Ana içeriğe atla

Devlet, Yönetim ve Din



Hep karıştırdığımız bir husustur devlet yönetimi ve inanç.

İnanmak kişiyi insan yapar, inanmamak da kişinin bir halidir, ne isterse ona inanır. İnanmamak da bir inanmak meselesidir. Bir devlete hâkim olmak, bir devletin yönetim şeklini belirlemek, bir devlette çok çeşitli kuralları koymak devletin yönetim sistemini oluşturur. Kanunlar, yönetmelikler, tüzükler, kanun hükmündeki kararnameler hep devleti yönetme üzerine yapılan çalışmalardır. Basit bir örneklendirme yapalım. Hırsızlık hemen bütün devlet yönetimlerince suç olarak tanımlanır, bu suçu işleyenlere de bir ceza uygulanır. İşte kimi devletler aynı suça farklı cezalar öngörebilir. Farklılıklar budur. O milletin gelenek ve görenekleri, kabulleri, inançları verilmesi öngörülecek cezanın belirlenmesinde rol oynarlar.

Milletlerin geleceklerini tayin etme arzularının içinde, memleketlerinin daha da büyümesi, ekonomilerinin gelişmesi, ilim ve fen düzeylerinde ilerlemeler olması hep hayal edilen bir durumdur. Aslında hiçbir millet mensubunu böyle düşünüyor diye suçlayamayız. Milletlerin gelişme, büyüme talebi kutsal bir haktır ve gayet tabii bir durumdur. Çünkü o milletle birlikte dünya da gelişecektir, medeniyet de gelişecektir. Yine tabiidir ki, milletlerin gelişme arzuları diğer milletlerin gelişme arzuları ile çelişir. Bir milletin üretim kaynaklarında gözü olan diğer milletin amaçlarına ulaşamaması için iç düzenlemelerinde gerekli tedbirleri alması da doğaldır.

Bugünkü dünyanın büyük devletleri de pastadan daha fazla pay almak ve halkına dağıtmak! Üzere dünyanın diğer devletlerinde hâkimiyet kurmak, oraların ekonomik değerlerini sömürmek ve kendi ülkesine taşımak ister. Bu isteğine ulaşabilmek babında uyguladıkları çok değişik ve çeşitli politikalar barındırırlar. Bu politikalardan bir kısmı işgal etmek, ele geçirmek istedikleri ülkelerin iç ahalisi ile ilgilidir. Öncelikle o ahaliyi kendi saflarına çekmek savaşta üstünlük olmaktadır. Çok bilinçli ve bilimsel çalışmalar sonucunda her ülkenin ahalisi hakkında bilgileri toparlarlar, alt alta, üst üste getirerek sonuçlar çıkartırlar ve kendi politikaları doğrultusunda uygulamaya yönelik veriler elde ederler ve uygularlar.

İşte yıllardır Türkiye ve İslam ülkelerini ele geçirip, sömürü düzenlerini icraya koymak üzere uygulamaya geçirdikleri bir sonuçtur Ilımlı İslam ve Ilımlı İslam söylemi. Yöre halkını İslam’dan alınma kelime ve cümleleri söyleyerek avlarlar. Tüm konuşmalarında ve davranışlarında İslam adamlarının tavır ve davranışları vardır. Onları dinleyen ahali, kendilerini anlattığını sanır. Dini anlattığını sanırlar. Bu itibarla halk kesimi tamamen kendilerini teslim etmişlerdir. Aslında anlattıkları kendi hayallerinde olan devlet nizamıdır. Konuşma aralarına sıkıştırdıkları bir ayet veya hadisle amaçlarına ulaşmaya çalışırlar.

Yani, anlattıkları din değildir. Dini bilgiler değildir ama dini bilgilerle, karıştırılan devlet nizamıdır. Bizim saf ve temiz insanımız onların din anlattığını düşünerek, kendilerinin ne önemli ve büyük insanlar olduğunu düşünür. Hatta onlara manevi güç bile verenler olabilmektedir.

Araştırmacı yazar Emrah Bekçi sosyal medyada yayınladığı bir paragraflık mesajında, İbn-i Haldun’dan alıntı yapar ve devleti Haldun’un beş bölümde incelediğini vurgular. Bunlardan ikisi dikkat çekici özeliliklerdir. Buraya derç etmekte fayda umulur.

“Aşırı tüketim durumu (israf tavrı) diye adlandırılan tutum. Gelir gider dengesizliğinin, devletin kazanç sağlayan kuruluşlarını ele geçirme yarışını, borçlanmaların, vurguncuların birbirini kayırmaların, deyim yerindeyse devlet malı deniz yemeyen domuz anlayışının geçerli olduğunu dönemdir.

“Çöküş tutumu (Müsalamet tavrı) diye adlandırdığı tutum. Yönetici kurumlarda, toplumun çekirdeğini oluşturan ailede ve öbür toplum kurumlarında (bilim, sanat, v.b.) çöküntüye yönelmenin başladığı dönemdir; bu dönemde sözü edilen kurumlarda başıboşluk, sığlık, düzensizlik, verimsizlik başlar; ayaklanmalar, çatışmalar, anlaşmazlıklar çoğalır.”

Bu iki madde de belirtilen durumlara gelinmesinde diğer devletlerin (büyük) rolü önemlidir. Uğraşmaya başladıkları devletlerde öncelikle devletin ekonomisini bozarlar ki, kendilerine mecbur kalmalarını sağlamak içindir, borç vererek (borç vermek için de) ve bazı ekonomik planların kendilerinin istediği biçimde yapılması ve uygulanmasını sağlarlar. Halk içerisinde, ‘canım adam çalıyor ama iş yapıyor’ gibi bir milletin geleceğini ipotek altına alan düşünceleri yayarlar ve inandırırlar. Rüşvet, adam kayırma, ehliyetsiz kişileri işbaşına getirme gibi devletin sonunu getirecek uygulamalara göz yumulmaya başlanır. Artık, bilimde, tefekkürde, sanatta, ticarette, sporda ve diğer ekonomik ve sosyal alanlarda duraklama başlamış ve çöküşe doğru gitmektedir. 680 yıl evvelinden İbn-i Haldun’un formülleştirdiği, maddeleştirdiği devleti tanımlayan sistemin maddeleri bugün ülkemizde racidir.

Milletimiz bir savunma refleksi olarak, dinini geçerli ve güvenilir kaynaklardan öğrenerek, imanını tazelemelidir, yoksa daha çok düşman devletlerin taarruzlarına hedef olacaktır.

Yorumlar

  1. Abdurrahman Biçer :

    Tüm Dünya Hukuk Disiplinleri; TÖRE ve ÖRF ü YAZILI OLMAYAN HUKUK KURALLARI olarak tarif ederler. Bu durum ADET ve ANANELERLE ilgili değildir. Töre ve Örf; Adet ve Ananelerden çok farlı yapılar gösterirler...

    Töre ve Örf; bir Milletin tamamına aittir...

    Adet ve Ananeler (Gelenek ve Görenekler) ise yerellik arzederler...

    Bu bakımdan Genel Hukuk; Töre ve Örf ü Hukuk Kuralları olarak tabul eder ve diğerlerini reddeder...

    Temel Hukuk böyle kotarıldığında DİN ve DEVLET'in bir birinden ayrı fakat yan yana ve sorunsuz bir biçimde yaşaması, YAŞATILMASI her zaman mümkündür ve böyle de olmalıdır...

    Zaten LAİKLİĞİN asli anlamı da bu cümle içerisinde saklıdır...

    DİN; Millet fertlerinin ayrı ayrı inançlarını ifade etmektedir...

    DEVLET de böyle değil mi?

    DEVLET; Fertlerden oluşan MİLLET denen varlığı ayakta tutan bir mekanik kavram...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Efendim, İslamcılık tartışmaları son günlerde yeniden alevlendi. islamcılık denince sanıyoruz ki, adamlar İslamdan bahsediyorlar. Tam tersi, bir devlet nizamının kurulması ve uygulanmasından bahsediyorlar. Sözlerinin içine serpiştirilmiş dini ve islami kelimeler olunca sanırız ki, İslam'dan konuşuyorlar. Halbuki hiç ilgisi yok, anlattıkları tamamen bir devlet ve kanunlar nizamı o kadar. Dikkat çekmek istediğimiz nokta buydu. Saygılarımla.

      Sil
  2. Ekrem Yüksek :

    Her devirde hatta Osmanlılardan beri aynı konu işlenmiştir halk üzerinde ve birde alkış tutanlar eklenince millette neye inanacağını şaşırmıştır.Dün dinci ve tarikatçı geçineni bugün över ve alkışlarsanız, bugünde değerli büyüğümüz diye takdim etmeye kalkarsanız inandırıcılığınız kalmaz. Dünkü doğruysa bügün niye vaveyla koparıyor bunlar diye ikilem içinde kalır. Dün bugünkü iktidarın borazanlığını yapanlara gereken cevabı verirseniz, her zaman konuşacak ortamınız olur. Haybeden Milliyetçilik, vatanseverlik sınıfına dahil edilmezsiniz. Bilerek veya bilmeyerek hem nalına, hem mıhına vurmak yok, Ya çıkın adam gibi açıklayın niye değerli büyüğümüz dediğinizi, yahutta hak etmeyen kişilere böyle bir övgüde bulunmayın. Asıl kaybettiğimiz odaklardan bir tanesi de bu, Vatanın gelecekteki kuyusunu kazanlara fırsatını bulduğunuz her anda cevabını vereceksin veya hiç hiç bu konularda ve ortamlarda bulunmayacaksın. Evet bazıları için değerli olabilir, bana görede 5 para etmez ,bende beğenmeme fikrimi her ortamda ve her oturumda belirtiyorum. O halde onlarda beğenme ve niye değerli bulduklarını açıklasınlar.Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler veya kararnameler bu değerli insanın kendine göre yorumlaması için mi çıkarılıyor. Devleti veya bir kurumu yönetmek bir kişinin diktatoryası ile mi gerçekleşiyor. Astığı astık, yaptığı yaptık uygulaması ile mi yerine getiriliyor. Ayrıca değer verdiğimiz kişilerin ağzımıza sıçması ile mi o kişi değer kazanıyor. 500 sene önceki Osmanlı döneminde yaşamıyoruz. Bir padişah var ve diğer insanların hepsi padişahın kulları anlayışı ve biatı bitti. Yakıştıramadığım insanların yakışmayan bir kişi hakkında değerli büyüğümüz diye bahsetmesine de son derece hayıflıyım ve öfkeliyim. Ne yapmış büyük olmak için, ne yapmış değerli vasfını kazanmak için. Bana göre de faşist ve diktatör, değersiz bir insan. Yukarıda yayınladığım Mehmet Akif Ersoy' un "ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM"şiirini iyi okusunlar ve iyi anlayıp analiz etsinler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ekrem Yüksek Bey;
      Katkınız için teşekkürler ederim.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…