Ana içeriğe atla

Ergin Paşa: “Zahmet Ettiniz!”


“Büyük devletle oyuna girmek, deve ile dans etmeye benzer. Madem deve ile dansa kalktın, bir yerlerinin kırılmasına da razı olacaksın.” Mealen böyle söylemişti eski Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel.


***
O günlerde memleketin ahvali şudur:

Irak işgal edilmiş, her gün binlerce Irak’lı Müslüman can vermekte… Irak’ın Kuzeyinde bir Kürt Devleti kurma gayretleri var. Ermenistan gemi azıya almış, sözde iddialarını dünyaya dayatma niyetinde, Türkiye’nin bazı bölgelerini sahiplenmek isteğinde. PKK bütün azgınlığını göstermekte, eylemlerine devam etmekte, Türk ordusu kışlasına tıkılmak istenmekte, bu aşamada Irak’ta bulunan Türk birliğine 100 kadar ABD askeri peşmergelerle birlikte saldırmış, başlarına çuval geçirerek sorgulamaya götürmüşler. İçeride ordunun darbe yapacağı ayyuka çıkmış, medyanın İslamcı geçinenleri ve neo-liberalleri (aslında bunlar neo-conlardır) durmadan darbeci generalleri konuşuyor. Zeyno Baran nam kadın darbenin tarihini bile veriyor 2007. Milletin beyni uyuşturulmuş.


Ordunun kışlasına hapsedilmesini söylemiştik ya, Irak’taki kurulmak istenen Kürt devletinin harçlarından birisi de Türkiye’de eylemlerine aralıksız devam eden PKK’dır. PKK’nın işini daha rahat halletmesi için yapılacak nedir? Elbette askerin kışlaya tıkılmasıdır. Askerin siyasetten uzak durması başka bir konudur, iç güvenliğin terk edilmesi, dış politikaya kurmay bakışıyla yorum getirmek ve çözümler üretmeyi bıraktırılarak kışlaya razı edilmesi başka bir durumdur. O günlerde konu hakkında tartışanlar bu iki kısmı birbirine karıştırmışlar ve siyasetten uzak durması gereken askerin, kışlasına tıkılması aşamasına vardırmışlardır. Çeşitli isimlerle (balyoz, eldiven, sarıkız.. gibi) gündemde tutularak darbe söylemlerini sıklaştırmaları da bu amaca hizmet etmiştir.

İşte böyle bir zamanda Genel Kurmay II. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun  Washington’a bir ziyarette bulunur. “…Gerçekten Washington’u ve Amerikalıları rahatsız eden bir mesaj getirdi anlaşılan. Çünkü Washington adına bugüne kadar konuşanlar bu ziyaretle ilgili neler ortaya atmadılar neler? Bu kez karşılıklı satrançta kirli oyunlar da gündemde, amaç karalama ve itibarı zedelemek bana göre.” (Savaş Süzal 28.11.2006) Ziyaretin önemi, ziyarete gidenle başlar. Genel Kurmay, taşı gediğine koymak ve Türk Devletinin mesajını en uygun yerde ve zamanda vermek amacıyla ziyaretçiyi seçmiş olmalıydı. Amerikalıların rahatsızlığı bu yüzdendi. Her cepheden Türk’e saldırı olanca hızıyla devam ediyordu.

PKK’nın temizlenmesi, susturulması gerekirdi ve çözüm, Kuzey Irak’a girilerek Kandil’in halledilmesidir. O günlerde ABD ile ortak koordinatörlük kurulmuş ve fakat ABDliler bu koordinatörlüğün çalışmasını bir türlü hayata geçirmemişlerdir. Koordinatör emekli Orgeneral Başer’de Kuzey ırak’a girilmesi taraftarıdır. ABD’liler ise “Kuzey Irak’a askeri seçenek en istenmeyen durumdur” diyerek Türkiye’nin önünü kesen görüşlerini belirtmişlerdir.

Amerika’da çeşitli eyaletlerde askeri üsleri ziyaret eden ve görüşmeler yapan Ergin Paşa, ABD Ulusal Güvenlik Başkan Yardımcısı tarafından Beyaz Saray kompleksinin içinde bulunan ofisine davet edilmiştir. Kararlaştırılan gün ve saatte beraberindeki askeri heyetle binaya giden Paşa kapıdaki görevlilerce aranmak istenmiş, bunun üzerine Ergin Paşa üzerini aratmayarak heyetle birlikte geri dönmüştür. Dolayısıyla görüşme de olmamıştır. Orgeneral Saygun’a öteden beri mim koydukları bir gerçektir. Üst aratmak istenmesi de bunun bir delilidir. Zaten rütbeli misafirin üstünün aranmak istenmesi, bir hakaret olarak kabul edilmelidir ve bu bilerek ve isteyerek yapılmıştır hem de eşiti olmayan birisi tarafından. ABD’nin bir dış politika uygulamasıdır söz konusu olan. Mesaj Ergin Paşa tarafından alınmıştır.

Türk Hükümeti tarafından bu hakaret üzerine hiçbir laf edilmemiştir. Sineye çekilmiştir, tıpkı başlarına çuval geçirilen askerlerin durumunda olduğu gibi.

Mesajı alan Ergin Paşa’nın mesajını da bırakması lazımdır değil mi?

Öyle yaptı. Amerika’da “Son PKK’lıya kadar savaşa devam” (Gözcü 17 Kasım 2006) dedi. Dedi ama okları bir kez daha üzerine çekti. Amerika’nın sesi olan Yasemin Çongar o günlerdeki bir yazısında, “Saygun’u dinleyen bir ABD’li yetkilinin, TSK komuta kademesinden AB yanlısı mesaj işittiğimiz gün, Türkiye’nin geleceğinin parlak olduğu inancımız artacak” şeklinde bile yazdığını hatırlıyoruz.

Artık, ne kadar darbe hazırlığı varsa içine yerleştirildi. Yandaş medya hazırdı zaten. Yayınlarını artırdılar. Taa Ergin Paşa hakkında tutuklama ve ceza kararı verilene kadar da unutmadılar. Bu saldırılar acımasızca devam ederken, sanırım hükümet yetkilileri ve AKP idarecileri kıs kıs gülüyorlar ve yandaşlarını destekliyorlardı…

Şimdi ne oldu da, Başbakan hasta yatağında ziyarete gidiyor, ne oldu da Cumhurbaşkanı Gül, telefonla geçmiş olsun dileklerini sunuyor? Ergin Paşa’nın ‘zahmet ettiniz’ (10 Eylül Hürriyet) kibarlığını manşete çekiyorlardı gazeteler.

Sakın bu, PKK’ya istenen af senaryosunun giriş tiradı olmasın!

Bence de “zahmet ettiniz”, Paşa’nın ayaklarının kırılması deveyle dans etmesindendir. Bunu da kendi isteği ile gönüllü olarak yapmıştı.

Her Türk’ün, gözünü kırpmadan yapabileceği gibi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…