Ana içeriğe atla

İlim Adamı ve Bizimkiler


TV de haberlere denk geldim. Gözüm takıldı. Sekiz on kişilik bir grup, ellerinde kameralar, spikerler telaşla bir kapıyı çalıyorlardı. Neler oluyor diyerek dikkat kesildim. Kapıyı birisi açtı. Saçları uzamış omuzlarından aşağıya kadar, sakalı uzamış, saçları, bıyıkları ile sakal bir birine karışmış, burnunun üzerinde duran gözlüğü ha düştü ha düşecek. Kapıyı yarım aralayarak “ne var ne istiyorsunuz” dedi. Elinde mikrofon olan kişi uzatarak; “çözdüğünüz problem nedeniyle vaadelien bir milyon dolarlık ödülü takdim etmek üzere buradayız.” Diye açıkladı, orada olma nedenlerini. Adam, “Gidin buradan. Beni rahatsız etmeyin.” Dedi. Kapıyı sertçe kapattı.

 Buraya kadar haberlerde izlediğim olayı yorumsuz olarak aktarmaktan ibarettir. Sonradan öğrendim. Bir Rus bilim adamı, yıllardır çözülemeyen bir problemi çözmüştü. Dünya matematik derneğinin vaat ettiği bir milyon dolarlık bir ödül vardı, çözülemeyen bu problemi çözene. İşte bu ödülü getirmişlerdi. Yarı açık kapıdan başını uzatan adam “rahatsız etmeyin beni, gidin buradan.” Dedi. Değil bir milyon dolar, sayısız dolarları da getirselerdi yapacağı aynıydı. Gerçek ilim adamı. Hakiki adam. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ödülü ulaştırabildiler mi?

26 Temmuz tarihli Hürriyet internet sitesinde karşılaştığım bir haber bunları düşündürdü bana. Genç bir kardeşimiz hazırladığı (Ramanujan asalların Genelleştirilmesi) başlıklı matematik projesini TÜBİTAK’a sunar. Bilim kuruluşumuz, Prof. İmzalı bir yazıyla “bu projeyi yapmış olamazsınız” gerekçesi ile rededer. Hiç bir açıklama yoktur. Sorulan sorulara, yazılan mektuplara hiç bir cevap vermezler. Proje sahibi genç idari yargıya müracaat eder. Yargı, TÜBİTAK’a savunmasını yapmasını ister. Oraya da savunma göndermezler. Ne ilim, ne bilim ya! Ali Kıran baş kesen.

Genç adam, projenin kendine ait olduğunu, profesörler karşısında savunabileceğini bildirir. Oralı olmazlar. Ne bilim adamları ya! Ne ülke ya!

Şimdi biz oturup, neden geri kaldık, neden diğer dünya devletleri bizi geçti… gibi sofistike cümlelerle halimize ağlıyor olabiliriz. Sizleri, bizleri yetiştiren hocalarımıza baksak kafidir.

İlmin sahibi, kime isterse ona verir ilmini. Zannediyor ki, bir ilim adamı kendisidir. Kendisinden başka kimse hele küçük bir öğrenci çalışamaz, kendisini geliştiremez. Sen kim oluyorsun. Senin veya babanın hazinesinden bir pay mı istediler de tek başına karşı çıkıyorsun. O projeyi yapan gencimizi, velev ki kendisi yapmamış olsun, sizler onu kırmayacak, bilakis cüretini alkışlayacak, teşvik edeceksiniz. Değil mi hocam! İlmi ilerleme yalnızca gençlerin eğitimi ve araştırmalarıyla mümkün olacaktır. Şimdi bu hocaya bir ceza verilmelidir. Gençlerimizin çalışma, araştırma ve geliştirme azimlerini kırdığı gerekçesiyle ayrı bir ceza verilmelidir. Aslında görevinden uzaklaştırılması, hatta üniversiteden bile kovulması gerekmektedir. Hatta bu hocaya gencin yaptığı çalışmayı neden şimdiye kadar kendisinin ve/veya kendi üniversitesinin yapmadığı sorularak ikinci bir ceza da verilmelidir.

Çözdüğü problem üzerine kendisine getirilen ödül için “gidin buradan, rahatsız etmeyin beni” diyen ilim adamı ile birde bizimkini karşılaştırır mısınız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…