Ana içeriğe atla

Öğrendiklerimiz ve Kaçırdıklarımız


Heyy! Makinist.

Bu filimden bir şey anlayamadım. Makarayı başa sar.

“Şu günlerde’Hafıza’ üzerine yoğunlaştık dostlarla. Hafıza; beynin biriktiren tarafı. Kibar tabiri ile arşivi beynin. Duruma göre de çöplüğü! Beyin denen evde hafıza denen bir çöplük! Neler biriktirilmez ki orada?!”

“Biriktir sana (!) yapılan kötülükleri, üstüne düşmanlıklar bina et; kin tut, nefret et, uzaklaş yıllar boyu! Biriktir ki, çevren daralsın. Biriktir ki insanların her birine kulp takan zihnin, etrafında dost bırakmasın!” (1)

Makarayı başa saracak makinist sensin. Kendi filmini başa saracaksın. Ömrün boyunca yaşadığın pişmanlıkların, keşkilerin, kendine itiraf edebildiğin kötülüklerin, düşmanlıkların, kıskançlıkların, hasetlerin, gıybetlerin… Başa dönebilsem de şunları bir bir yapmasam dediğin, diyebildiğin her şey… İçin filmi başa sarabilmek.

Doğumdan itibaren beyne yüklenen, lüzumsuz, faydasız, taşıyana yük bilgilere “çöp” diyor yazar Doğramacı. Eşeğin sırtına vurulan kütüphane ne ise eşek için, manevi hayatımızda bize fayda vermeyen bilgiler de odur bizim için. Yüzyıllar evvelinden yaşanmış hikâyeleri öğrenmek, belki bir anlamda yeni hikâyelere kanat açmanın yoludur, fakat ne gerek var buna. Yeni hikâyeler an be an yaşanmakta zaten, onları bulup, onları öğrenmek daha evladır bizim için. Beynimizi (evimizi) çöplerden korumalıyız, işe yaramaz malzemeyi evden uzak tutmalıyız.

Doğramacı aynı yazısında işaret eder; “Saniyede 400 milyar verinin giriş çıkış yaptığı, işlendiği, yolgeçen hanına benzeyen bir ev. Girdi çıktılardan sadece ama sadece 2000 tanesinden haberdar olduğumuz sözde tapusu bize ait bir ev!”. Gelen 400 milyar bilginin sadece 2000 nin farkındayız. Diğerleri ne oluyor? Var olanın yok olmayacağı, yoktan da var olamayacağını mekteplerde tahsil etmiştik. O halde bu bilgiler de  ya bir yerlerde bekliyor, ya da layık bir beyinde yeniden işleniyor.

Sibel Tanyel Topçu, “Hayat, fabrika ayarlarına dönüş sürecidir”. Diyor.

Ümmi’nin halidir tarif edilen. Anasından doğduğu gibi.

Ne verdiyse dünya doğumdan itibaren atmalıyız bir bir, lazım olduğu yere. Evimizi (beynimizi) temizlemeli, sağlıklı duruma geçmeliyiz.

Ki, saniyede gelen 400 milyar bilginin daha fazlasını evimize yerleştirebilelim. 2000 den Ne kadar daha fazla bilgiyi hıfz edebilir, ne kadar daha fazla işleyip yararlı hale dönüştürebilirsek hem manevi hem maddi anlamda refaha, huzura erebileceğiz.

Doğruyu ancak Allah Bilir.

***
(1) Mehmet Doğramacı, “Paha biçilmeyen çöp evler” başlıklı yazısı.
(2) Sibel Tanyel Topçu, “Katilde bıçak, tabipte neşter, kim, ne ile neyi keser” başlıklı yazısı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…