23 Ekim 2013 Çarşamba

Fundamentalizm, Müslüman(lar) ve Türkiye

Fundamentals (radikal) fikirler neden çabucak kabul görür?

Soru ilginç geldi bana.

İnsan aklındaki süzgeç kişiyi bloke eder, ne düşünebilir ne de bir fikir ileri sürebilir, bu durumdaki kişi, gözü kapalı atlayıveren yürekliler gibi değildir. Süzgüsü körleşir, kabulleri ön plana çıkar. Görüş olarak, fikir olarak değil de, kendi görüşlerine, kendi kabullerine daha yakın gördüğü için üzerinde düşünmeden, eleştiriye girişmeden, hiçbir fikir münakaşasına girmeden kabul ediverir. Olanla yetinmek, olanın üzerine yeni bir düşünce koyma, binayı yükseltme çabalarına girme zahmetine katlanmaktansa mevcudu koruyup, ne olduğu bile bilinmeyen mevcudun yıpratılmaması için gereken özenin gösterilmesinin kâfi görülmesidir. Mevcut olduğu sanılan değerler, çevrenin kıymet verdiği insanların söylemlerinin içine sıkıştırılmıştır. Onlar söylüyorlarsa kendi değerleridir. Kabul budur. Dolayısıyla, bir-kaç kendini bilmezin söyleyebilecekleri bir-kaç cümle ile kışkırtılmaya hazır bir yığındır söz konusu olan. Kendi düşüncesi olmayan, kendilerine ait fikirleri olmayan bir yığın. Maalesef çoğunluktur ve dünyanın her tarafında bu durum böyledir. Çoğunluk, provake edilmesi kolay, kışkırtılması mümkün, istenildiği gibi yoğrulması muhtemel olan kalabalıktır. Oy deposudur. İstismar edildikçe yardımlarını akıtan, vergileri ve zekâtları kolaylıkla toplanabilineceklerdendirler. Bu itibarla özellikle siyasiler tarafından onların fikirlerine (yok ya)  ters hiçbir şey söylenilmez. Onların hoşlarına gidecek şekilde hazırlıklar yapılır, konuşmalar, tavırlar, yapılması gerekenler hep onların gözlerini boyamak üzere hazırlanır.

Aslında anlatılanlar bir orta direk tasviridir. Toplumun belini oluşturur. Daima çoğunlukturlar. Siyaset de onların algılarına, kabullerine göre şekillendirilir. Kafaları karıştırılır evvela. Üzerinde hiç düşünmeyecekleri kelime ve kavramlar uydurulur. Fudamentalizm, kökten dincilik, radikal İslam, ılımlı İslam, siyasal İslam gibi kavramları sık kullanırlar. Bu kavramlar savaşın önemli silahlarındandır. İdeolojilerin sonunun geldiğinin anlatılması için din ve dini kelime ve kavramları onun yerine koyup, insan beyinlerinin dumura uğratılması gerekmektedir. İslam ülkelerindeki halkın (Müslümanların) kendi ülkelerindeki insanlar gibi olduğunu düşünmektedirler. Aynısını İslam milletleri içinde de uygulamak istediler (uyguluyorlar da). Bütün meseleleri, İslam ülkelerinin kendi isteklerine uygun davranışlar sergilemesidir.

El-Kaide ve Taliban örgütlerini kurup, besleyip, eğitip istedikleri radikal davranışları yapmalarını sağlarlar. İnsanların, bunların yaptıklarını görerek, korkmalarını sağlarlar. Daha sonra insanları bu katillerle korkuturlar. Afganistan, Irak, Somali, Yemen, Suriye örneklerinde olduğu gibi. Kesilen kafalar, taranan kahveler, bombalanan elçilikler hep onların eseridir. Göstermek istedikleri İslam’ın kötü olduğudur. Kime gösteriyorlar? Müslümanlara!..

Katili yarat, besle, büyüt, eğit… toplumun içine sal, katilliklerine devam ettir ve “siz busunuz” de.. amma iyi ya!..

Bütün mesele geniş halk kesimlerinin körleştirilmesini sağlamak üzere planlanmıştır.

Bir düşman yaratmak ve tüm dünyayı bu düşman ile meşgul etmek, dünya hâkimiyeti amacına gidecek önemli bir savaş aracıdır. Önerdikleri, ‘demokrasi’. Karşılığında gösterdikleri Taliban ve veya El-Kaide! Dolayısıyla milletin demokrasiyi seçeceği kesindir. Halbuki, Irak’a, Afganistan’a getirdikleri demokrasiyi görüp anlamak isteyen olmadıktan sonra!.. Şimdi sırada Suriye, Mısır var. Kuyruğa takılmış Türkiye’yi de isterseniz sayabilirsiniz. Soğuk savaş sonrası ve yenidünya düzeni uygulamaları…

Kendisini dünya gücü sanan devletin, yeni bir ‘haçlı savaşları’ başlatmasının yolu amacı için, karşısına radikal, fundamentalist, gerici, katiller sürüsünden müteşekkil bir resim koyması gerekiyordu, Müslümanı anlatan bir resim. Bunu başardılar. Zamanımız haçlı seferinde savunulacak zemin dünyanın tamamı olarak ortaya konmuştur ve şöyle demişlerdi “ya bizimlesiniz ya da karşımız da”. Tüm dünyayı kendilerinin olduğunu zannediyorlar. Bu durumda, kendilerinden başkasına hayat hakkı yok!. Ve gerçekten böyle düşünüyorlar. Kendileri efendi, diğerleri köle. Yeni Haçlı Savaşları, 11 Eylül 2001 Uçak saldırıları sonunda gündeme getirildi. Bu saldırıların, ‘Haçlı Saldırıları’nı devreye sokabilmek için kendileri tarafından yapıldığını tartışanlar da olmuştu. Hiç itirazımız yok, yapabilirler. Yapmışlardır da. Nitekim 11 Eylül saldırıları sonrasında Afganistan’a yapılacak ABD saldırısına bütün dünya kapalı gözle destek verdiğini unutmayalım. Afganistan kuşatması sonrasında da büyük gücün, Afganistan’ın yer altı zenginliklerini ele geçirdiğini ve dünya uyuşturucu piyasasına en fazla malı verdiğini de unutmayalım!..

‘Fundamentalizm’ benim doğrum demektir. Ben doğruyum demektir. Kendisinden başka doğrunun olabileceğini düşünememektir, düşünmemektir, kabul etmemektir.

Propagandanın gücünü elinde bulunduran güç, öyle çalışmalar ortaya koyuyor ki, eksiği, yanlışı, tamammış gibi, doğruymuş gibi, asılmış gibi, en doğrusuymuş gibi anlatarak, anlattırarak toplumun beynini istediği yönde eğitiyor, istediği gibi düzenliyor. Öyle güçlü propaganda ortamına sahipler ki, savunmasız bireylerin teslim olmaktan başka çareleri yok. Onların istekleri kendi istekleriymiş gibi, onların destekledikleri kendi destekledikleriymiş gibi maalesef işlem görüyor. Çünkü biliyorlar ki, orta direk, geniş halk yığınları ‘yığın’ gibi hareket ediyor, kalabalıklar gibi işlem yaptırılabiliyor. Onların önüne çıkartılan ‘lider’ görünümlü ‘kösemen’in her hareketi yığınlar tarafından olduğu gibi taklit ediliyor. Sabah, öğlen, akşam ve daima dini kelime ve kavramlarla, sakallı kişileri ekranlara çıkartarak onlara ahireti anlattırıyorlar, cenneti, cehennemi anlattırıyorlar, kurtuluşu anlattırıp ve arkasından oy verdikleri kişiler tarafından, mesela ‘Erdoğan’a dokunmak ibadettir’gibi bir safsatayı söylettiriyorlar. Böylece, eksik, yanlış ve radikal fikirler müsait geniş yığınlar içinde yeşerip boy veriyor. Öyle bir duruma geliyorlar ki, o fikirlerin kendi fikirleri olduğu intibaı toplum içinde gelişiyor. Bu durum oluştuktan sonra, yapamayacakları hiçbir iş ve işlem yoktur artık. Onların söyledikleri neredeyse ‘ayet’, ‘hadis’ hükmünde tesir eder çoğunluk halk kesimlerine. Nitekim ‘o yapıyorsa bir hikmeti vardır’ cümlesi ve inancı, söylediğimizin ispatıdır.

‘Laiklik’lik hakkındaki dayatmaları, ‘kadın’ giyim kuşamıyla ilgili görüşleri, ‘Okul’lardaki seçmeli derslerin terkibi, ‘devlet’ memurlarının nasıl giyinmesi gerektiği, ‘ailelerin’ kaç çocuk yapması hakkındaki fikirleri, memleketteki ‘yolların’‘demiryollarının’ durumu hakkındaki yorumları, ‘hava taşımacılığı’ konusundaki icraatları, ‘barajlar’ , ‘fabrikalar’, üniversiteler konusundaki uygulamaları tamamen radikal görüşlerin bir nevi icraatı şeklindedir. Ve bunları öylesine allayıp pullayıp reklamize ederler ki, milletin aklı fikri karışır ve onların yaptıklarının doğru olduğunu düşünürler, öyle algılarlar. Millet öyle bir duruma gelir ki, aleyhinde bir cümle bile duymaya tahammül edemez. Bu hal, tam da ‘yüce güc’ün istediği bir durumdur.

Ki, o güç, kendilerine dünyada kimselerin ulaşamadığı ödülleri, madalyaları peşinen ikram bile etmiştir.

Düşünmemekte inat edenlere belki ders olur ümidiyle…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Devlet Kuracaklarmış!

AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti? “Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.” Bu söz söylendikten s...