Ana içeriğe atla

En Güzel İsimler…



Zevk almanın imkânsız olduğu bir zulmet sabahına uyanıp, bulutlar arasından sızan ışıklar hürmetine günaydın diyebilmek cihana. Özlem pınarları sel olsa da yüreklerde, sevgi pınarlarına uğrayan her dost’a selam olsun.

Mecnun’a Leyla’yı sordular mı hiç, ne cevap verdi biliyor musunuz?

“Leyla’yı görmek mi istersin behey sersem. Bana bak!

Ben Leyla’yım, Leyla da ben.”

Sararmış kart üzerinde gördüğün resim bana aittir. Ne kadar geçti aradan kim bilir? Zamana dair sitemlerimiz yerli yerinde. Kızdığımız zaman, aslında kendimiz. Başarısızlıklarımız, ziyanlarımız bir başkasının üzerine atmada üstümüze yoktur vesselam. Niçin böyledir?

Niçin kendimize suç, hata atfetmeyiz? Zor soruya kolay cevap: Çünkü kendimizi seviyoruz.

Kendimizden kasıt ise, şu gördüğün beden, vücut. Kendimiz sanıyoruz. Derunundan haberimiz yok. Bedeni, kendine perde olmuş. Beden gözü ile görülen ‘dünya’sının dışına çıkamıyor. Günde bilmem şu kadar tevhit kelimesini okuyor, manasından bî-haber. Dünyası ve kendisi hepsi bu kadar. Dünyasından çıksa, bir füze bulsa kendine, fırlatsalar çıksa dünyasından, âlemlerden bir âlemde seyahat etse… Bu nasıl olacak? İşte günde bilmem kaç defa okuduğu “kelime-i tevhit” ile. Yeni âlemler, yeni manalar açılsa! Olmuyorsa, okumuyor demektir. Kendini kandırıyor demektir.

Ancak, ‘yok’luk ile ifade edilebilen mana, kelime-i tevhitte kendini bulur. Beden ayrılır. Dünya nizamında, bilinen beden ile varlığını sürdürür. Bedeni gören derinliğine düşünemediğinden, kendinden uzaktır, habersizdir. Zanlar (put) tevhit kelimesi ile kırılır bir bir. Ayrılık, aykırılık ile berhava edilebilir. Muhammed Nuru cihanı kaplayınca, artık görünür olur. Var olur. Göründüğü andan itibaren şaşı olmayan bir göz ‘Tek’likte (Zatından), ‘Bir’liğini (Sıfatını) müşahade eder. Umumiyetle ‘Bir’ denen varlık âlemi ‘sıfatın’ birlenmesi olarak zuhur eder. Bu itibarla, Mecnun; ‘Leyla Benim’ der ‘ben de Leyla’. Ayrılık, gayrılık yoktur.

Dünyadaki bütün hizmetleri bir insan eli ile görür. Her hizmet eden bir ‘İsmin’ sıfatlanmış hali iledir. İsimleri birleyen ve tamamını hayatında bir eden ise kendisidir. Nur-u Muhammedi’den ışığını alıp, kendi halinde, ‘hal’i ile yaşayıp gidendir.

Şifa nedir?

Öncelikle bir hastalığın vücuda tebelleş olması gerekir. Dünyadaki bazı bakterilerin vücuda yerleşmesi ve vücutta neşvü nema bulması ile bağışıklık sistemini alt etmesi üzerine vücudun insanı taşıyamaması halidir. Bu halden kurtulmanın şartı bellidir. Bir hekime müracaat etmek. Bir şartı daha var, doğru hekime gidilecek. Mesela, böbreklerinden şikâyeti olan bir hastanın göz hastalıkları uzmanına gitmesi halinde şifa sağlanmayacaktır, belki de yanlış tedavi sonucu hastalık daha da ilerleyecektir. Bir başka tür belirtebileceğimiz hastalık türü de, iç âlemi ile ilgilidir insanın. İçerilerdeki ters giden bazı hususların, beyinde (hayatın zehir olması hali) meydana getireceği arızalardan kurtulmak mutlak surette bir hekime müracaatı gerektirir ki, burada da doğru bir kapıya varmak şartı vardır.

Esma-ül Hüsna’nın, insan bütününde içselleştirilerek yaşatılması halinde, o ‘İsmin’ sıfatlanarak insanı fethetmesi üzerine, o isimle hizmet faslı başlar ki, bu durum bazı insanlarda bilerek, bazılarında da bilmeden icrasını devam ettirir. Bunun bir önemi yoktur. Elbette bilerek görevini yerine getirmek daha evladır, ama fark etmez her halükarda hizmet yapılacaktır. Yapılan hizmet Hakk’tır.

Bir arkadaşımızın ‘şaka’ yollu sorduğu bir soruya, belki cevap olabilmiştir umarız.

En doğrusunu bilen daima Allah’tır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…