Ana içeriğe atla

Büyüklük Hastalığı


Yüksek oy oranının sağladığı güven ve yenilmezlik duygusu, tırnağın ete doğru büyümesi sonucunu doğurmuştur. Büyümenin verdiği ince ince acılar zevk olarak algılanmıştır. Büyüme devam ettikçe ve bir noktadan itibaren gerçek acılar hissedilmeye başlamıştır ki, zevk direncinin aşılması durumunda yapılacak tek şey ameliyatla o tırnağın kesilip atılmasıdır. Başlangıçta buna da cesaret zordur. Ne de olsa eski dostları düşman olarak ortaya sürmek hiçte kolay olmayacaktır. Hâlbuki eski yoldaşın verdiği azap dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Ve tırnak, bir gün parmağı yırtar ve çıkar ortaya dayanılması zor acılarla.

Şimdi suçluyu alelade bir şekilde ortaya dökme vaktidir. Ne kadar çok bağırırsa, ne kadar çok etrafını tahkim edebilirse acıların bıraktığı kir görünmeyecek ve ahali masumiyetini, mağduriyetini, dürüstlüğünü düşünecektir. Geçmişi, unutturabildiğin kadar başarılısın. Parmağa verilen zararı en aza indirgeyebildiğin kadar baştasın.

“Dünyayı değiştirmekle uğraşacaklarına önce kendilerini değiştirmeleri” gerekse de, bir türlü kavrayamazlar bunu. Çünkü kendilerinin asla hata yapmayacaklarına, asla yalan söylemeyeceklerine, asla yanlışlarının olamayacağına filan inanırlar. Paragraf başındaki cümle, hemen her yerde karşılaşılabilen bir cümledir. Okumayan kalmamıştır. Boşuna söylenmiş bir laf gibi duruyor. Sözlerin kimseye bir etkisi yoksa, niçin sarf edilir? Oysa her sözün, her kelamın bir sahibi vardır, bir gün çıkar gelir sahibi ve alır söyleneni. Ne var ki, dünyayı değiştirmeye soyunanların da, ayna karşısına geçip kendilerini sigaya çekmeleri, geçmişleri ile durumlarını ve gelecek için ne yapmaları gerektiği hakkında fikir terazisinden geçirmeleri de lazımdır. Ki, doğal değişime kendilerini ne kadar uydurduklarını her gün izleyebilsinler. Yoksa, değişimden bahsetmek, değiştiğini söylemek, değişmeyenleri hedefe oturtmak beyhude çabalardır, yalandan ibarettir. Bir de şöyle bir garabetten söz edebiliriz. Örneğimizdeki kişi(ler) kendini dış dünyaya kapatmıştır. Dışarıdaki gelişmelerden bihaber yaşar. Fakat bunu bilmez. Bildiğini sanır. Dünyayı izlediğini, izleyenlerin aktardığını filan düşünür. Bilmez ki, izleyenler dedikleri de kendilerini sıkı sıkıya kapatmışlardır dış dünyaya. Yaşadıkları, kendilerinin kurdukları bir küçük dünyadır. Bütün olanlar, kendi dünyalarında cereyan etmektedir. Tırnağın, parmak kaslarına yaptığı tazyikin zevk olarak beyinlerine düşmesi gibi…

Elde kala kala, kandırılmaya hazır ve kendilerini tam olarak konuşmacının kucağına bırakmış geniş halk yığınları kalmıştır. Öteden beri, konuşmacının üslubuna hayran bu kesim, kutsiyet atfettiği uzun tiradları duymaktan aldığı hazzın uçuruculuğuyla kanatlanmıştır adeta. Hiçbir itirazın yükselmediği kitlenin duymak istediği, sorunlarına çözüm aradığı konular yerine, onları yeniden kandıracak konuları ustaca gündeme getirip ve uzun süre gündemde taşıyarak dinleyicinin akıllarını istediği gibi eğip büker, ahlaki bir davranışa gerek görmeden, kendi bildiğince. Konuşmaları arasına sıkıştırılan bir ayet, birkaç hadis, ululardan bir kelam koca kitleyi kendine bağlamak için yeterlidir. Ne de olsa anlattıkları hep kendi doğrularıdır. Her ne kadar kendi doğrularını dillendirirse de, objektiflikten uzak, işine geldiği gibi bilgiyi eğip bükerek.

Gidişat, ayağın kesilmesi sonucuna varabilir. Hâlâ, gelen acıların zevk olduğunu düşünerek, kendi sonunu getirebilir.

Sonuç, büyük büyük hastanelerin kurulacağı ve içini derin ruhsal krizler yaşayan hastaların dolduracağı büyük bir ülke tasviridir anlatılan. Korkarım ki, tedavi edecek doktorların bile bulunmasının zor olacağı günler yaşanır.. Çünkü büyüklük hastalığı, en tepeden başlayarak, üçgenin tabanında yer alanlara sirayet eder. Aradakiler ise, ne yapacağını bilemeden, bir yukarıya, bir aşağıya koşuşturmaktan yorgun düşerler ki, ikinci felaketin habercisidir bu durum.

Başa dönüp, yeniden başlamak, yıkılanları tamir edip, geçmişe sünger çekmek yapılacak en akıllı işlerdendir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…