Ana içeriğe atla

Bir Başörtüsü Sorusu

Sorduğu sual tam da şöyleydi altı hafta evvel; “islam'da neden tesettür var? kadınlar neden kapanmak zorunda? neden erkekler ile kadınları bu kadar ayrıştırıp harem/selam olmak zorunda? arada sevgi falan yok en yakın akrabalara bile nerdeyse öcü gözüyle bakan kapalı tanıdıklarım var. anlayamıyorum”

Cevap verildi tabii, alışkın oldukları bir tarzları olabilirdi, bildiklerinin dışında bir cevaba razı olabilir miydi? Kırmadan onu, kendi fikrimi anlatabilmeliydim. Onun gibi düşünmek, kabul etmek zorunda da değildim.

Ülkemizin yıllardır tartıştığı bir konu bu, TV’lerde, gazetelerde, politik arenada bitmez tükenmez tartışmalar yaşandı. Bilen de bilmeyen de konuşturuldu. Kimi kızların başlarının örtünmesinin özgürlükler bağlamında açıkladı, kimsenin giyimine karışılmaması gerektiğini anlattı, kimileri de İslâm’ın emri olan “Tesettür”ün tam da laikliğin bir gereği olarak, bu kurala uyanların hayatına karışılmaması gerektiğini anlattı. Kasım 2002 den önce her gün, özellikle her Cuma günü, camii önlerinde, üniversitelerin önlerinde başları örtülü kızlar ve destekçileri gösteriler yaptılar, kızların okul önlerinde başlarını açmak zorunda kaldıklarını TV lerde her gün gösterdiler, bu kızlarla röportajlar yaptılar, ağlayan kızları gazetelerin başköşelerinden yayınladılar. Kasım 2002 den sonra ise, bıçakla kesilmiş gibi bu sorun kapandı gitti. Ne bir gösteri, ne bir nümayiş. Oysa okullarda, devlet dairelerinde aynı yönetmelik uygulanmaya devam ediliyordu.

Bir cevap verilmeliydi. Duyan duyar, anlayan anlardı. İster kabul eder, ister kendi bildiğine ısrar ederdi. Kime ne. ”Tesettür, cinselliğin teşhir edilmemesi, dolayısıyla kadının toplum içerisinde cinselliğiyle değil, kişiliğiyle ön plana çıkmasını amaçlar.” Bu cevap soruyu bana soranın kendi cevabı idi. Hiç de karşı olduğum bir cevap değildi. “kadının cinselliği ile değil, kişiliği ile ön plana çıkması..”

Şöyle cevaplandırdım. “Ayette geçen KADIN kelimesi üzerinde uzun tefekkür gerektir. Öyle ki, mecazen kullanılmış olmalıdır. Şu ana kadar diyanet, ilahiyat ve sair kaynakların bahsettiği mananın yanlış, eksik, tefekkürden uzak, asrın idrakinden bihaber olduğunu düşünüyorum. Emir verilmiştir ve bütün uzuvları ile emre uyulmaktadır. Tıpkı "gizli kubbeleri altında" sakladığı gibi... Sorunuzun devamı da sanırım bu bakış açısından cevaplanılmıştır.” Bu cevaba karşı herhangi bir eleştiri ya da görüş gelmedi. Öylece kapandı gitti. Gerçi okuduğundan da emin olamadım. Mutlaka bir soru, değerlendirme olmalıydı, ama olmadı. Değer verilmedi bizim görüşümüze, çünkü kendilerini dev aynasında görüyorlarmış.

Hiç olmazsa blog’da anlatayım, belki bir eleştiri, bir görüş alırım diye ümid ettim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…