Ana içeriğe atla

İnanılmaz Değil, Bizatihi Yaşıyoruz!,


“Dâhili bedhahların” ezici çoğunlukla iktidar olduğu günleri yaşadık. Acılar, eziyetler, geri kalmışlıklar, utanç yorumları… Ne derseniz deyin. Hep birlikte yaşadık. Bize ait olmayan ve bize asla yapışmayan sıfatlar, dünya milletleri tarafından üstümüze atıldı. Beyinlerindeki yobaz, gericiliğin resmi olan idare-i devlet düşünceleri, kendilerini destekleyen küresel çetelerin tam da arzuları yörüngesinde, alınan kararlar, çıkarılan kanunlar her ne varsa uygulamaya yönelik, hep onların istekleri doğrultusunda onaylanmıştır. Yıllar, bir tarafın verdiği tavizlerin tarihe not edildiği zamanlar olarak geçerken, bu tavizlerin verilmesi şiddeti arttıkça, onları destekleyenlerin artması sonucuyla noktalandı. Bu durum halen devam etmekte. Buna hiçbir ilim, hiçbir ilim adamı açıklama getiremez, getiremiyor günümüzde. Olmayacak dediğimiz tahminler, tam tersine ve şiddetli bir destekle devam ediyor. Buna inanılamaz. İnanılmaz dediğimiz, bu ülkede böyle bir sonucun hem de yıllarca yaşanılması kabul edilemez. İncelenmesi, toplumun nasıl bu hale getirildiğinin incelenmesi, ilim adamlarının namus borcudur. İmkânsız olan nasıl gerçekleşti? Buna yalnızca, yok ABD, yok Batı, yok Dış destek gibi basit cahili savunma araçlarıyla cevap veremeyiz, vermemeliyiz. Zira, önümüzdeki sorun daha derin ve aslında bu soruya cevap vermesini beklediğimiz, aydınlara, üniversitelere ve kendini konuşma, fikir bildirme tahtında görebilme yeteneğinde gören herkesindir. Hiç kimse, ama hiç kimse bu sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü halk bunların tamamını ve herkesi en ince düşünce noktalarına kadar tanıyor.

Amacımız, yakın tarihin olumsuzluklarını hatırlatmak değil.

Milletimizin içine düşürüldüğü ve fakat milletimizin de bu işkenceye razı olduğu halin deşifrasyonudur. Kimse kusura bakmasın, bu hali yaşayan insanlara hâlihazırda inancımız kaybolmuştur. Ümidimiz tamdır, ümit ettiğimiz makam etrafımız değildir. Açıkça, ana-avrat küfür yiyenlerin seslerinin çıkmadığını hatırlıyoruz, tam aksi küfür edenlere desteklerinin tam ve sağlam olarak devam ettiğini birlikte gözledik. Bu inanılmaz ve hiçbir sosyoloji âliminin notlarında göremeyeceğimiz bir durumdur. Faşist (Nazist) kuvvetlerin yönetimleri işgal ettiği zamanlarda bile böyle bir hal görülmemiştir. Ve maalesef dünya sosyoloji ilmi bunun örneğini Türkiye’de ve maalesef Türk milletinde müşahede etmektedir. Bu utancı tarih alnımıza yazmıştır ve silinmesi de mümkün değildir.

Önce, ‘Millet’ tanımına bakmalıyız. İnancım şudur; biz, artık millet olma sınırını aşmış, nasıl parçalanacağımızın resmi politikalarını geliştirmekle meşgul olmaktayız. Bir olmak, beraber olmak, bütün olmak, iri olmak, karşı durmak, tek yürek olmak gibi vasıfları kaybetmişiz (kaybettirilmişiz) artık, bunu kabul etmeliyiz. Artık, önümüzde bir millet değil, aşiretlerin kendilerini farklı isimlerle tarif ettiği ne idiğü belli olmayan garip bir yapılanma var. Bunu kabul edelim. Önümüzdeki ve çözülmesi gereken gerçek problem budur. Ve asla hayali söylem ve inançlar üzerinden hareket etmeyelim. Yok, kardeşim, yok… Millet olma refleksimizi kaybettik. Kabul edelim ve yeniden teşkilatlanalım. Seksenler öncesi gibi değiliz artık, hatta Doksanlar içinde bile değiliz. Bırakın onları 2002’in son günlerinde ne olduğunu bile düşünebilecek idrakten noksanız. Bu bela başımıza nasıl tebelleş oldu ne anlıyoruz, ne de anlamak istemiyoruz.

Şimdi;

Ne olduysa oldu…

Bırakalım, ne olduysa. Tarihi bilgiler bize ders olsun. İnceleyelim, araştıralım, öğrenelim, bu güne uyarlayalım ve önümüze ışık olsun.

Fakat asla takılıp kalmayalım. Zaman hızla ilerliyor ve maalesef biz hala, Seksen öncesine takılıp, oralardan kalma flu hikâyeleri bugünün gerçeğiymiş gibi hayat tazı yapmaya çalışıyoruz. Yapmayın, etmeyin. Her geçen An, bir sonrakinin devamı değildir. Sonra gelen anın öncekiyle hiçbir alakası yoktur, bağımsızdır. Her an, kendi içinde kendini yaşar. Sonraki yeni bir kendi yeni bir anın kendi yaşamıdır. Tamam, Seksenlerde kahramandınız, zindanlara tıkıldınız, yargılandınız, asıldınız biliyoruz. Ama Kırk yıl evveldi bu hatıralar. Bugün yaşanan o değil ki?

Söyler misiniz mesela? Niye hala BBP adı altında bir parti var? Anlatabiliyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz? (ismini bilmediğim iki-üç tane daha var) söyler misiniz niye var? Size namusum ve şerefim üzerine konuşurum ki, bu soruya siyasilerin bile hiç birisi doğru cevap veremez. Ya…, anladım. Vaktiyle, bir şeyler, bir şeyler söylediniz ve ayrıldınız. Hala anlamıyor musunuz ki, bu söylediklerinizin zamanı tamamlandı. Hala mı anlamıyorsunuz? Peki, hala kendinize ait politikalarınızın, takip ettiğiniz siyasi bir yolun olduğunu söyleyebilirsiniz, bu fikre saygım var. Lütfen devam ediniz. Yalnızca şuna cevap veriniz lütfen; mücadele ettiğiniz güce karşı, birleşmekten başka bir çareniz var mı? Bu birleşmekten yalnızca, kendilerini ‘milliyetçi’ olarak tanımlayanlardan bahsetmiyoruz. ‘Milli’ güçlerin tamamından bahsediyorken, sizin, sizlerin… hey.. Sizlerin dışarıda kalmanızın bir anlamı var mı?

Önceki paragraftaki ‘siz’ kelimesinden kimse alınmasın ve kimse üzerine almasın.

Son cümlemizin üzerinde de kimse düşünmesin.

“Dâhili bedhahların” ezici çoğunluk iktidar oldukları ve iktidarlarını pekiştirmek ve daimi kılmak üzere ne lazımsa yaptıkları zamanlarda, yok ‘benim siyasetim’, yok ‘benim düşüncelerim’ gibi anlamsız lafların yalnızca, iktidarın ve/veya iktidarını güçlendirmek isteyen ‘bedhahların’ işine yarayacağını da anlayın lütfen.

Milli güçler; sizler kendinizde bir güç vehmediyorsunuz. Hepiniz, ‘BEN’ diyorsunuz. Yanılıyorsunuz ve asla söylediğiniz gibi değilsiniz. Düşman bellediğinize yardım ettiğiniz ve onlar için çalıştığınızı anlayınız artık.

Daha ne diyebilirim?


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…