Ana içeriğe atla

Savaş, Çatışmasızlık ve Felsefe

“Batılı diyalektik algı, ilk şeklini Heraklitos’tan alır. Materyalist temellerini Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes maddeciliğinden alsa da, Heraklitos, evrendeki her olguyu çatışma ve savaşla izah eder. Bu yüzden arkhe olarak ateşi alır. Ateş onun birlik ve çokluk fikrini açıklayabilecek bir ilk sebeptir. Yakar, yıkar, değiştirir ve dönüştürür. 2500 yıl sonrası Batı dünyasına ışık tutmuyor mu Heraklitos? (Ayhan Eralp, Face Book Notu)

***

Sanırım, şöyle bir düşünce geliştirebilirsek çözümü de bulabiliriz;

Alim kimdir?

İlmin kaynağı kimdir?

Verilecek cevap hayati önemdedir.

İlmin çıktığı kişinin doğum yeri ve inanç (dediğimiz) ları bizi yanlış yere götürürse tıkanır kalırız. Onun inançları (gibi görünenler bize ters gelebilir) ilmin gelişmesine neden mani olsun ki? Belki de bizim inanç diye sarıldıklarımız yanlıştır (veya eksiktir) kim bilir?

Öyleyse, ilmin kimden çıktığı değil, ilmin konusu ve söyledikleri bizi ilgilendirir. Söyleyenin adı ne olursa olsun, İlim; İlimdir ve kaynağı Tek’tir.

Öyle demiyor muydu; “İlmi çalışana veririm”, öyleyse, çalışanın ve ilme Hakk kazananın da bizler Hakk’ını vermeliyiz. (Sezar’ın hakkı Sezar’a). Şöyle de düşünülebilir:

Osmanlı imparatorluğu ilk 300 yıl zirveye koşturdu. İlim adamları çalışıyorlardı, kütüphaneleri kitaplarla doluydu, ilim nerede ise alıyorlardı, tercümeler yapılıyordu, okullar açılıyordu. İnsanlar eğitiliyordu. Üniversitelerden (Medrese) fen bilimleri, matematik, felsefe ne zaman kovuldu, geriye dönüş başladı. Alt noktaya 300 yılda ulaşıldı, kütüphaneler öksüz kaldı, okullar öğrencisiz, hocalar işsiz, ne de olsa bizim ilme ihtiyacımız yoktu öyleyse rahatlıkla kitabı, ilmi, hocayı hayatımızdan rahatlıkla kovabilirdik… ve acı son. Koca İmparatorluk yandı. (Şimdi, bazı arkadaşlarımız imparatorluk küllerinden doğan güneşe küfür ediyorlar yazık!..)

Yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti daha 90. Yılında şimdilik, sadece İlahiyat Fakültelerinde olmak üzere Felsefe, Sosyoloji dersleri kaldırıldı, zaten fen bilimleri ve matematik okutulmuyordu. Ne oldu da Osmanlı’nın geri dönüş zamanlarını yaşıyoruz şimdi?

Hani, gerine gerine demiyor muyduk: “İlim müminin yitiğidir” ne oldu da Yetim’in malı olan yitiği elimizin tersi ile itiyoruz?

Akademik çalışmalar yapmaya çalışan veya köşesinde hiçte üzerine vazife olmasa da, eksik materyallerle çalışma yapmaya çalışan üç-beş kişinin de azmini kırmakta üstümüze yok maşallah, onları teşvik etmektense…

Evet, ilim bütün çağlara ve insanlara hitap eder (etmeli). Yerine daha doğrusu söylenene kadar o doğru geçerlidir.

Sen ister kabul et, ister reddet fark etmez, böyledir.

Çatışma ve savaşa gelince: bir askeri dehanın sözüdür: dünya kurulalı beri çatışmasızlık zamanı ancak (yaklaşık) 36 yılmış. Varın çözün artık.

Savaş ve çatışma aynı zamanda ilmin, tekniğin ilerlemesi ve insan suretindekilerin uyanması için elzemdir. O halde açıklamaların savaşa dayandırılması doğru gibi görünüyor.


Kısmetse devam ederiz.

Yorumlar

  1. Abdurrahman Biçer :

    Heraklitos doğru söylüyor!...

    Kabul etmeliyiz ki ÇATIŞMALAR ve ŞAVAŞLAR; Varlığım temel taşlarından birisini oluşturmaktadır. BENLİK DUYGUSU ise bir diğeridir...

    ADEM'in içinde yolculuk yaptığı zamanın tensörü içinde KAOTİK oluşumlar yer almasaydı Bilim ve Teknikten bahsetmek mümkün olabilir mi idi?...

    Varlık Aleminden önce CENNET ve CEHENNEM birlikte yaratılmadı mı?...

    Adem'in sabırsız davranışı değil mi O'nu Cennetten çıkaran?...

    İlk Katil KABİL ve ilk maktul HABİL değil mi?...

    Kabil'in; kardeşini öldürerek onun eşine sahip olma isteği değil mi Strateji ve Teknik geliştirme düşüncesi?...

    Dünyanın toprağı İNSAN KANI ile bir kere ıslandıktan sonra SAVAŞ ve BEN MERKEZLİLİK son bulabilir mi?...

    Tarihe bir bakınız: Kabil ve Habil Meselinden bu yana her an Dünyanın her hangi bir noktasında KAN akmaya devam ediyor...

    Ne yazık ki bu özellik; Bilim ve Teknolojinin temel taşını teşkil etmeye devam ediyor...

    Çatışmasızlık mı dediniz?...

    Çatışmasızlık İNSAN OLMAK demek oluyor...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…