28 Eylül 2014 Pazar

Söylesen Ne, Sussan Kime Ne!.


Seçilmiş Cumhurbaşkanı, daha önce aralarında niza bulunan Barolar Birliği Başkanı’nın konuşmasını istemediğini, konuşacaksa kendisinin törene gitmeyeceğini bildirmişti. Baro Başkanı’nın konuşma yapmasını, ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilen Yargıtay’ca alınan karar ve bu kararın bizatihi Yargıtay Başkanı’nca Cumhurbaşkanı’na arz edilmesi üzerine, adli yıl açılışı münasebetiyle yapılan törenlere katılmadı. Bakanlar Kurulu toplantısını bahane eden Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun üyeleri ve iktidar partisinin temsilcileri de katılmadı. Katılmayacakları biliniyordu. Buradaki eleştiri, ‘benim dediğim olmazsa ben yokum’ keyfilik anlayışının bildirilmesidir. Bendenizin bir mana veremediği bir katılım daha olmadı: Daima devletin işleyişi, anayasa kuralları, kabul görmüş teamüller çerçevesinde hareket etmesini beklediğimiz Genel Kurmay Başkanı. Devletin en üst kademelerinde görevlendirilen kişiler, adalet anlayışından uzaklaşmışlar, adliye çalışanlarıyla kavga eder hale gelmişlerdir. Asıl sebep ise; hataların ve hatalı uygulamaların dillendirilmesi veya dillendirilme ihtimalinden korkuluyor olmasıdır. Ne kadar acı! Ayrıca, ilginçtir ki, televizyonlar da adli yıl açılışında yapılan konuşmaları yayınlamadılar. Vah, vah, vah.. ne hallere gelmişiz!..

“Tarih boyunca, farklı toplumlarda; yeteneksiz cahillerin, yalancıların, ikiyüzlülerin, hırsızların, katillerin, din istismarcılarının halk tarafından desteklenme örnekleri çoktur. Halkın peşinden sürüklendiği kişiler zamanla diktatörlük hastalığı içinde hem kendilerini hem de toplumlarını felakete sürüklemiştir.” (Nurullah Aydın, haberiniz.com.tr,29.08.2104)

Nurullah Hoca’nın yazısından bu paragraf şok tesiri yapması için alınmıştır. Konuyla ilgili değil gibi görünüyor, öyle değil bu paragraf bütün konularla ilgilidir, edebi, araştırma, soruşturma, roman, hikâye... ne yazarsanız yazın, bu paragrafı rahatlıkla bir yere monte edebilirsiniz.

Çatışma şuradan çıkıyor; devleti yönetiyorken verdikleri talimatta, yapılmasının veya yapılmamasının istendiği nokta incelendiğinde, talepkârın tamamen ‘ideolojisini dayatmaya çalıştığını’ anlıyorsunuz. Cümleyi tekrar edelim, ideolojisini dayatmak istiyor!. Karşı taraf ise, kendisine (makamına) kanunların ve teammüllerin verdiği bir hakkı kullanarak, yetkililere kuruluşlarının, üyelerinin, toplumun bazı problemlerini aktarmak, bu problemlere kendilerinin önerebilecekleri çözüm sonuçlarını bildirmek istiyor. Yönetici, etrafı muhteşem akıllı uzmanlar, korkunç beyinli danışmanlar, muhteşem basiretli akıl verenlerle çevrili olduğundan başkalarını dinlemek zahmetine katlanmak istemiyorlar. Birisi konuşacağını söylerken, diğeri konuşmasına yasak koymak istiyor. Zaman zaman vatanseverliği tartışmaya dâhil ediyorlar ve her biri karşıya rahatlıkla vatan haini suçlamasını yapıştırıyor. İşin içine vatan yerleştirildiğinden, kafalar karışıyor, kimin ne olduğu bilinemez bir hal alıyor.

Gel de çöz problemi!.

Problem Nurullah Hoca’nın cümlelerinde açıkça anlatılmış. “..yeteneksiz cahillerin, yalancıların, ikiyüzlülerin, hırsızların, katillerin, din istismarcılarının halk tarafından desteklenme..” İşte burası problem! Arkasında milyonlarca kişilik halk desteğini bulanlar, dev aynalarının en cilalısında görüyorlar kendilerini. Artık, ne söyleseler kutsiyeti haiz olduğu var sayıldığından uygulanmasını isterler, aksi halde karşıya dünyayı dar ederler.

Her iki grup insanın da anlamadığı bir şey var: ister en üst yönetici, isterse alt katmanlarda bir kurumun başında olsun, bunların bildirileriyle, konferanslarıyla, demeçleriyle, ya da yandaşlarının sahibi olduğu muazzam medya organları ile yapacakları beyin yıkamalar; bilimsel olgularla var olan toplumsal değerlerin, mecrasından saptırılması veya birbirine karıştırılması mümkün değildir. Bu aşamada, istediğin güç ve kuvvetle bastır asla ve kat’a dayatma yapamazsın. Toplumun bir kulağından girer, diğer kulağından çıkar. Şöyle söylerler, kendin çalar, kendin oynarsın. Çabaların hep boş, hep boşadır. Ancak, belli bir süre tesirli olduğunu da söylemek yazının namusu gereğidir, bu süre belirsiz bir zamanı ifade eder. Zaten siyaset de bu belirsiz süre içinde tesirlidir. Karizma denen ve tüm siyaset baskılarının kondurulduğu olgunun doğurduğu tip bu zamanların ilahıdır.

Gariptir; müstevlilerin, sömürücülerin, el koymak niyetinde olanların, malına mal katmak isteyenlerin.. de ilah kabul ettikleri bu kişidir. Bunun kazanması için ellerinden gelenleri yaparlar, onunla birlik olduklarını sırası geldikçe açıkça belirtirler. Zaman zaman yaptıkları muhalefet söylemleri de bir gösteriden ibarettir.

Devrimci görüşe mi ihtiyacınız var, sosyalist söylem mi dinlemek istiyorsunuz, İslami görüşleri hayatınızda test etmek mi istiyorsunuz, milliyetçi uygulamalar mı yapmak istersiniz, ne istiyorsanız bu karizma sahibinin sözleri, konuşmaları, demeçleri, konferansları, ayak üstü laf atmaları, devlet hayatındaki uygulamaları kafidir. Başkalarının konuşmalarına, demeçlerine gerek yoktur. O varsa eğer, yetkili-yetkisiz birisinin lafına da, hareketlerine de ihtiyaç görülmez.

Evet, böyledir ancak;

Aylardır görüşemediğim yeğenim dedi ki;

“Yeğen, herkes zengin, herkes istediğini alabiliyor, herkeste sıfır arabalar, ikinci daireler, mutlulukları gözlerinden okunuyor, ceplerindeki paralar gırlar gidiyor, bunlar kötü mü?…”

Doğruydu. Bir farkla, söylenilenlerin tamamı borçla yapılmıştı ve belki de tamamı borçlarını ödemekte zorlanıyorlardı.

Siyaset ve uygulamalarının insan psikolojisi üzerindeki etkisi, refahın dağıtılmasıyla birebir ilgili olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Dağıtım işleminin, borçlandırarak mı, Meccanen mi oluşunun hiçbir tesiri yok. Sadece, topluma geçici de olsa bir refah sunmak asıl olan. Sonu yalan, sonu felaket bile olsa!..

Heey, muhalif görüşü dillendirecek olan; sen sakın konuşmayasın. Senden alacağım hiçbir şey yoktur. Benim fikirlerim bana yeter.

Sakın konuşma, ben varsam sana gerek yok!..



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder