Yunus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2014 Cuma

Kısaca Ermeni Meselesine Bakış


“(Azerbaycan) Kurtuluş Savaşı dönemi Hariciye Vekili Ahmet Muhtar Bey şöyle diyordu: ‘Bölgede çok büyük oyunlar oynanmaktadır. Endişemiz şu ki, İngilizler ile Bolşevikler Türk âlemi ile bizim aramıza bir [Büyük Ermenistan] kurmak istiyorlar’”. (Beşir Mustafayev)

***

Osmanlı iyice zayıflamış, ayakta durabilecek gücü kalmamış, başkentine yabancı askerler sızmış, kararlarını yabancıların etkileriyle alır olmuş, bırakın etrafına bakabilmeyi, saltanat sahipleri kendilerini (saltanat şehrini) kurtarmanın telaşına düşmüş. Bu durumda, dünya emperyalizminin gözü Türklerin yaşadığı alanların talanıdadır. Çünkü onları savunabilecek güç yedi ayrı cephede vuruşmakta ve son sıkım kurşunlarını saklamaktadırlar. Sair bölgelerdeki Türkler tek başlarına kalmışlardır ve savunmasızdırlar. Gençler cephede, şehir, köy ve mahallelerinde kalanlar ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklardır.

“Türkler, hiçbir zaman Ermenilerle savaşıp onların vatanını ele geçirmemiştir. 1071 yılında Selçukluların Anadolu’ya gelişi, Ermenileri memnun etmiştir. Türkler, Bizans baskısından kurtardığı Ermenilerin dinine, diline ve kültürüne dokunmamış; Ortodoks olmadıkları için Bizans zamanında sapkın denilerek İstanbul’dan kovulan Ermeniler, fetihten sonra bu şehre dönmüşlerdir. Türk yönetimi, onların ziraat ve ticaretle uğraşarak rahat bir hayat yaşamalarına zemin hazırlamıştır. Gün gelmiş Ermeniler, bir millet-i sadıka olarak devlet yönetiminde söz sahibi olmuş, bakan, başbakan, müsteşar ve büyükelçilik görevleri yapmışlardır.” (Yunus Zeyrek, Bu dosyayı kaldırıyorum, Ermeni Dosyası)

Üzerinde yaşadığımız vatan toprağı asırlardan beri birçok milletin sahip olmak istediği stratejik önemi haiz bir coğrafya parçasıdır. İngilizler, Fransızlar ve Ruslar gibi Hristiyan topluluklar çoğu zaman da birleşerek ve aynı planları uygulayarak Anadolu’yu ele geçirmeye çalışmışlardır. Sıcak denizlere inmek emeli asırlardır Rusların hayalini süsler. Boğazlardan geçerek inmenin dışında da başka yol bulamazlar. Bunun için, Türkler içinden buldukları devşirmeler aracılığı ile Ermenileri ayaklandırırlar, sadece Ermenler değil sair etnik unsurları da kullanmak isterler. Rusların vaatleri Ermenilerin aklını başından alır. 93 savaşı namıyla bilinen Osmanlı Rus savaşında (1877) Doğu Anadolu’da yirmi bir vilayette bağımsız bir Ermeni devleti vaadi ile Kafkasya’dan gelen Çar orduları saflarında savaşa girerler. Casusluk yaparlar, baskınlar yaparlar ve yüzbinlerce Türkü boğazlarlar. Kendilerine ‘sadık’ diyen bir devlete ihanet ederler.

Ki, yine özellikle Rusların kışkırtması neticesi 19. Yüzyılın başından itibaren Ermeniler başkaldırmışlar çok kanlı isyanlar gerçekleştirmişlerdir. “1894 yılında Sason, büyük bir Ermeni ayaklanmasına sahne oldu. Bu isyanı tertipleyen Boyacıyan isimli komitacı, isyanın bastırılmasıyla dışarı kaçtı. Boyacıyan, 1908’de Kozan Mebusu olarak Meşrutiyet Meclisi’nde yer alacaktı!. Bundan bir sene sonra 1895 yılında, yediden yetmişe silahlanan Maraş Ermenileri, Zeytun’da önce telgraf tellerini keserek haberleşme imkânını ortadan kaldırdılar. Sonra baskın düzenledikleri kışlada 600 askeri esir aldılar ve hepsini Ermeni kadınlarına öldürttüler. Bu isyanın bastırılması sırasında 13 bin asker, 7 bin Müslüman, 6 bin Ermeni öldü!” (Zeyrek aynı eser) Ermenilerin saldırıları bir türlü bitirilemedi, bu yüzden Doğu Anadolu halkının Ermeni çetelerine karşı kendini savunması için aşiret beylerinin komutasında Hamidiye Alayları adıyla bilinen Kürt milis hareketi kuruldu. Ki, zamanımızda Kürtleri Ermenilere karşı kullanmak hususunda aleyhimize propaganda yapılmaktadır.

Askerin ve polisin zayıf olduğu bir anda 1909 yılında Adana’da ayaklandılar. Halk kendisini korudu ve isyanı bastırdı, ancak “Adana Valisi Cemal Paşa kendini savunan halkı cezalandırdı. 50 kişiyi Talat Paşa’nın onayı ile idam etti. İlahi adalet, günahsız insanları idam ettiren bu iki devlet adamından birini Berlin’de, diğerini Tiflis’te Ermenilere katlettirdi” (zeyrek, aynı eser)

Ermenilerin şımardıkları zamanlardı bunlar. İstanbul’da bile Türklere hakaretler ediliyor, taş atmalar ve kurşunlamalar yapılıyordu. Yakalanan Ermeniler yabancı elçiliklerin baskılarıyla kurtarılıyordu. Türkler iyiden iyiye ezik bir hayat yaşıyorlardı, yaşamak denilirse!. Hıristiyan ülkeler topluca Ermenileri kullanıyorlardı. Bunlar bilindiği halde, gani gönüllü Türklerin Meşrutiyet Meclisinde 14 Ermeni milletvekili bulunuyordu!.

Seferberlik zamanı. Ermeni lideri 2 Ekim 2013’te Ermenilerin korunmasını Çar’dan ister, Çar Ermeniler için parlak bir gelecek vaat eder. 1914 birinci dünya savaşı başlar. Fırsat kollayan Ermeni-Rus ortaklığı askersiz kalan Van şehrini ele geçirirler. 30 bin kişiyi öldürürler. Van gölünü Müslümanların cesetleriyle doldururlar. Kadınlara işkence ve tecavüzleri anlatmaya yürek ister! Aynı durumlar, Muş ve Bitlis şehirlerinde de yaşanmıştır. İnsanlık tarihinin utanç verici sayfalarıdır bunlar, kadın, yaşlı, çocuk ayırımı yapılmadan sivil halk vahşice katledildi. “1915 yılında çıkarılan ve Ermeni azınlığını daha gerilere çekmeyi hedef tutan meşhur sevkiyat Kanunu’nun aslında ne kadar haklı sebeplere dayandığını ortaya koymuştur. Sonradan eleştirilen bu kanun, bir zaruretti ve bu zarureti de Ruslar tarafından kandırılmış, devletleri aleyhine isyana ve vatandaşlarını katliama kışkırtılmış olan Ermenilerin bu tutumu doğurmuştur.” (Zeyrek, aynı eser)

24 Nisan’da yayınlanan emirname ile ermeni komitacılarının tutuklanması istenmiştir. Ele geçirilen liderler muhtelif cezaevlerine gönderildiler. Ermeni terörünün beli kırılmış fakat ayaklanmalar durdurulamamıştı, çünkü Çanakkale, Filistin, Kafkasya cephelerinde savaş devam ediyordu, üstelik Ermeni çeteleri savaş cephelerine gönderilen yardım konvoylarını vuruyor ve ikmal yollarını tıkıyorlardı.

“yapılması gereken şuydu: Savaş zamanı düşmanla işbirliği yapan, devlete arkadan vuran ve savaşan ordumuzun can damarını kesen unsur, buralardan çıkarılmalıydı. 27 Mayıs 1915’te çıkarılan sevkiyat kanunu, bu unsurun başka bir yere naklini emrediyordu. İşte kıyamet koparılan Tehcir kanunu budur! Savaş halinde düşmanla el birliği edenlere karşı bir tedbir almayacak devlet yoktur.” (Zeyrek aynı eser)
(Devam edecek)


7 Mart 2013 Perşembe

Yunus ve Günümüz!



Yunus’u çalışmadan önce: “Kırmızı gülün alî var” türküsünü iyi bellemek lazım.

Mesela, yeni şarkılardan: “Niye geldim İstanbul’a” şarkısını iyi analiz etmek lazım.

Bir Çarşamba Türküsü vardır: “Çarşamba’nın ortasından akıyor ırmak/Her yiğidin kârı değil sözünde durmak” mısralarını eşelemek lazım.

Sanırsın ki, Yunus gitti.

Yunus yaşıyor hocam.

Yunus, Ertaş’ta, Veysel’de yaşıyor… Adı sanı bilinmez binlerce Türk’ün içinde yaşıyor.

Kitaplarını niye attırmıştı Şems, Mevlânâ’ya? Niye?

Unut gitsin hocam.

Bu işler, sakal bırakmakla,

Elini göğsüne götürmekle filan olacak işler değil hocam.

Ya kendine bir başka yol bul,

Ya da vazgeç bu sahte yoldan.

Ne şekillerin çizimlerinde bulursun,

Ne de kitapların sayfalarında.

Göklerde hiç arama.

“Şah damarından daha yakınım”

Kelamı, bu mu demektir.

Satılan can,

Alıcısı kimdir?

Ki, maşukla ilişkilendirirsin.

Vazgeç hocam.

Sen kitaplarına dön. Satırlardaki manayı bulmaya çalış.

Maşuk, alıcısı bulunamayan malın çöpçüsü müdür?

Unut gitsin.

Vur üstüne meyi, vur kendini sarhoşluğa.

Bilirsin ki,

Her sarhoşluk,

Bir resim taşır Maşuk’tan.

Unut gitsin hocam. Unut gitsin.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Uyanamıyorum

Yine akşam oluyor. Kendi başıma kalabilmek, bir parça kitap okumak, dinlenmek üzere sedire uzanmak, bir ara kalkıp soğuk su içmek, ılıktan daha soğukça bir su ile yıkanmak, ala sulu yeniden uzanmak. Televizyonlarda ne var acaba? haberler, iç açıcı değildir şimdi. Problemler, dertler, şu öldürülenler, şu soygunlar, trafik kazaları, kap-kaçlar, yerlerde sürüklenenler, iç parçalayan pazar manzaraları, sesi yetmeyen ünlü! sanatçıların kulak tırmalayan yeni şarkıları, konusu sonradan bulunan tartışmalar, kimin ne dediğinin önemi olmayan fikirsiz, destursuz konuşmalar, kavgalar, demokrasi lafları, bir anda demokrat olan, bir anda yenilikçilik taslayan siyasiler, kendini bilmez evlilik meraklıları, genç ihtiyar şov düşkünü insancıklar, geçmişlerinde hiç bir kavganın içinde olmayan, bir anda mücahitliği tutunacak dal olarak gören sonradan olma bilgiçler, her gün televizyon televizyon gezen söyleyecekleri, yıllardır söyledikleri olan üniversite kaçkınları, ezber bozucu olduklarını her fırsatta tekrarlayan fakat ezberlerinden çıkamayan ukala dalkavuklar, asla dini siyasete alet etmeyen ama Cuma Namazından çıktıktan sonra namaz kıldığı caminin önünde demeç veren siyasiler, karakolları basılan askerler, ağır silahlarla kilometrelerce burnumuzun dibine sokulan ve askerlerimizi şehit eden teröristler, doğduğu dağlarında kekik toplarken, kendi çocukları tarafından kurşunlanan yoksul insanlar… burası benim memleketim mi? duraksadım. Benim memleketim.

Söğüt’ten doğup dünyanın dört yanında, medeniyeti parlatan, adalet dağıtan, fakiri fukarayı kollayan, komşusu aç iken tok yatmayan, ilmi her fırsatta yükselten, padişahlarının hocalarının arkasından gittiği, Avrupa içlerinde, Afrika’da, Asya’nın hemen tamamında bir işareti ile orduları hareket ettiren, emri verdiği andan itibaren de, sadece “oldu” cevabını bekleyen, hükümran olduğu her vilayette hanlar hamamlar, kervansaraylar inşaa edip, fakirin doyması için imarethaneler kuran, o coğrafyalarda yaşayan kuşlar için yuvalar, vakıflar tesis eden, 500 yıl önce kurduğu köprüleri şu an da bile hala sapa sağlam ayakta duran, kurmuş olduğu devletin kopyasını çıkarıp neleri nasıl nerelerde uyguladığının belletilip, medeni dünyalarca aynısının şimdilerde uygulatıldığı, tarihe altın sayfalar bastıran, bu sayfalardan içinde bulunduğumuz günlerde bizlere gülen, savaş medeniyeti, at medeniyeti, vakıf medeniyeti, asker (ordu) medeniyeti, orta çağı yıkıp yeni yepyeni medeniyetleri vücuda getiren, bu günlerde demokrasi diye adlandırılan bir çok şeyi yüzyıllar boyunca fiilen uygulayan, hasletlerini sadece kendine saklamayan, dünyanın her yerindeki fakir fukara çocukları toplayıp, eğiten, besleyip büyüten, sadaret makamına kadar yükselten, Allah’ın Hakkı Allah’a, Kul’un Hakkı Kul’a anlayışında olan, yaratılmışın tamamının Hak olduğuna inanan… benim memleketim miydi? unuttum. Benim memleketim. "Ama biz uyanık ve tedbirli topluluğuz"(*)

Sonra bu medeniyet İmparatorluğu, araya giren fitne, fesat… yüzünden, zayıfladı. Zayıflayan devletin üzerine çakallar, sırtlanlar, akbabalar üşüştü. Her biri bir parçasını koparttılar acımadan. Can çekişiyordu. Leş yiyiciler hangi parçanın, kime nasıl pay edileceğini tartıştılar. Anlaşmaları hep hastanın öldürülmesi üzerine oluyordu. Hasta, güçten düştükçe kendi organları da ihanet etmeye başladılar. Kanser oldular, verem oldular, sıtma oldular, açılan yaralar kapanmadı bir türlü. Organlar, bir bir vücuttan düştü…”Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın” (**)

“Haktan inen şerbeti içtik elhamdülillah/Şol kudret denizini geçtik elhamdülillah”

Kudret denizinden “el almış” ulu bir başbuğ, memleketimin durumunu bir çırpıda gördü. Yapılması gerekenleri planlayıp, vatan toprağının hiç olmazsa bir kısmının -vatan- kalması, milletin burada yaşaması için planlarını uygulamaya koydu. Esas olarak yalnızdı. Yalnızlığı, özellikle tek başlarına geçen uzun gecelerde daha da beliriyordu. Milletine güveniyor, yakın arkadaşlarına da bunu öneriyordu. Memlekette kendiliğinden yapılan, üretilen hiç bir şey yoktu. Öylesi fakirlik, yoksulluk, yalnızlık vardı ki, dünya devletleri hayalperest olarak nitelendiriyordu, bağımsızlık hareketine kalkan yiğitleri. Para yok, araç gereç yok, silah yok, vasıta yok, at-araba yok, yiyecek yok, giyecek yok…. Yok, yok…yok. Lisan-ı hal ile anlattığı her problem mutlak surette çözülüyordu. Çözümler görüldükten sonra da milletin imanı artıyor, bağımsızlığın hayal olmadığı idrakine varılıyordu. “Sabredin sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, hazırlıklı ve uyanık olun”(***) Sabrın en büyük silah olduğunun bilincinde, fakat sabrın “çalışmak” olduğunu, millete anlatarak sonuca ulaşılacaktı. “Uyanık olmak” çalışmayla eş anlamlıydı. Milletçe çalışılacak, elbirliği ile başarılacaktı.

Hayal değilmiş. Başardılar.

Başardılar da, seksen yıl sonra yine bir şeyler oldu. Ufak tefek problemler olmadı değil bu zaman zarfında. Oldu, fakat çözüldü. Halledildi. Ama iyi ama kötü halledildi.

Şimdi birinci paragraftaki insanlarla, dünyaya hükmeden imparatorluğun düştüğü durum aynıdır. Bir çözüm bulunmalı, kalitemiz bu, toprağımız bu. Yeni bir başbuğ, halkın içinden çıkacak;

“Beri gel barışalım, yar isen bilişelim/Atımız eyerlendi Eştik elhamdülillah”

“Kuru iken yaş olduk, ayak iken baş olduk/Kanatlandık kuş olduk, uçtuk elhamdülillah”

Yine, ulu bereketli pınarların besleyici gıdalarından almış, ulu bir başbuğun “uyanış” borusu ile birlikte millet uyanacak ve tarihteki layık olduğu yerini alacaktır.

========================:

(*) Şu’ara/56; (**) Kehf/18; (***) Al-i İmran/200

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...