Ana içeriğe atla

Kâbe’ye Girmek

 “Siz Müslümanlar, Hıristiyanlara ait kutsal yerlere girebiliyorsunuz, biz Hıristiyanlar niye Kâbe’ye ve Mekke’ye giremiyoruz?”  sorusunu bir Katolik arkadaşı sormuş Ertuğrul Özkök’e. 10 Haziran tarihli yazısında bu konuyu işliyor. Âl-i(u) İmran Suresi’nde (96.) bildirilen “insanlar için inşa edilen ilk ev, tüm dünya insanlarına bir hidayet ve bereket kaynağı olan, Mekke’deki evdir.” Mustafa Sağ’ın mealinden alıntılayarak kaydediyor yazısına. Anlıyoruz ki, “ilk ev” Kâbe’dir. Mustafa Sağ’ın da sorduğu soruyu tekrar ediyor Özkök; “Kur’an’ın açık uyarısına karşın, bu günkü hac anlayış ve uygulanış şeklini, Müslümanların aklına ve vicdanına, insanların da düşüncelerine havale ediyorum.” Diyor ve ekliyor; “Müslüman olmayanlar Mekke ve Kâbe’ye neden giremiyor?”

16 Haziran tarihli yazısında konuya tekrar döner Özkök, bu kere sorduğu soruya Yeni Asya Gazetesi’nden Fıkıh Köşesi yazarı Süleyman Kösemen cevap vermiştir. Yazısında (15.06.2011 Y.Asya) Kösemen;İslamiyet’in insanlar arasında bir iletişim dini olduğunu, hataları ve kusurları dolayısıyla her insanın tövbe edilmesi kaydıyla affedileceğini, Mescid-i Haram’a ancak Müşriklerin giremeyeceğini, onların Kâbe’ye girişini yasaklayan ayetin (Tevbe 28) “Ey iman edenler müşrikler necistirler. Artık bu yıllardan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” Bu ayetin Mekke’nin fethinden bir yıl sonra nazil olduğunu belirttikten, sonra kısaca hikâyesini anlatmış, en sonunda da “günümüzde putperestlik ve müşriklik artık revaçta değildir, mevcutların da Kâbe’yi cahilliye adeti üzere Hac etmek gibi bir dertleri ve niyetleri yoktur, bu gün hiç olmazsa ehl-i kitap’la ve  hasbi olarak ziyaret etmek isteyenlerle ilgili olarak, müçtehit imamların görüşleri çerçevesinde  yeni bir durum değerlendirilmesi yapılabilir ve Kâbe belirli zamanlarda ve kontrollü olarak ehl-i kitab’ın ya da sırf ziyaret ve tefekkür amacı taşıyanların ziyaretine açılabilir. Böylece İslam’ın kucaklayıcı ve müşfik ruhu ile ihtida edecek birçok kişinin de elinden tulumuş olur.” Şeklinde görüşünü bildirmiştir.

İşte Ertuğrul Özkök’te bu duruma sevinerek yaklaşıyor ve “ne dedim, bazen cahilce, çocukça sorular sormak iyidir. Bakın İslam bilginlerinden nasıl çağdaş yorumlar gelebiliyor:diyerek övgüleri ile yazısını noktalıyordu.

Uzun bir girizgâh oldu fakat konuyu iyice anlamak ve ne anlatmak istediğimi özetlemek gerektiğini düşündüm.

Efendim, yukarıdaki tekliflerin, hiç birine karşı görüş bildirecek değilim. Ancak, bizim de söyleyecek bir iki fikrimiz olabilir. Haydi Bismillah.

Şu kelime ve tanımlara dikkat edelim: Mekke, Kâbe, Mekke’nin Fethi, Kabe’nin inşası, Kim O Yolda olursa, müşrik, ehl-i kitap, mescid-i haram, cahilliye, tövbe, Hac etmek, putperestlik, hidayet, tefekkür, müçtehit imamlar…. Yazı da geçtiği için bu kadarını aldım. Her düşünenden farklı anlamlarda çıkan bu kelimeler ve tanımlamalara verilen manalar önem arz etmektedir. Eğer mesela Kâbe kelimesi ile Mekke’de Kurulu bulunan kutsal yapı kastediliyorsa bendeniz o manada değilim efendim. Şöyle ki;

“Kim O yola girerse”, “Oraya kim girerse”, “Kim ona dahil olursa” Al-i(u) İmran 97. Ayetinde geçen ikinci cümlenin birinci bölümüdür. “güven içinde olur.” “O yola, Oraya, Ona” kelimesi ile Mekke ve Kâbe anlatılmaktadır. Önce O Yol’a yönelinmesi, O Yol’a girilmesi, O yol üzere olunması söz konusudur. Kişi O yol üzere olmadan Mekke’ye, Kâbe’ye girse ne olur, girmese ne olur? O yol üzere olma da Mekke’nin fethi’ne işaret ediyor olsa gerek.

Demek ki, önce Mekke’nin (vücudun) “Feth”i, sonra da Kâbe’nin inşası gerekmektedir. Mekke’nin fethi derken: düşüncelerimizde, hayat tarzımızda, inançlarımızda.. kendi elimizle inşa ettiğimiz putların teker teker kırılmasıdır, bundan sonra ise Kâbe’nin inşası gelecektir. Bu yolda yardımcı ise yalnız Allah’tır. Kendi Mekke’sinin Fatih’i, kendi Kâbe’sinin İbrahim’i olarak, yarattığımız putlardan temizlik. Sonrasında ise “Gönül Kâbe’sinin inşa edilmesi.” Ki,gönül Kâbesi’nin konuğu Hak’tır. İşte, inşasını kendi elimizle yaptığımız bu Kâbe’ye ancak İnanlar, Müslümanlar, Kabul Edenler girebilir ve kabul edilir ki onlara da “Cem Olunanlar” denir. Müşriklerin bu makamda yeri yoktur.

Bir sözümüz de Y.Asya yazarına olsun. “Putperestlik ve müşrikliğin artık revaçta olmadığını” söylüyorsunuz. Herhalde cahiliye devrindeki helvadan yapılan putlara tapanlardan bahsediyorsunuz. Bu günkü dünyada helvadan daha tatlı malzemelerin bulunduğunu, çok farklı şekillerde putların imal edildiğini belirtmiş olalım.

Şimdilik bu kadar efendim. Yazımız Ertuğrul Özkök’e ulaşırsa eğer bir zahmet ‘Hac Mevsimi’ isimli yazıyı şu bağlantıdan okurlarsa belki faydalı olur. http://mahmutemin.blogspot.com/2010/10/hac-mevsimi.html  Yani Özkök Hoca’ya kitaplarda bulamayacağı, bilim adamlarının özenle kaçtığı farklı bir takım düşünceler ve inançlar olduğunu anlatmaktı niyetimiz. Zevkinizin şarabın pahalısından yana olduğunu biliyorum, ucuz şarapların lezzetinden de uzak olduğunuzu; ucuz düşünce ve yorumlardan da kaçınmanız dileği ile…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…