Ana içeriğe atla

Cephe ve Öngörü


Cephe savaşı görmemiş bir komutan, gelen bilgileri de değerlendirmeyi bilemez.

Bu komutan, provakosyana en yakın, en açık komutandır.

Askerlik, masa başlarında yapılan görüşme ve akıl yürütmelerle öğrenilebilecek bir oyun değildir. Bilakis, birliğin içinde, cephenin en önünde ve daima askerlerinle birlikte, silahının üstünde uyuyarak, planların beyin kıvrımlarında daima dolaşarak öğrenilebilecek bir meslektir.

Kurmay öngörüleri, cephe tecrübesi olmayan beyinlerde daima zararlı sonuçlara gebedir.

Niye yazıyoruz bunları?

Sevk ve idare ehliyeti olmayanlara yüklenilen yöneticilik görevi, her halükarda hayal kırıkları ile sonuçlanan pahası yüksek yıkımlara neden olmaktadır.

Yöneticilik mektebi olmayan alanlardan biridir. İş başında ve sürekli tecrübe metotlarıyla pişe pişe, yeteneğin olgunlaştırılması halidir. Evveliyatında alınan eğitim – öğretim elbette yararlı, düşünce ve karar alma süreçlerinde gereklidir. Peki, yeterli midir? Değildir tabii ki. Araştırma geliştirme çalışmaları, incelemeler, okumalar sürekli ve etkili olmalı, çok çeşitli konular üzerine danışılacak ehliyetli kişiler hazır bulundurulmalıdır. Eğitim, kesintisiz bir süreç olacak, düşünebilme ve düşünceleri not edebilme aralıksız fiili olacaktır yöneticinin. Eğitimin “kalitesi”, düşüncenin “Hakk”çası, tutulan notların “düzgün ve anlaşılır” olması, karar anında hataları ‘en az’a indirecek kurallarından olmalıdır yönetmeye talip olan kişinin.

Her şeyi bildiğine inanan ve bu inancını etrafına pompalayan kişilerin iyi yönetici olmadıkları defaatle görülmüştür. Çok konuşan yöneticilerin gün gelip inandırıcılıklarını kaybettikleri aşikârdır. Gereğinden fazla yiyip, üstüne hareket etmekten de kaçınan ve durmadan ense, göbek, k..ç büyüten yöneticilerin sık sık hataya düştükleri bir gerçektir.

An olup, tembellikle bir olduklarından, etraflarındaki danışmanları da artık gerekli, yeterli ve doğru bilgileri verme lüzumunu da unuturlar. Kendisine uymuşlardır çünkü. Ne kadar sık görülen bir örnektir bu. Siyaset sahnesine bakın neler neler göreceksiniz. Tam bu noktada bir felaket saklıdır. Yönetici, fikirlerini söyleyip araştırılmasını isterken birden hal değişip, danışmanları gibi düşünmeye, onlar gibi olmaya başlar. Danışılanlar ne isterse onu söyler yönetici, onların tarih ettiği ‘tip’e uygun hareket eder olur. Haiz olduğu vasıfları kaybolur ardı sıra…

Öngörüsünü yitirmeye görsün yönetici!

Sahip olduğu şirketler, mal varlıkları elinden çıkar bir bir.

Öngörü ne zaman yitirilir?

Artık, ‘ben oldum’ denildiği andan itibaren. Artık, ‘kimse elime su bile dökemez’ diye düşünüldüğü anlardan itibaren. Artık, ‘kimse olmasa da bu işler kendiliğinden yürür’ diye etrafa hava basıldığı zamanlarda. Artık, ‘bu işleri ben bilirim, bunlar benden sorulur, siz bir b..k bilmezsiniz’ düşüncelerini açıktan dillendirdikten sonra. Artık, ‘öngörüye de gerek yok, ben her şeyi hallediyorum’ şeytanlığı kalbe oturduktan sonra. Artık, araştırmaya da, okumaya da, sormaya da gerek kalmadı ifritinin içe yerleşmesinden sonraları. Öngörü yitirilir. Buradaki ‘öngörü’ doğru olan, iyi olan, olması gereken gibi olan öngörüdür. Yoksa hatalı, yıkıcı, lüzumsuz… Öngörüler zihne hücum eder ve durmadan, ama durmadan hatalı kararlar almasına vesile olur. Hatta bu hatalı hareketleri niye yapıyorum, bu zararlar nereden geliyor? Diye sorma gereği bile duymazsın. Çünkü sen bir tanesindir!

Zararın olağanın dışında artma zamanlarında, ‘cephe’ye dönüş, oraların havasını soluyuş gereklidir. Yani, başa dönüş.

Bunun olmaması için; etrafına hak ettikleri değeri vermek, taltif ve ödül mekanizmalarını kullanmak, çalışma, iş konularında yardımlaşmayı ön plana çıkarmak, bilgi saklamamak ve yanındakilere bilginin saklanmaması gerektiğini öğretmek, danışma, araştırma, geliştirme faaliyetlerine aralıksız devam etmek… Gerekecektir.

Devletin ve yöneticilerimizin son zamanlarda düştükleri yürek paralayıcı durumları gördükten sonra, bir katkı olması açısından bunları düşündüm ve yazdım.

İlgilisine sunulur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…