmayın bir gün dediğimize) :

Komutan nöbetçi kontrol devriyesini yapacağı sırada, nöbette olması gereken İlbey’ in yatakhanede uyumakta olduğunu bilen Gülbey komutanın önünü keser ve ondan önce İlbey’in nöbet mahalline ulaşır. Nöbetçi yerinde görev alır. Bir kaç dakika sonrada nöbetçi komutan o bölgeye ulaşır. Gerekli tekmillerden sonra komutan :  “Sen İlbey değilsin, kimsin sen?” belki de dünya dönmeyi unutmuştur belki de rüzgâr esmeyi unutmuştur, belki de önüne giren buluttan ötürü ay ışık vermeyi unutmuştur. Gülbey in gözleri kocaman kocaman oldu, elleri titredi silahı ha düştü ha düşecekti. Komutan: “Gülbey”  diye gürledi. Gülbey fısıltı ile “ emret komutanım “ diyebildi.

Batıbeyi ateşler içersinde yatağında memleketi, anası babası ne bileyim işte… Gözü kapalı bir şekilde sayıklayıp duruyordu. Nöbetçi komutan yanındaki çavuşa  “vukuat yoktur yaz oğlum” “ yalnız yarın Gülbey benim yanıma gelsin, unutma haa diye tembihledi.”

İşte böyle birbirlerinin nöbetlerini bile tutarlardı. Öylesine kardeş olmuşlar, öylesine bir ikili oluşturmuşlardı, öylesine kaynaşmışlardı ki, birisinin adını desen ikisi birden ayağa kalkardı. Bu hallerini ise komutanları dahil herkes bilirdi birliklerinde.

Gecenin zifir karanlığının ortasında nöbetçiler; “Silah başına.. silah başına” diye bağırdılar. Adeta birliğin yerleştiği karakolun dört bir yanı sarılmış, her tarafından ağır silahlarla ateş ediliyordu. Cehennem gibi, dört bir yandan şarapnel parçaları uçuşuyor, lav silahları, roketler yakıp geçiyordu. Karakoldaki sınırlı sayıdaki askerler ellerindeki piyade tüfekleri ve makinelilerle teröristlere karşılık verseler de etkili olamıyorlardı. Karakol komutanı zorlukla Tugay’ı arayabilmiş, durumu rapor etmişti, yardım ha geldi, ha gelecekti. Çok uzun sürmedi saldırı. Teröristler planlandığı gibi belli bir anda hep birlikte susturdular silahlarını ve çekildiler. Gecenin karanlığında kayboldular.

Komutan mevzisinden doğrulup, etrafa göz gezdirdi. Çapulcuların çekilip gittiklerinden emin olduktan sonra, “kayıp var mı, yaralı var mı?” emrini verdi.

Çavuş mevcudu ortaya topladı. Nöbetçiler yerlerine dağıldı.. Acele sayım yapıldı. İki kişi eksikti. Yeniden sayıldı, bir daha sayıldı. Eksik iki kişi idi.

Karakolun içi, mutfak, tuvaletler arandı. Oralarda kimse yoktu.

Komutan: “İlbey..” dedi. Ses çıkmadı. Gülbey diyemedi.

Onlar asla ayrılmazlardı.

Ertesi günü gazeteler, biri Doğudan biri Batıdan iki Bey’in şahadetini yazıyordu.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...