Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2014 Cuma

Milli Olduğu İçin, Cuntalar Harekete geçmiş!


İnanılmaz gelişmeler oluyor. Yolsuzluk soruşturmaları akabinde hükümet çevrelerinin aklına millilik geldi. Yandaş ağızlar (kalemler) topluca, Tayyip Erdoğan’ın milli duruş sergilediği ve taviz vermediği gerekçesiyle, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş gayrı milli cunta (veya cuntalar) tarafından kurulan darbe tuzaklarıyla devrilmek istendiğini anlatıyorlar. Son operasyonun adı her ne kadar ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’ konulmuşsa da, amacın bu olmadığı ve esas olarak Erdoğan hükümetinin devrilmesine yönelik, dış güçlerin desteklediği ve hatta CHP’nin de içinde bulunduğu bir cunta tarafından operasyonun yürütüldüğü anlatılmaktadır. Tabii bizler cahil ve aklı çalışmaz, okuma bilmez, söylenilenden de bir şey anlamaz kişiler olduğumuz için yedik anlatılanları.

Çok enteresan! Erdoğan’ın milli duruş sergilemesi ve milli terimlerden medet umar hale gelmesi inanılır gibi değil. Sırf Erdoğan değil tabii, yandaşlar koro halinde.

Çok değil az bir zaman geçti, hafızamızda taze duruyor: Türk’ü dağdan taştan silmek, T.C.’yi kaldırmak, Bayrak taşıyanlara cezalar vermek, Atatürk’ü hatırlatan afişlere yasak getirmek bu yüzden futbol takımına ceza vermek, milliyetçiliği ayaklar altına almak, andımızı kaldırmak bir anda hatırladıklarımız. Ne oldu da şimdi millilik hatırlandı? Niye?

Yabancı güçler, ajanlar ne diye operasyon yaparlar başka ülkelere?

İnandırıcılık sağlanması için, yabancı kuvvetleri de işin içine koymak lazımdır. Düşman cuntalar, milli olana hücum eder de ondan. Cuntalar, kendi devletlerinin menfaatlerini korumayan, kendilerinin çıkarlarına hizmet etmeyen ekonomik yatırımlar, dış politika kararları, iç politikadaki savrulmalar nedeniyle o ülke idarecilerinin dikkatini çekmek üzere, bir takım planlar ve politika oyunlarına girebilirler. Giriyorlar da. Bir Bakan’ın ağzından dinlemiştik, mesela; “Hatay’da, Gaziantep’te pek çok ülkenin ajanının kol gezdiğini, otellerine yerleştiğini, özellikle Suriye meselesinde oyuncu olmak üzere çalıştıklarını filan..”, o günlerde bizde çeşitli yazılarımızla sormuştuk; Madem biliyorsunuz, neden sınır dışı etmiyorsunuz? Diye. Bu ajanlar şimdilerde neredeler, ne işle meşguller acaba? Suriye işinden vaz geçip, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini devirmekle mi meşguller? Kim bilir?

İşte dış destekli cuntalara dikkat çekerek, düşmanın kuvvetini ve sağlamlığını da sık sık tekrarlayarak, toplumsal şiddetin istenildiği zaman hortlatılabileceği bir sosyal psikolojik bir durum yaratma tekniğidir yapılanlar. “%50’yi zor tutuyorum” hitabeti önemli bir örnek olarak duruyor önümüzde. Gezi olaylarından beridir, her iktidar aleyhindeki toplumsal hareketlenme anında, iktidar da kendi taraftarlarını meydanlara toplayıp, saatlerce canlı yayınlarla millet beyninin istedikleri yönde eğitilmesi çalışmalarını da yaptılar. Meydanlara toplama sebebi ise, adeta ‘meydan okuma’ gibiydi. Buyurun buradayız! Der gibi.

Ayrıca, bin yıldır birlikte yaşamış, birlikte devletlerini geliştirmiş milletin parçalarından Kürtleri, daima ve daima ayrıştırarak, onların kimlikleri ve etnik yapıları üzerinden günlük siyasetin malzemesi yapılması da, demokrasinin ancak biçimsel olarak yazılı metinler olarak Anayasa ve yasa maddeleri arasında zikredilmesinden başkaca, insanlarının beyinlerine işletilememesinden de kaynaklandığını tespit etmemiz gerekmektedir. Böylece, Türk-Kürt çatışmasının perdesinin de aralanması gayretlerinin, kendi uyguladıkları politikalarının anlamsız ve yıkıcılığı özendirdiğini de belirtmemiz lazımdır. Ki, ‘milli irade’ ve dayanılacak demokratik aracın sadece ‘sandık’ olduğu beyanı bile, tek iradenin seçilmiş liderde olduğunu vurgulamaktan başka işe yaramayacağını öğretmektedir.

Bir yandan İş güvencesi azaltılırken, işsizliğin artması, reel faizlerin eksilerde dolaşması, çalışanların kahir ekseriyetinin bir aylık kazancıyla ortalama dört kişilik ailelerinin gıda, giyim, ısınma, eğitim giderlerini karşılayamamaları, hayatlarının zar-zor idame ettirmeye çalıştıkları durumda, üstüne üstlük devlet idarecilerinin içinden adı yolsuzluklara karışanların da çıkması, toplumsal travmayı daha da artıracak ve içinde bulunulan durumdan kurtulmanın yolları, yine toplumsal bir akılla bulunmaya çalışılacaktır.

Eğer burada, dış güç aranacaksa, yıllardır uygulanmakta olan politikaların gözden geçirilmesinde fayda umulur. Durmaksızın yabancı kaynaklardan borçlanma, iç tüketimi özendirme, insanları ödeyemeyecekleri derecede borçlu durumuna düşürme politikaları artık iflas etme eşiğindedir. Öyleyse, küresel sisteme eklemlenme çabaları içinde bulunan siyasi iktidarın, etrafındaki dalkavuk kümesinin övgülerine aldırmadan 11 yıllık politikalarını gözden geçirmeleri ve nerede hata yaptıklarını tespit ederek mutlaka hatalarından dönmeleri aciliyet arz etmektedir.

Görüldüğü gibi, ne uygulanan iç-dış politikalar millidir, ne de bu politikaları uygulayanlar. Siyasi amaçlarının gerçekleştirilmesi için buldukları büyük bir yalandan ibarettir millilik.

Kaldı ki, hükümetin milli politikalar uygulaması en çok bizi sevindirir.


24 Kasım 2013 Pazar

Tarihe Bakış

Tarihi hadiselere bakışı;

1-   Muhafazakâr bakış,
2-   İlmi (akli, ahlaki)  bakış:

Olarak ayırdığımızı düşünelim.

Gözden göze fark vardır ya, biz de böyle kabul edelim. Şimdi, şöyle söylüyor tarihçi sıfatıyla anılan birisi. “Dünyanın en zengin başkanı Atatürk”. Sonra şöyle söylüyor utanmadan: “Devletin memuruna maaş veremediği zamanlarda, Atatürk’ün maaşı bugünkü parayla 60 Milyar liraydı.” Bu bir bakış açısı, böyle de açıklanabilir, böyle de anlanabilir ve anlatılabilir, “geriye kim için, kime ne bıraktı”? Sorusunu sorarak da anlatılabilir. Durduğu yere, hizmet ettiği fikre, para kazandığı, statü edindiği topluluğa göre anlattıkları kendilerine göre doğrudur.

Sonra, demokrasi denen algının günümüzde kazandığı irtifaya göre düşünerek, 90 yıl önceyi eleştirmek de mümkündür. Hatta bu zavallı bakış sahibine niye sadece 90 yıl, 150 yıl, 300 yıl, 1000 yıl önceyi niye bu mantıkla eleştirmiyorsun diye soramazsınız. O zaman, demokratlığı aklına gelir! Demokrasi ile sizi vurmaya kalkışır.

Muhafazakâr kelimesi ile vurguladığımız tarz, ‘izm’ler tarafından sıkıştırılmış, idelojilerin tuzağına düşmüş, neyi korumaya çalıştığının bile farkında olmayan zavallı bir tarzdır. Okuduğu değil, okunandan kendisinin ne çıkarttığı ve nasıl yorumladığı önemlidir. Dahil olduğu toplum (cemaat, menfaat topluluğu) içindeki statüsünü kaybetmeme ve hatta daha da perçinleştirme çabası da vardır, tek amacı bulunduğu çıkar topluluğu içindeki statüsünü sağlamlaştırmadır. Tarihte olan olayların, ne, niçin, nasıl olduğu ve kim tarafından, niye yapıldığı değil, beynine yerleşen (yanlış veya doğru) fikirlerini o tarihi olayı nasıl değerlendirir ve yorumlarsa destek sağlayacağını düşünür ve ona göre işlem yapar. Onun için tarihteki hadise, “ne oldu, gerçekten ne oldu” (Ömer Faik Anlı, Postmodern dünyada tarih yazımına karşı eleştiriler) sorusuna cevap aramak değildir. Tarihi olay her ne ise, menfaat topluluğuna nasıl hizmet edeceği sorusu, asıl onun davranışlarını ve yönünü belirler. Örnek mi; hiç çocuğu olmayan tarihi bir şahsiyetin torunlarından aldığı mektubu yayınlamakta beis görmez, yeter ki, kendi ideolojisine hizmet etsin. Tabii, dahil olduğu cemaatin hoşuna gidecek sözler ve cümleler dizdiği için, el üstünde tutulur ve yazıları, kitapları okuyucu rekoru kırar, bu aradaki kazancına karışamayız. Onun amacı, para, menfaat değil yalnızca Allah’ın Rızası’nı kazanmaktır!. Hâsılı, muhafazakâr tarih yazıcısının amacı, hakikati belirleyip gün yüzüne çıkartmak değildir. Zaten böyle bir amacı veya gücü de yoktur. “Geçmişi görünür kılan tanıklıklar taraflı ve eksikken, bunun üzerine tarihçinin mensubiyet bağları ve tarafgirlikleri devreye girmektedir. Tarihçi, seçtiği metinlerden (tanıklıklardan), bu metinleri bir araya getirme yöntemine kadar epistemolojik, ideolojik, dini, felsefi aidiyetlerinin etkisi altındadır. Daha da önemlisi bu aidiyetlerin bir bileşkesi olarak belirli ‘iktidar’ların bilinçli ya da bilinçsiz ‘uygulayıcısı’dır. (Ömer Faik Anlı, aynı çalışmadan)

Hakikatin su yüzüne çıkması, görünür ve bilinir hale gelmesi, beynini kiraya vermişlerin çabalarıyla önlenebilecek midir? Asla. Çünkü tarihin aktarılmasındaki bilerek veya bilmeden yapılan hatalar, hakikati asla kapatamaz. Belgeler, olaylar, bilgiler bir gün su yüzüne, namuslu tarihçiler eliyle çıkacaktır (çıkar). Çünkü tarihi yapan halktır, gerçek tarih halkın zihninde, genlerinde saklıdır. Her dönemde bulunan, emperyalizmin paralı askerleri ne kadar çabalasalar da hakikati örtemeyeceklerdir.

“Yanlış algılamaların yaygınlaştırılması, halkın elini kolunu bağlayıp beklemesini sağlamanın yollarından birisidir. ‘tarihin sonunun geldiğini’ dolayısıyla artık yapılacak bir şey kalmadığını söyleyenler de aynı amaç doğrultusunda tavır almışlardır.

Allende, gerçeğin bu olmadığını, canını almak amacıyla başkanlık sarayını kuşatmış olan emperyalizmin hizmetindeki güçlerin ayak seslerinin ortalığı kapladığı bir sırada şöyle haykırmıştır: ‘tarihi yapan halktır, halkın bu görevini sürdürmesini hiçbir güç engelleyemeyecektir’.” (Prof. Alpaslan Işıklı, 3 Ocak 2012 İlk Kurşun)

“Atatürk’ün mirasını bilim ve Türk milletinin geleceği için kullanmayan adamlar, iktidarlara yağdanlık olmak için millete ve Cumhuriyet’e ihanet için yarışıyorlar.” (Mustafa Önder, haberiniz.com.tr, 29 ekim 2013)

Emperyalizmin sesini dillendirenlere, manda talep edenlere karşılık, Sivas Kongresi’ne tıp okulu temsilcisi olarak katılan Hikmet Boran’ın, Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben yaptığı konuşmayı, Prof. Nurullah Çetin, 3 Kasım tarihli yazısıyla haberiniz.com.tr de yayınladı, okunursa tarihin nasıl yapıldığı ve bu tarih yapanların bıraktığı miras nasıl nesilden nesile aktarıldığı anlaşılmış olur. Bu sebeple, hainlerin olması ne kadar doğal ise, karşı duranlar da olacak ve daha sağlam, daha inançlı olarak karşı durmaya devam edeceklerdir. 


Tarih yazıcısı, ilimden, akıldan, vicdandan uzaklaştıkça, emperyalizmin kucağına düşmesi kaçınılmazdır.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Densiz Müfteri



“.. Mustafa Kemal’e ve arkadaşlarına Samsun vizesini veren İngiltere ile Lozan’da tescil edilip, taahhüt altına alındı.” (*)

Bu lafları eden densize, cevabı Selcan Taşçı 18 Temmuz tarihli Yeniçağ Gazetesinde etraflıca vermiş. Tarihi verilerlere dayalı cevaba karşılık, yandaş yazarın bir şeyler söyleyip söylemediği hakkında bilgimiz yoktur.

Eğer aklınızı birilerinin veya bir idelojinin emrine vermiş/kiralamışsanız esaret altında ancak size bildirilen, sizden istenenleri dile getirebilirsiniz. Şunları da söylüyor bu bahtsız düdük: (Fehmi Koru’dan alıntılayarak, o da Fuad Doğu’dan ‘eski MİT Müsteşarıymış) “Enver Paşa ve arkadaşlarını getiren(ler) yalnız Siyonistler değildi; Siyonistlerle birlikte İttihatçıları iktidara getiren de bu bahsettiğimiz ‘kitle güç’ oldu. Yine Siyonistlerle el ele vererek bu kitle güç Atatürk’ü başa getirdi. Kitle güç denen, 31 Mart 1908 hadisesiyle birlikte Türkiye’yi içten içe ele geçiren güçtür ve arkasında daima İngiltere olmuştur.” (**)

Ne Türk kelimesinden haberi var, ne de Atatürk’ü tanıyor.

Yıllarca beyinlerine işlenen Türk düşmanlığı, Atatürk düşmanlığı bu günlerde rastgele zamanlarda ortaya çıkıyor. Sırasını yakaladığında, fırsatı iyi kullanarak habire yalanlarla, iftiralarla okuyucunun zihnini bulandırıyor, diğer bir ifadeyle okuyucusunu siyasi efendilerinin verdiği kalıba göre yoğuruyor. Siyasi, toplum mühendisliği yapıyorlar, toplumu kendi (efendilerinin) istedikleri biçimde şekillendirip, efendilerinin önüne sürüyorlar. Toplumu mankurtlaştırıyorlar. İnançlarından, imanından, kültüründen, tarihi bilgilerinden uzaklaştırıp, soğutuyorlar. Asıl olarak bir projenin, kapitalist global (küresel) çetelere muhafazakar boyalı gönüllü destekçileri, yayıcıları, propagandistleri, misyonerleri olarak görev yapıyorlar. Yalan, iftira, bühtan asıl çalışma alanlarıdır. Çarpıtma konusunda ustadırlar. Yazılarının, cümlelerinin, konuşmalarının arasına sıkıştırdıkları milli ve manevi kelime ve cümlelerle insanımızın aklını başından almaktadırlar.

Senin, ölümüne yalanlarına ortak olduğun Hocaefendi’n yıllarca kimin kucağında oturuyor bre nasipsiz hiç düşünmez misin. Hangi güçle, hangi imkânla, hangi yetkiyle oturuyor ve niye oturuyor? Başbakan olarak ki, kendi açıklamasına göre devletin diğer yetkilileri de davet etmelerine rağmen niye kalkıp ABD kucağından anavatanına gelmiyor? Sadece, yeni bir kargaşa çıkarmamak istemesi ile açıklana bilir mi? peki, siyasi olarak desteklediğiniz hükümetin başkanının daha seçilmezden evvel ABD’ye defalarca gittiğini biliyoruz, kimlerle neler görüştüğü hakkında bir araştırma yaptınız mı? Gazeteci Arslan Bulut bugüne kadar belki yüz kere yazdı, “AKP’nin tüzüğü ABD’den gönderilen bir memorandum” ile belirlenmiştir şeklinde, peki sizler ve/ya parti yöneticileri tarafından bu fikre bir reddiye, bir yalanlama getirildi mi? bildiğimiz kadarıyla hayır getirilmedi. Yurt dışı eğitimleri düşünelim hele, İngiltere Exeter eğitimlileri düşünelim hele, kimlerdir, hangi görevlerdedir. Yahudi cesaret ödülünden bahse bile gerek görmüyoruz.

Hayatının her döneminde bağımsızlığı ağzından düşürmeyen, hürriyet ve bağımsızlık için savaşan bir zat hakkında yukarıdaki lafları edebilmek ancak iftira ile açıklanabilir.

Aslında Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi, Ehl-i Beyt İmamları’nı, Hacı Bektaşı Veli’yi… de anlamadı bu güdük akıllılar. Elbette Atatürk’ü de anlayamayacaklardır. Mansur’un derisini yüzen iblis zevkler ne idiyse bunlarda saldırırken Türk’e ve Atatürk’e aynı zevki alıyorlar.

Bre gafil, senin atalarından, senin iman ettiğin hacılarından, hocalarından, biat ettiğin hükümetinden bir kişiden şöyle bir söz işittin mi?

“Bağımsızlık benim karakterimdir”

Söyle bakalım kimmiş oturan kucağına İngiliz’in?

“Musa onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size… Allâh üzerine yalan uydurmayın! Bundan dolayı azap ile kökünüzü keser… İftira eden hakikaten kaybetmiştir.” (Taha/61)

“İftirayı dedikodu yollu edinip, hakkında kesin bir bilginiz olmayan şeyi laflıyor ve bunu sıradan bir konuşma sanıyorsunuz… (oysa) o, Allâh indinde azîmdir (büyük bir şey)!” (Nur/ 15)

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan (doğruluğundan emin olmadığınız konuda fikir yürütmekten) kaçının! Muhakkak ki bazı zanlar suçtur (şirk veya şirke yol açar)! Tecessüs etmeyin (merakla başkalarının özel yaşantısını araştırmayın)!Kiminiz de kiminizin gıybetini yapmasın! Biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bundan tiksindiniz! Allâh’tan korunun! Muhakkak ki Allâh Tevvab’dır, Rahıym’dir. (Hucurat/12)

*************************************
(*) Ali Ünal, 16.07.2012 Zaman, “Haritanın tamamını görmek için” başlıklı makale.
(**) Ali Ünal, aynı makale.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Sır Küpü İnsanlar

Şu cümleyi alın bir kere:

-“Annen baban var mı?”

-“Var.”

Herkesin anlayabileceği, açıklama yapmaya gerek kalmayan sıradan iki cümle. Öyle mi?

Sorular, cevaplar, konuşmalar, cümleler bulunulan boyutun, bulunulan makamın gerektirdiği, o makamdan söylenilen sözlerdir. Üniversitede doktora derslerine katılan ve tez hazırlayan birisi ile yapılan konuşmaları mesela ilköğretim öğrencisine söyleyebilir misiniz? Söyleseniz de bu konuşmadan ne gibi bir zevk çıkar ortaya? Koca bir hiç’tir bu sorunun cevabı. Öyleyse, soruyu soranı ve sorunun sorulduğu kişiyi iyi tahlil etmemiz, hakkında derin düşünmemiz gerekir.

Yoksa günlük hayatımızın gereği söylenilen sözlerden, yapılan eylemlerden ne gibi keyifli sonuç çıkar? ‘O’nlar her sözünü, her eylemini bir amaç için yaparlar, söylerler. Boşa söylenilmiş hiç bir sözleri yoktur. Hele ki, tanıdığı “yüz” ile karşılaşmışsa, tadına doyulmaz sohbetlerinin.

Ne söyledi, niçin söyledi, nasıl söyledi, kime söyledi? Söyleyen kim?

Sırrın çözümü de, sırrı söyleyenin müsaadesi ile olacaktır. Açık etmezler, anladı mı, anlamadı mı? Hiç merak etmezler. Nasılsa öyledir. Nasıl olacaksa öyle olur. Onlar birbirlerini tanırlar. Yüzlerinden, gözlerinden, ağızlarından çıkan bir kelimeden.. Tanırlar. Nasıl oluyor da ben tanıyamıyorum? Diye soramayız, nasıl olur da ben anlayamıyorum diye soramayız. Çünkü aslında ne anlatıldığı apaçık ortadır. Anladığımızı sanırız. En gizli bilgiler göz önündeki bilgilerdir. Suyun kaldırma kuvveti gibi, güneş ışınlarının ısıttığı gibi, havanın hem kaldırma, hem yere doğru baskı gücü gibi… Bu bilgiler tarihin başlangıcından beri hep göz önünde duruyordu. O anda kendisini bu iş üzere programlamış ve o iş üzerinde kendini geliştirmiş kişilere açıldı ilim. Onlar da kendilerini ilim üzere geliştirdiler, bu günkü seviyeye elbirliği ile getirdiler.

-“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz”. Dedi.

-“Türk, öğün, çalış, güven”. Dedi.

-“Ne mutlu Türk’üm diyene”. Dedi.

“Sır”rın üzerine “sır” konularak geliştirildi, olgun hale getirildi, “Sır”lanmış “Sır”lılar da “Sır”dan haklarına düşen kadarını aldılar, yeni bir “Sır”lanma yaşayarak “Sır” olup gittiler. “Sırrı sır edenin sırrına Hû, sırrı faş edenin faşına yuh” dediler.

Göz önünde, orta yerde apaçık bulunduğundan “Sır” olarak kaldı gitti.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

“Samsun’a çıktığım gün umumî durum ve manzara”

1919 yılı Mayıs ayının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harb’in uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz, korkarak, yalnız Padişah’ın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangibir duruma razı.

Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf Devletleri, ateş-kes anlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919 da, İtilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Buradan başka, memleketin her tarafında, hristiyan azınlıklar gizli, açık, milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı.

Sonradan elde edilen bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira Cemiyeti,(vesika 1) vilâyetler dahilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç’ı, Resmi Muhacirin Komisyonu (Göçmen işleri komisyonu), Mavri Mira Cemiyeti’nin faaliyetlerini kolaylaştırmakla vazifeli. Mavri Mira Cemiyeti tarafından idare olunan Rum okullarının izci teşkilatları, yirmi yaşından büyük gençler de dahil olmak üzere, her yerde kuruluyor.

Ermeni Patriği Zaven efendi de, Mavri Mira Cemiyeti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da, tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşkilat kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Cemiyeti rahatça ve başarıyla çalışıyor (ves .2).

Durumun dehşeti ve korkunçluğu karşısında her yerde, her bölgede bir takım kimseler tarafından bunlara karşı kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanılmıştı. Bu düşünceyle girişilen teşebbüsler bir takım cemiyetler doğurdu. Meselâ Edirne ve Çevresinde Trakya – Paşaeli adıyla bir cemiyet vardı. Doğu’da (Ves. 3) Erzurum’da ve Elazığ’da (Ves.4) genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilayat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti  (Doğu Vilayetleri Milli Hakları Koruma Cemiyeti) kurulmuştu. Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma) adında bir cemiyet  mevcut olduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresi Bağımsızlık Cemiyeti) vardı. Bu cemiyet merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of kazası ile Lazistan (rize) sancağı dahilinde şubeler açılmıştı (Ves.5,6)

İzmir’in işgal olunacağına dair mayısın onüçünden beri apaçık belirtiler gören, İzmir’de bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi bu çok ıztıraplı durum hakkında görüşmeler yapmışlar ve oldu-bitti haline geldiğine şüphe kalmıyan Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine engel olmak kararında birleşmişler ve Redd-i İlhak (Yunan hakimiyetini reddetme) prensibini ortaya atmışlardır. Aynı gecede bu maksadın herkesçe benimsenmesini sağlamak için İzmir’de Yahudi Maşatlığına toplanabilen halk tarafından bir miting yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin, Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu teşebbüs ümid edilen derecede maksadı sağlayamamıştır.

(Bu girişten sonra memlekette kurulan dernekler, teşkilatlar, teşebbüsler hakkında uzun uzun bilgi verilir, daha sonra ordunun durumu ve kendilerine tevdi edilen müfettişlik vazifesi ayrıntılı olarak anlatılır.)

Düşünülen Kurtuluş Çareleri:

Şimdi efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar hatıra gelebilirdi?

İzah ettiğim hususlar ve müşahedelere göre üç çeşit karar ortaya atılmıştı.

Birincisi: İngiltere’nin himayesini istemek.

İkincisi: Amerika’nın mandasını istemek.

Bu iki çeşit karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, muhtelif devletler arasında paylaşılmasındansa, bütün halinde, bir devletin himayesi altında bulundurmayı tercih edenlerdir.

Üçüncü karar: mahalli kurtuluş çarelerine başvurmak… Mesela bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı ihtimaline karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine başvuruyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılacağını oldu-bitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlardı.

Efendiler ben bu kararların hiç birisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassızdı. Hakikat şu ki, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamağa çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi mânâsı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin korunması için, kimden ve ne yardım sağlanmak isteniyordu?

O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir TÜRK devleti kurmak!...

İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar asmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

 Bu kararın dayandığı en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu: esas Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir, gerçekten bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.

Hâlbuki Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!..

Öyleyse ya istiklâl, ya ölüm!

İşte hakikî kurtuluşun parolası bu olacaktı.

(1000 temel eser, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı yayınları,birinci basılış,Milli Eğitim Basım evi,İstanbul 1973- 1.Cilt )

(NOT: Yorumsuz.)

(1927 de CHP genel kurulunda 6 günde okunan hitabenin giriş cümleleri böyledir.)

9 Temmuz 2010 Cuma

Kulak Misafiri Olduğum Konuşmalar

I

Orman teşkilatının bakkalı önünde köfte-döner gibi yiyecekler yapılıyor. Orada bir öğlen öğününü geçiriyoruz. Yan masada oturan bir delikanlı yemeğini bitirdikten sonra sigara yakmak istedi. Sigarasını çıkardı, çakmağını aradı bulamadı. Hayıflanarak, “-çakmağı olan var mı acaba?” dedi. Bir sonraki masada yemeğini yemekte olan ihtiyar, “-Buyurun” dedi. “-biraz uğraştırır ama yanar.” Çakmağı alan delikanlı, üç-beş belki yedi defa çaktıktan sonra sigarasını yakabildi. Teşekkür ederek “-çakmağınızı iyi tanıyorsunuz” dedi ihtiyara. Isırdığı lokmasını yutan ihtiyar; “-Evlat, şu çakmağı tanımak için harcadığım zamanı, kendimi tanımak için harcamadım. Yanarım yanarım da ona yanarım.” Dedi. Delikanlı, yanlış bir şey söylemiş gibi özür dileyerek, sanırım hiçbir şey de anlamamış olduğu halde masasına oturdu.

II

İki elimde eşyalar, bir seyahat için metroya gidiyorum, eşyalar ağır olduğundan yavaş bir tempo ile hem de yorulmamak için. Mahallenin iki ihtiyarı ayak üstü konuşuyorlar. “Azizim, 15 milyara bir araba satın aldım, dışarıda, kapının önünde duruyor. 500 liraya bir kadın aldım, her gün sarılıp yatıyorum” Dedi. Duyuverdim.

III

-“Ezan okundu mu?” dedi. Bir an duraksadım. Okundu mu, okunmadı mı? bir fikrim yoktu. Sonra diğer bir kişiye sordu. “-Hey, ezan okundu mu?”. !!

Biz, çaylarımızı içiyorduk. O sırada müezzin başladı okumaya ezanı. Ezan'ı okunma süresince dinledik. Çaylarımızı içiyorken,.. yanımızda oturan kişiye tekrar sordu;.. “-ezan okundu mu?” “-nerdeee…” dedi. ..“-nerde o günler.....”.., “-Sabırsızlıkla bekliyorum. Ezanın okunacağı günleri. Doğrusu okununca ne olacağını da bilmiyorum, yaa..”,… soruyu soranın, maksadı cevap almak değildi harhalde….

Mahallenin delisi olduğunu söyledikleri meczup.. bir başkasına soruyordu, “-heey.., ezan okundu mu?”

IV

Sohbet ediyorlardı. Yanlarında bir küçük, kendi kendine oynuyordu. Birisi;

-“Atatürk’ün öldüğü gün..” dedi. Küçük duymuş olmalı bu sözü ki, hemen lafa karıştı.

-“Atatürk insandı. İnsanlar ölmez. Ona öldü demeyin.” dedi.

V

“Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece/bilmiyorum ne haldayım/Gidiyorum gündüz gece”

Bulunduğumuz durağın hemen yakınında ki büfeden biraz da yüksek seste geliyordu, Aşık Veysel’e ait olduğunu bildiğim bu türkü.. radyodan çalıyordu, bizler de dolmuş bekliyorduk. Bir taksi durdu, şoför; “-nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. Duraktakilerden birisi; “-uzun ince bir yoldayız ve gündüz gece gidiyoruz. Götürebilirmisin” dedi. Şoför;”-Tövbe, tövbe, tüm delilerde bana denk gelir” dedi. Ve, bastı gaza gitti.

VI

Sonsuza gider paragraf başlığındaki numaralar.

Halkın içinde, halkla birlikte yaşayan fakat, halka karışmış gizli mi gizli… halk BİLGElerini bulup çıkarmak, herhalde Üniversitelerimizin, profesörlerimizin, kendisini sosylog, ilahiyatçı, edebiyatçı, felsefeci… gibi ünvanlarla anan ve bizlere, böyle olduklarını belleten kişilerin görevi olması gerektir.

Biz fakir, birkaç cümle duyduk ve anlattık. Bundan sonrası özellikle İLAHİYATcılarımıza aittir.

Bu konuda eğer “ilahiyatcılarımız ve veya edebiyat/ ve felsefecilerimiz” bize bilgi verirlerse lütfen emin.mahmut@gmail.com adresine bekleriz efendim.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...