Ana içeriğe atla

Dinci Saptırma, Çarpıtma, Yalan-Dolan

Dinci[1] Saptırma, Çarpıtma, Yalan-Dolan

Tanıtılıyorken İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü okuduğunu yazmayı ihmal etmiyorlar. Dini bilgileri okullu yani, alaylı değil. Makalelerinin incelenmesinden de anlaşılır ki, ‘dini bütün’ bir adam. Dindarlığı dikkate alınarak milletvekili bile yapılmış birisi. Yandaş tesmiye edilen, ‘haram’ paraların üstünden gelişmiş kuvvetli bir gazetenin de başköşesine oturmuş vaziyette. Diline dolananları yazmakta, ağasını övmekte bir an bile geri kalmamakta. İleri sürdüğü tarihi bilgiler ise, işine nasıl gelirse ve taraftarı olduğu siyasi partinin nasıl yararına olacaksa öylece yazmak!. Çarpıtma, dejenere etme, durmaksızın iftira, gıybet, yalan mesleği olmuş vaziyette. Ne ihtiyacı varsa? Var. Var ki, yalana başvurmakta beis görmüyor.

Sultan II. Abdülhamit devrini örnek gösterirken, “Said-i Nursi ve Mehmet Akif Ersoy” hakkında, ‘meş’um’ (uğursuz) sıfatını kullanıp, “fitnenin büyüklüğü”nü anlatırken, gerçekte ne büyük fitne kaynağı açtığının da farkında bile değil zavallı. Şu tarihi bilgiye bakınız: “İttihat Terakki denilen maceraperest- zorba şürekası; on sene içerisinde koca bir imparatorluğun yerine yeller estirdiler.” İşte tarih, işte kafa bu.

Şimdi desek ki, Osmanlı imparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alması ile Cihan Devleti şanına ulaşmış ve fakat bu ulu Hakan tarafından yapılan büyük hatalar sebebiyle de aynı asırda yıkılmaya başlamış ve Sultan II. Abdülhamit Han’ın tahttan indirilmesi yoluyla da Osmanlı tarihi sonuna gelinmiştir. Daha sonra padişah adıyla anılan iki padişah ve sonraki Halife adıyla anılanın esamisi bile okunmaz şanlı tarihin içinde. Onlar ha varlar, ha yoklar. Nerde kaldı ki, ittihat Terakki on sene içinde Koca İmparatorluğu yıkacak? Kafa bu olunca, tartışmayı bitirmek en doğrusu.

Yalnız, şu meş’um sıfatıyla tahkir ettiği, Mehmet Akif Ersoy hakkındaki karalaması hakkında örnek vermemiş. Güya Akif, Halife’ye “düşmanlığı ile övünürmüş”! peh!.. bütün bu laf karıştırmalarının altında, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını kapalı olarak da olsa anlatarak sözü Tayyip Erdoğan’a getirmek yatıyor. Vurgulamalarındaki sinsiliği teşhis ve ilan etmek görevimizdir. Bir yılı aşan bir zamandır gündemimizde ‘Paralel Yapı’ var ya, II. Abdülhamit’e muhalif olan Said-i Nursi, Tayyip Erdoğan’a muhalif olanlar ise Paralel Yapı elemanları. Bunlar da Nursi terbiyeli ne de olsa! 

II.Abdülhamit ile Erdoğan’ın durumunu benzeştirmek ve bugün Erdoğan’a yapılan muhalefetin, tıpkı Sultan’a yapılanlar gibi olduğunu vurgulamak.

Yeni Asya Gazetesi genel yayın müdürü Kazım Güleçyüz, aynı gazeteden Ali Ferşadoğlu, Yeni Şafak’tan Yaşar Süngü bu bahtsız yazara gerekli cevapları vermişlerdir. Tarihi yanlışlarını ve Akif’e hakaretine verilecek cevapları tarihçilerimize bırakarak, yazmaktaki asıl amacı olan şu cümlesini okuyalım; “Tayyip Erdoğan’ı da; içimizden birileri anlayamayacak veya bilerek-bilmeyerek yanlış anlayacak ve aynı yafta ile (diktatör) suçlayacaktı.” Zaten bu cümleden sonraki satırları tamamen, Tayyip Erdoğan övgüsü ve savunması bahsindendir ve önemsiz karalamalardır.

Bir yandan da ülkemizde ‘Başkanlık’ tartışmaları yürüyor. Geçenlerde Cumhurbaşkanı TRT’de yandaş gazetecilerin sözde sorgulamasıyla konudan konuya geçerek Başkanlık tartışmalarına gelmişti. Paralel Yapılanmaya son verme çalışmaları da var bir yandan. “Mesela, Başkanlık sistemi olsaydı, paralel yapı ile mücadele de başka bir takım enstrümanların kullanılabileceğini” söyledi. Kendi kendime “–nasıl yani!” Demişim. Başka ne olabilir. Polis teşkilatı var, istihbarat teşkilatı var, jandarma var, yetmezse ordu var, bu kuruluşların hazırladıkları dosyaların sevk edileceği yargı var başka ne olabilir?

Yıl 1877, Rus orduları bugün Yeşilköy adıyla bilinen Ayastafanos’a kadar gelmişler. Mebusan Meclisi 1878 yılında dağıtılmış, İngiliz desteğiyle Masonlar karışıklık çıkartmaktalar, Sultan II. Abdülhamit Meşrutiyeti askıya alır. Devamını Sina Akşit 100 Soruda Jöntürkler ve ittihadı Terakki kitabından okuyalım: “komplolar, Abdülhamit’in kuruntulu tabiatıyla birleşince ortaya kopkoyu bir polis hükumeti çıktı. Başta basın, anlatım ve toplantı hakları olmak üzere, özgürlükler kaldırıldı ya da geniş ölçüde kısıtlandı. İktidarın dizginlerini kendi elinde toplayan Abdülhamit, bizzat kendisine bağlı olan ve jurnal vermeyi teşvik eden bir hafiye sistemi, özel mahkemeler, keyfî tutuklama ve sürgünlerle herkesi sindirdi, ülke çapında bir tedhiş havası estirdi.”

Şimdi ‘başka enstrümanların’ neler olabileceğini okurlar düşünsün ve köşe yazıcısının, niçin Abdülhamit Han’ı örnek verdiğini ve savunduğu siyasetçinin ne yapması gerektiği hakkındaki kapalı öğütleri cümlesine kendisi cevap versin.

Artık bendeniz bunlara İlahiyatçı etiketi ile değil de, ‘yanlış eğitimli, yaftacı yandaşlar’ denilmesini teklif ediyorum. Sözde dini bilgilerini, taraftarı oldukları siyasi kurumun menfaati uğrunda yorumlamaktalar. Günümüz koşullarına uygun olmayan, teferruat bile diyemeyeceğimiz lüzumsuz konularla halkı meşgul ve zihinlerini iğdiş etmekteler. Düşünemeyen beyinler ise onların istediği doğrultuda oylarını kullanarak, siyasi başarı sağlamaktalar.

Nitekim Hürriyet’ten Ahmet Hakan 27 Ocak tarihli yazısında bunlardan örnekler vererek “Bunların yaptığını Çarli bile yapamaz” diyerek, düştükleri şirk kuyusunu vurgulamıştır. Habertürk’ten Murat Bardakçı da 28 Ocak yazısıyla tartışmaya şu cümleleriyle katkıda bulundu: “Halkı dinî bakımdan bilgilendirme ve irşâd etme iddiası ile ikrah ettirici bahisleri ‘dinî mesele’ diye gündeme getiren ve ‘din bilgini’, ‘İslâm araştırmacısı’, ‘bilmem ne âlimi’ gibisinden unvanlar takınıp saçmalayanlar mevcut, hattâ bunların sayıları giderek artıyor.”

Milliyet Blog’da yazılarını zevkle okuduğumuz Erkan Sezgin konuya enteresan bir bakışla yaklaşıyor. İslamofobi tartışmaları var ya, Sezgin diyor ki; “Ulemanın ekranlara ve medyaya yansıyan yorumlarına kısaca göz atalım: -Her gün gündelik yaşamı kısıtlayan kurallar. –ananın diz kapağı tahrik eder. –Kuyruklu yıldıza araç göndermek lüzumsuzdur. –Kız çocukları ile nikâh kıyılır. –Kocama kuma bulurum. –Kurbanda hayvanın şu damarı kesilir.. listeyi uzatmak mümkün. Din adına söylenen ve yapılan bir tane düzgün iş yok ekranlarda. Üzerine gündelik yaşamı sınırlayan kuralları ve zorunlu din eğitimini koyun. Medyanın yeni nesil üzerindeki etkisi göz önüne alındığında, iddia ediyorum, bu yaşananlardan sonra çocukların nüfus kâğıtlarındaki din haneleri doğarken doldurulmasa veya belli yaşta din seçme özgürlükleri olsa kimse bu haliyle İslam dinini seçmez.

Kısaca herkes Avrupa’daki İslamofobi ile uğraşırken esas Türkiye’de İslamofobi yayılıyor haberiniz olsun!” diyerek, haklı olarak uyarıyordu.

Beyni dar bu güruhun kurtuluş ümidi var mıdır, Allah bilir.

Biz yine de hidayete ermeleri için duacıyız.


[1] Dinci: Para-pul, mal-mülk, şan-şöhret karşısında dayanamayan, sözde dini kisveliler.

Yorumlar

  1. İlhan Yalçın :
    Hocam, siz nezaketinizi yine korumuşsunuz. Böylelerini okuyunca, görünce ağız dolusu hakaretlere başlamak zorunda kalıyorum. Yapmayım diyorum ama yapmazsam da çatlıyorum.
    Allah akıl, fikir versin önce bunlara, sonra bize...
    Son söz: YALAKALIĞIN MENZİLİ YOKTUR.....GİTTİKÇE GİDER.

    Bu yazarın ve benzerlerinin ifadelerinin neresini düzelteceksiniz ki? Doğru tarafı yok.

    YanıtlaSil
  2. Gülay Coşkun Kasap :
    Sevgili Erkan o yazınızı ben de okumuştum, güzel bir tespit ve özetti..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…