Ana içeriğe atla

Mıhçıoğlu ve Doktor Yeşilli


Birbirlerine takılmadan duramazlar, birbirlerini görmeden de edemezlerdi. Eşek şakası denilebilecek kadar ağır latifeleri her biri de kaldırırdı, birbirlerinden asla incinmezler güler geçerler, geleceğe dair hayallerde dahi küfürlü, kırıcı hatta tokat - şaplak karışımı vurmalı durumlar bile olurdu.

I

Tıp fakültesinde üçüncü sınıfını okuyordu Doktor Yeşilli. Doktor önlüğünü giydiği zamanlardaki, iki metreye yaklaşan boyu ve Doksan Beş kiloyu bulan kilosu ile her gören şıp diye tanırdı. Kafasına yatmayan yorumlarla karşılaştığında küfürlerin bini bir para ederdi. Makul ölçülü eleştirileri asla kulak ardı etmez, mutlaka yerine getirirdi. Sınıfının en başarılı ikinci öğrencisi olmasa idi, onu asla okulda barındırmazlardı, hocaları dâhil. Yurt binasında battaniyeyi yere serer ve üzerine yüzükoyun uzanarak çalışırdı derslerine. Öyle bir uzanırdı ki, Dört kişilik odayı baştan başa doldururdu adeta. İçeri birisi girecek olsa geçmek için basacak yer kalmazdı. Mecburen uzun atlamayla yerine doğru geçerdi, fakat Yeşilli’nin konsantrasyonunu bozmamak için ne lazımsa yapılırdı.

Bu koca adamın yemek saatleri birkaç dakikalıktı. Bir iki poğoça, bir kap çorba ile birkaç dilim ekmek bu koca vücudu nasıl da idare ederdi. Mezun olduktan beş yıl sonra bu konu açılmıştı da “Lan para mı vardı ki yiyecek ...” deyip açıklık getirmişti.

Okulda değilse, odada veya kütüphanede ders çalışmıyorsa mutlaka yurdun zemin katında yapılmış sekiz-on kişinin namaz kılabileceği küçük mescitte olurdu. Hele bir namaza duruşu vardı ki, görmeliydiniz. O ne huşu, o ne edep, o ne… uzun secdeler ve namaz sonunda uzun upuzun dualar faslı vardı. Birde dua ederken ellerini öyle bir açardı, öyle bir niyaza geçerdi ki, bazen alkışlıyor sanırdınız. Bazen sesi yükselir yine kimlere olduğu bilinmez küfürler ediyor sanırdınız.

II

Liseyi bitirdikten sonra ilk yıl kazandığı okulu beğenmedi Mıhçıoğlu, ikinci yıl da uyuyakaldığı için imtihana giremedi. Üçüncü seferde iktisat bölümüne yaptırdı kaydını, birkaç ay devam etti okula, sevmedi. Gitmedi bir daha. Dördüncü yıl Hacettepe’de Fizik Bölümüne girdi, iki yıl okudu. Üçüncü yılın içinde karıştığı bir olaydan dolayı, disiplin soruşturması sonucunda kaydını sildiler. Aynı yıl yeniden girdi sınava…(bütün okullarını anlatmayayım, onu anlatırken konuyu kaçırmaktan korkarım.) derken altı okul değiştirdi ve On Üçüncü yılın sonunda elektronik mühendisi olarak mezun oldu.

Öyle bir yiğit nadir gelir dünyaya. Hey babam hey, elinde kitaplar ve çanta uzun paltosunun içinde öyle bir yürür, öyle bir çalım atardı ki görmeliydiniz. O yürürken kalabalık ya saygısından ya korkusundan yol açar, geçer giderdi. Kara gözlüklerinin arkasındaki gözlerinin ne mana taşıdığını anlamak mümkün değildi. İnandıkları uğrunda korkusuzca tartışır, gerekirse vuruşurdu. Hiç alttan aldığı görülmemiştir. Hiç minnet ettiği vaki değildir. Aç bi ilaç okula geldiğine, sigarasız olduğu halde bir tek dal sigara istemediğine defalarca şahit olmuşumdur. Şakacı idi, bellediği türküleri şakalarına alet eder, etrafını gülmekten kırar geçirirdi. En büyük şakalarını da akşam Doktor Yeşilli’ye saklardı, doktor da ona.

III

Hava sıcak mı sıcak, bunaltıyor, dışarıda bir kavurucu yel esiyor. Ağaç gölgeleri bile durulacak gibi değil. Doktor odasında battaniyeyi sermiş, önünde bir kitap çalışmaya çalışıyor. Gözleri ağırlaşıp kitabın üstüne düşüyor başı.

Gördüğü rüya mıdır, hayal midir? bir anlam veremedi. Alnından ve yüzünden öyle bir ter boşaldı ki, kitap sırılsıklam oldu. “…Bilice şehrinde taşlı sopalı saldırıya uğramış ve çeşitli yerinden yaralanmıştı.” Bir anda dizlerinin üstünde doğruldu. Besmele çekti. Yandaki odada açık olan radyonun sesi iyice yükseltilmiş, etrafına öğrenciler doluşmuş can kulağı ile dinliyorlardı. “Ne olmuş lan… yaralanmış mı?” tasdik ettiler arkadaşları. “Nasıl olmuş, polis, asker yok muymuş”? “Bilmiyoruz”.dediler. herkes susmuş, radyodan gelecek güzel bir haberi bekliyorlardı.

Yeşilli, odadan çıkıp zemin kata indi. Orada da bir odada toplanmış öğrenciler radyo haberlerini dinliyordu. Hamama indi. Kimse yoktu. Havlusunu getirip ılık bir su dökündü. Temizlendi. Bir taraftan da kalbinden bildiği sureleri okuyordu. Giyinip mescite gitti. Tek başına namaza durdu.

Mıhçıoğlu hızlıca merdivenleri çıkıp odanın kapısını açtı. Battaniye yere serilmiş, bir ucunda kitap açık, fakat kitap ıslaktı. Merakı iyice arttı.“Doktor buralarda” diye geçirdi içinden fakat nerede?. Yan odaya geçti, doktoru sordu, “buradaydı şimdi” dediler. Koridorda bir iki sefer bağırdı “Doktooor..”. karşılık gelmedi. Merdivenlere yönelip koşar adım indi aşağıya. Karşılaştıklarına sordu. Gören olmamıştı. Bir anda zınk diye durdu. Mescit geldi aklına.

Mescit’in kapısı yarı açıktı. Yavaşça başını içeri soktu. Doktor oradaydı. “Ohh..” diye geçirdi içinden. Fakat ne yapıyordu? Dizlerinin üstünde, kollarını ileri doğru uzatmış, ellerini alabildiğince açmış bir şeyler mırıldanıyordu. İyice kulak kesildi Mıhçıoğlu, “Allahım bunları kahret..” diye bir şey duydu. “kır onların ellerini…”.. gittikçe rahatladı, sükuna erdi doktor. Başını ellerinin arasına aldı. Mıhçıoğlu sessizce girdi içeri, yanına oturdu doktorun. Doktor; “Duydun mu”? diye sordu. Evet dedi Mıhçıoğlu. “Sen karışma Mıhçıoğlu, olan oldu artık… haydi çıkalım.”

***

Şu cümleler Mıhçıoğlu’na aittir.

“Valla, bilmiyorum bir rastlantı mı, bir kabul olunuş mu? Bilmiyorum. Ertesi gün büyük bir deprem vurdu, Bilice Şehri yerle bir oldu.”

***

Mıhçıoğlu elektronik mühendisi olarak çalışma hayatını noktaladı, emekli oldu, köyüne yerleşti, küçük bir çiftliği var köpekleri ve tavukları ile emekliliğin tadını çıkarıyor. Doktor Yeşilli Profesörlük makamına erişti, büyük bir hastanede bölüm başkanı olarak hizmet hayatına devam ediyor.

Yorumlar

  1. Çok güzel bir yazı. Her iki insan da yazılmayı bir kenara not edilmeyi hak etmiş insanlar. İnsanlığın yerlerde süründüğü bir devirde anlatılmaları gerekiyordu, iyi olmuş yazdığınız..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…