6 Kasım 2014 Perşembe

Eğip, Bükmeden; Vefa!.-I


Siyasette (bu kelimeyi, dünyada, kazanma hırsı gibi manalarla anlamak mümkündür) ‘vefa’ sırtından indirmediğin sürecedir. Dinlenmeyi düşündüğün andan itibaren, gidebileceğin bir yer ara kendine. Çabucak unutulursun. Tam da sen olacaksın vefalı. Onun, sana doğru bir bakışı bile senin için kâfi olmalı. Sırf o bir bakış için yıllarca taşıma sorumluluğuna bir kez daha giriyorsun. İstemeyeceksin. Bırak, başkaları istesin. Sana ne verilirse razı olacaksın, çünkü seni böyle yetiştirdiler. Verilenin sana layık mı, değil mi olduğu hakkında fikir yürütmene gerek yok, onlar senin neye ihtiyacın olduğunu biliyorlar. Onlar yanlış yapmazlar, sana yanlış gibi gelen şeyler ise, senin yanlış düşüncelerinden kaynaklanıyordur. Onlar mı, asla ve kat’a yanlış düşünmez ve asla yanlış yapmazlar!. Onlar tektir ve kendilerine verdikleri mana ile onlar bir ilahi lütuftur.

İşte tam bu anda vefa devreye girer. İstesen de, istemesen de vefa, olmazsa olmazıdır hayatın. Bir an bile olsa, düşünmeden edemezsin geçmişi. Vefa, geçmişe yar olmak, geçmişi yâd etmektir. Ne güzellikler, ne çirkinlikler varsa birlikte tabi. Önemli değildir, senin kötü gibi düşündüklerin. O asla kötü bir şey yapmaz…

Tarifi verilen, bir tanrı mesabesinde güç vehmetmektedir kendinde. Olsun. Biz biliriz. Kimin fakirane yaşadığını, kimin tanrı mesabesinde. Herkes kendisi için yaşar bu dünyayı. Yanlış; bu dünya değil, kendi dünyasını. Çünkü herkes kurabildiği dünyada, kendi hayatını yaşamaktadır.

‘Değişim’ lafıyla dünya iktidarını sağlayan, muktedirlerin değişemediğini de fark etmek lazımdır. Değişenin ne olduğunu sorarsanız, akıp giden zaman içinde, karşımıza çıkan doğal engellerin bir kısmının kaldırıldığı gibi, saçma sapan açıklamalar göreceksiniz. Bunların bir önemi yoktur. Değil mi ki, dokuz yaşındaki kızların başlarını örtmeye doğru gittikçe. Hala hiçbir değişimin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Demek, hala bu kişilere, lügatteki ‘değişim’ maddesini okutma ve anlatma kıvamındayız. Marangoz ustasının testere vurmasıdır kütük için değişim. Hangi usta vurmuşsa bu arkadaşlara testeresini yanlış  (veya eksik) yapmış. Kandırmış bunları. Hayır, hayır, kandırma yok, bu kadar anlamışlar. Mesela, ‘helalleşme’yi, ‘hesaplaşma’nın önüne koyarak, ‘değiştik’ diyorlar. Ne kadar yanlış. ‘Kul Hakkı’nın helalinin önünde-sonuda, hesaplaşma yok mudur? Hesaplaşılmadan, nasıl hellalleşilecek? Bu soru sorulmamıştır. Kendilerince, yollarına devam etmektedirler. Bir şey diyeceğimiz yoktur. Olabilir. Hakkı gasp edilenler, seslerini çıkartmıyorlarsa, bize laf etmek vazife değildir. İyi de onların haklarını savunmak kimin işi olacak? Kanunun. Kanunun işi olacak. Kanunu koruyanların işi olacak. Onlar kim? Muktedirlerin işbaşına getirdikleri kişiler! Bu nasıl olacak?

İlginç bir noktaya geldik ve fakat devamı gelmedi. Sonra bir zaman konuşulur ümidiyle ayrıldık. Ayrıldık lakin düşünceler boğuyor şimdi. Vefa, nerede kaldı?

Sakın ola ki, vefayı da yanlış anlamış olmayalım! Olabilir. Geçmişte bir gün sana yardımcı olan kişiyi unutmamak! Ne kadar zayıf bir mana. Ne kadar eksik bir mana. Hep böyle anlıyoruz ama, bu kesin. Sanki satın alınan bir malın karşılığını para olarak ödemek gibi bir şey. Sen bana şunu yaptın, ben de sana bunu yapıyorum. Ne kadar yanlış. İyi de anladığımız bu, ne yapalım. Onların, hellalleşme ve hesaplaşma hesabını da yapanların anladığı bu.

Vefa,

Sözünde durmakmış meğer.

Kime söz vermiştin?

Bu soruya doğru cevap verebilirsen problem çözülürmüş, öyle söylediler. -Kime söz vermiştin?-

Şöyle bir baktım da, kararımız roman yazmaktı, bu girişle bir roman çıkar mı? Bilemedim. Peki, büyük romancılar nasıl davranırlardı?

Doğrusu onu da bilmiyorum.

Bir plan yapmalı evvela, sonra planı yazıya geçirmeli. Küçük kutucuklara isimler vermeli, her kutunun diğer kutulara giden bir ince çizgisi olmalı, her kutucuk ve diğer kutucuklara giden ince çizgiler üzerinde belli belirsiz yazılan açıklamalı isimler olmalı, bu isimlerin bir birleriyle ilişkileri anlaşılır olmalı, her birinin aralarındaki hayati ilişkiler, dünya hayatında çözülebilir olmalı. İnsanlar arası münasebetlerin gittiği yolun makul, ölçülebilir, anlaşılabilir bir mantığı olmalı. Ve bu insanların hayat tarzları, düşünceleri, münakaşaları, işleri, kazançları, kayıpları, kavgaları, sevgileri belli bir mantık silsilesi içinde yazıya geçirilmeli. Araya, okuyucunun çözemeyeceği paragraflar serpiştirilmeli (ki, televizyonlar soruşturma yapıyorken bu bölümler hakkında ısrarlı sorular sorsun). Nazlanarak, istemeden ve sadece o soruyu sorana yapılan açıklamalarda karakterler hakkında anlaşılmaz beyanlarda bulunulmalı. Sonra da, vah bee, ben ne büyük yazarım böbürlenmeleri…

Neyse, geçelim bir kalem bunları. Romanı yazacak yazar, planını yapsın ve bunları düşünsün. Biz konumuza devam edelim.

‘Vefa’yı kimseden, özellikle erbab-ı siyasetten beklemeyeceksin. Tam da aksi olarak ‘vefa’lı olan sen olacaksın. Köyün ağasını, ağanın kâhyasını, kâhyanın evladını sırtında taşıdığın sürece sen vefakârsın. Sakın ola ki, sırtından indirmeyesin. O zaman vefasız olursun. Zaten de öylesindir.

Sadakat beklenen sensin, hatta; onlara bağlı kalmanı isterler, sözlerinden çıkmamanı. Seni sen yapan her konu onların senin adına bildikleridir, bu sebeple her manada vefakâr olman senin lehinedir onların zannınca. Sapma gösterdiğin zamanlar seni etraflarından çıkartırlar ve yalnız kalırsın, bu zor bir durumdur. Yalnız kalınca, işini, aşını kaybedersin, çoluk-çocuğun zor günler yaşar ve bir gün senin vefasız olmandan kaynaklandığını en yakınların bile yüzüne haykırır. Çünkü onlar da bu yönde eğitilmişlerdir. Senin daima susman ve itaatkâr olman istenmektedir. Büyük psikiyatr Mehmet Kerem Doksat Hoca’nın şu sözünü hatırlatırım sana: “Ahmakça bir tevekkülle susup bi’at etmek de insanlık günahıdır”. Kulağına küpe olsun. Tekrar dikkatini çekerim, ‘insanlık günahı’ diyor hoca! Çünkü sen bir değersin. Senden sahip olduğun değerleri üretmen ve sunman isteniyor. Kısır bir siyasi (her hâlükârda siyasidir) düşünceye kapılanarak, bazı dünyevi kazanımlar elde etmek üzere, diz çöküp, biat etmek, beynini, düşüncelerini, hizmetini, emeğini bir yerlere kiralamak anlamında olacağından, değerin sıfırlanacaktır. Sıfırlanan değer ile sen bir hiç seviyesine düşecek ve affedersin; ‘hayvani yaşama mücadelesi verenler’ durumunda kalacaksın. Kendini harcamış olmakla kalmayacak, sahip olduğun değeri ortaya çıkartmayarak, insanlığa verebileceğin hizmetleri de yapamayarak bir ot gibi, hatta zehirli bir ot gibi hiçbir şeye, hiçbir hizmete yaramadan ölüp gideceksin.

Ölüp gideceksin; seni avladıkları nokta da burası. ‘Zaten toprak olacaksın’!, bari bir işe yara! Burada düşünmeye başlarsın, mademki, toprak olacağım, hiç olmazsa, bir işe yarayarak dostuma yardımcı olayım. İşte tuzağa düştün. Ve onların istediklerini gönüllü olarak yapar ve suça bulaşırsın. Felaket!. Asıl felaket şudur ki, suça karıştığının farkında değilsindir. Onların da en büyük başarıları budur. Senin, hata yaptığını sana anlatmadan, istediklerini yaptırmak. Haa, siyasetçinin de başarısı da budur esasen. Verilen oy, katilin sıktığı kurşun değerindedir, arasındaki fark, suçlunun ayırt edilememesindedir. Ha bir insanın katili olmuşsun, ha da bir milletin! Ne fark eder?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Devlet Kuracaklarmış!

AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti? “Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.” Bu söz söylendikten s...