Ana içeriğe atla

Eğip, Bükmeden; Vefa!.-IV


“Korunanlar”dan bahis vardır Kur’an’ı Kerim’de. Sık hatırlatılmaktadır. Kimlerdir korunanlar? Çok kısa ve sade olarak tek kelime: Vefalılar. Ahde vefa gösterenler.

Korunmak; dünyada, ‘karşıdan’ gelebilecek tehlikelere karşı olabileceği gibi, geleceğin de, yani dünya hayatından sonraki yaşam içinde gerekli olabilecektir. Karşıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmanın bir takım kuralları vardır. Kavgaya tutuşmamak, kötü söz söylememek, kapıları kilitli tutmak, değerli eşyaları kasalara almak, bahçede kuvvetli bir köpek beslemek, iddialı sözlerden kaçınmak gibi tedbirler alınabilir. Ya, öteleri, dünyadan göç ettikten sonraki yaşamı nasıl korumaya alacağız? Nasıl ki, dünya hayatının tehlikesiz yaşanması için kurallar örülmüşse, benzeri kurallar öteler için de vardır. Bunların izlerini Peygamberin (SAV) tebliğ ettiği kitapta bulabiliyoruz.

Sıkça dile getiriyoruz, dünyadaki makamların en mühimi ‘Kulluk’ makamıdır. “Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur”. (Yasiyn/61) Bu makam, bizatihi korunmanın asliyesidir. Bu gereklilik, verilen sözden geliyor. Bela meclisinde “Evet” denilmişti çünkü. Bu sözde durulması ve yerine getirilmesi ise ‘Kulluk’ kavramı ile anlatılabilir ve ‘Kulluk’ ancak Allâh’adır. Karıştırılacak yer de burası oluyor. Biz, bize düşman olanı tercih ettiğimiz vakitlerde, şemsiyeden de çıkmış oluyoruz. “Ey “Ademoğulları… Size ahdetmedim (bildirip bilgilendirmedim) mi şeytana (bedene – hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?” (Yasiyn/60)

İnsanın kendine vereceği zararı, bir başka kişi veya yaradılıştan görmesi mümkün değildir. Karşıdan, hayvan da olabilir gelebilecek zararlar zamanla tedavisi mümkündür. Ya, kişinin kendisine verdiği zarar? Kaldı ki, karşıdan gelebilecek zararların da, kişinin kendisiyle ilgisi vardır. Kavgaya tutuşarak alınacak darbeler de kendinin hiç mi suçu olmayacaktır? Vahşi hayvanlara verilecek zararın karşılığı alınabilecek yaralarda kişinin kendisinin hiç mi suçu olmayacaktır? Bu itibarla, ne gibi bir zarar ve kötülükle karşılaşılırsa, önce kendini kontrol etmek ve neler yapıldı da, bu tür bir kötülükle karşılaşıldığı çözülmelidir.

Manevi âlemde ilerleyiş sırasında karşılaşılan en büyük tehlike, geçmişte verilen ve eksikliği ya da zaman içinde yanlışlığı anlaşılmış veya asrın idrakine göre geliştirilememiş bilgilerin öğrenilip, iman derecesinde sahiplenilerek, gerçek gibi sanılan bilgiler üzerinde ısrar etmektir. Kısaca, sınır koymaktır, sonsuzluk ilmini ‘bu kadardır, ancak budur’ mantığı ile sınırlayıp, geride! Kalmaktır. Bu durum bir bakıma şirktir. Allah ilmini ve gücünü sınırlamaktır. Bilerek veya bilmeyerek yaptığımız sınırlamalardan Allah’a sığınırız.

‘Kulluk’, Raziyet makamıdır. Razı olunmadan, olgun kul olunamaz. ‘Her ne gelirse yahşidir, oda Dostun bahşidir’ diyebilmektir. Razı olunmadan, O da razı olmaz (Maide/119). Bu bir karşılıklılık değil, senden, seni (kendini) tanımanın istenmesidir, ahdine vefa göstermenin istenmesidir, “büyük kurtuluşun” müjdelenmesidir. Rıza makamına ulaşıp, kendi ile halleşmek ve O’nun razılığını almak böylece olacaktır. Hacı Bayram-ı Veli yapılan hatalara son verilmesini arzu etmekle, doğru yolu kısaca şöyle tarif eder:

 “Bilmek istersen seni / Can içre ara Can’ı / Geç canından bul onu / Sen seni bil sen seni”.

Bir yerde değil, kendinde ara. Yer yoktur, yön yoktur. Daima bakışların içine doğru olacaktır. Bakacağın (yer) sadece kendinsin. Kendi, kendine ayna olup, sırlayacak ve kendinden kendine alış-veriş olacaktır. Yetiştiren, Rab’dır. ‘Nefsini bilen Rabb’ini bilir’ kelamında anlatılan Rabb!. Buraya dikkat kesiliniz.

 “Vechlerinizi (yüzünüzü veya şuurunuzu) doğuya veya batıya (varlığın hakikati veya sistem bilgisine) çevirmeniz BİRR (işin hakikatini yaşamak) değildir. Asıl BİRR, ‘B’ işareti anlamıyla Allâh’a iman edip, gelecekte yaşanacak sürece, melâikeye (algılanıp fark edilemeyen varlığn hakikati olan Allâh Esmâ’sının kuvvelerine), Kitaba (varlığın hakikati ve Sünnetullah’a), Nebilere iman eden; Allâh sevgisiyle malı, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara (yuvasından-vatanından ayrı düşmüş), yardım isteyenlere, kölelikten kurtarmaya veren; salâtı ikame eden (Allâh’a yönelişinin bilfiil hakkını veren); zekâtını veren (Allâh’ın bağışladığından bir kısmını karşılıksız paylaşan); söz verdiğinde sözünde duran; sıkıntı, hastalık ve şiddete maruz kaldığında buna dayanandır. İşte bunlar sadıklar ve korunanlardır.” (Bakara/177)

Söz bitti.

Kısmetse devam ederiz.

En doğrusunu Allah bilir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…