Ana içeriğe atla

Eğip, Bükmeden; Vefa!.-I


Siyasette (bu kelimeyi, dünyada, kazanma hırsı gibi manalarla anlamak mümkündür) ‘vefa’ sırtından indirmediğin sürecedir. Dinlenmeyi düşündüğün andan itibaren, gidebileceğin bir yer ara kendine. Çabucak unutulursun. Tam da sen olacaksın vefalı. Onun, sana doğru bir bakışı bile senin için kâfi olmalı. Sırf o bir bakış için yıllarca taşıma sorumluluğuna bir kez daha giriyorsun. İstemeyeceksin. Bırak, başkaları istesin. Sana ne verilirse razı olacaksın, çünkü seni böyle yetiştirdiler. Verilenin sana layık mı, değil mi olduğu hakkında fikir yürütmene gerek yok, onlar senin neye ihtiyacın olduğunu biliyorlar. Onlar yanlış yapmazlar, sana yanlış gibi gelen şeyler ise, senin yanlış düşüncelerinden kaynaklanıyordur. Onlar mı, asla ve kat’a yanlış düşünmez ve asla yanlış yapmazlar!. Onlar tektir ve kendilerine verdikleri mana ile onlar bir ilahi lütuftur.

İşte tam bu anda vefa devreye girer. İstesen de, istemesen de vefa, olmazsa olmazıdır hayatın. Bir an bile olsa, düşünmeden edemezsin geçmişi. Vefa, geçmişe yar olmak, geçmişi yâd etmektir. Ne güzellikler, ne çirkinlikler varsa birlikte tabi. Önemli değildir, senin kötü gibi düşündüklerin. O asla kötü bir şey yapmaz…

Tarifi verilen, bir tanrı mesabesinde güç vehmetmektedir kendinde. Olsun. Biz biliriz. Kimin fakirane yaşadığını, kimin tanrı mesabesinde. Herkes kendisi için yaşar bu dünyayı. Yanlış; bu dünya değil, kendi dünyasını. Çünkü herkes kurabildiği dünyada, kendi hayatını yaşamaktadır.

‘Değişim’ lafıyla dünya iktidarını sağlayan, muktedirlerin değişemediğini de fark etmek lazımdır. Değişenin ne olduğunu sorarsanız, akıp giden zaman içinde, karşımıza çıkan doğal engellerin bir kısmının kaldırıldığı gibi, saçma sapan açıklamalar göreceksiniz. Bunların bir önemi yoktur. Değil mi ki, dokuz yaşındaki kızların başlarını örtmeye doğru gittikçe. Hala hiçbir değişimin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Demek, hala bu kişilere, lügatteki ‘değişim’ maddesini okutma ve anlatma kıvamındayız. Marangoz ustasının testere vurmasıdır kütük için değişim. Hangi usta vurmuşsa bu arkadaşlara testeresini yanlış  (veya eksik) yapmış. Kandırmış bunları. Hayır, hayır, kandırma yok, bu kadar anlamışlar. Mesela, ‘helalleşme’yi, ‘hesaplaşma’nın önüne koyarak, ‘değiştik’ diyorlar. Ne kadar yanlış. ‘Kul Hakkı’nın helalinin önünde-sonuda, hesaplaşma yok mudur? Hesaplaşılmadan, nasıl hellalleşilecek? Bu soru sorulmamıştır. Kendilerince, yollarına devam etmektedirler. Bir şey diyeceğimiz yoktur. Olabilir. Hakkı gasp edilenler, seslerini çıkartmıyorlarsa, bize laf etmek vazife değildir. İyi de onların haklarını savunmak kimin işi olacak? Kanunun. Kanunun işi olacak. Kanunu koruyanların işi olacak. Onlar kim? Muktedirlerin işbaşına getirdikleri kişiler! Bu nasıl olacak?

İlginç bir noktaya geldik ve fakat devamı gelmedi. Sonra bir zaman konuşulur ümidiyle ayrıldık. Ayrıldık lakin düşünceler boğuyor şimdi. Vefa, nerede kaldı?

Sakın ola ki, vefayı da yanlış anlamış olmayalım! Olabilir. Geçmişte bir gün sana yardımcı olan kişiyi unutmamak! Ne kadar zayıf bir mana. Ne kadar eksik bir mana. Hep böyle anlıyoruz ama, bu kesin. Sanki satın alınan bir malın karşılığını para olarak ödemek gibi bir şey. Sen bana şunu yaptın, ben de sana bunu yapıyorum. Ne kadar yanlış. İyi de anladığımız bu, ne yapalım. Onların, hellalleşme ve hesaplaşma hesabını da yapanların anladığı bu.

Vefa,

Sözünde durmakmış meğer.

Kime söz vermiştin?

Bu soruya doğru cevap verebilirsen problem çözülürmüş, öyle söylediler. -Kime söz vermiştin?-

Şöyle bir baktım da, kararımız roman yazmaktı, bu girişle bir roman çıkar mı? Bilemedim. Peki, büyük romancılar nasıl davranırlardı?

Doğrusu onu da bilmiyorum.

Bir plan yapmalı evvela, sonra planı yazıya geçirmeli. Küçük kutucuklara isimler vermeli, her kutunun diğer kutulara giden bir ince çizgisi olmalı, her kutucuk ve diğer kutucuklara giden ince çizgiler üzerinde belli belirsiz yazılan açıklamalı isimler olmalı, bu isimlerin bir birleriyle ilişkileri anlaşılır olmalı, her birinin aralarındaki hayati ilişkiler, dünya hayatında çözülebilir olmalı. İnsanlar arası münasebetlerin gittiği yolun makul, ölçülebilir, anlaşılabilir bir mantığı olmalı. Ve bu insanların hayat tarzları, düşünceleri, münakaşaları, işleri, kazançları, kayıpları, kavgaları, sevgileri belli bir mantık silsilesi içinde yazıya geçirilmeli. Araya, okuyucunun çözemeyeceği paragraflar serpiştirilmeli (ki, televizyonlar soruşturma yapıyorken bu bölümler hakkında ısrarlı sorular sorsun). Nazlanarak, istemeden ve sadece o soruyu sorana yapılan açıklamalarda karakterler hakkında anlaşılmaz beyanlarda bulunulmalı. Sonra da, vah bee, ben ne büyük yazarım böbürlenmeleri…

Neyse, geçelim bir kalem bunları. Romanı yazacak yazar, planını yapsın ve bunları düşünsün. Biz konumuza devam edelim.

‘Vefa’yı kimseden, özellikle erbab-ı siyasetten beklemeyeceksin. Tam da aksi olarak ‘vefa’lı olan sen olacaksın. Köyün ağasını, ağanın kâhyasını, kâhyanın evladını sırtında taşıdığın sürece sen vefakârsın. Sakın ola ki, sırtından indirmeyesin. O zaman vefasız olursun. Zaten de öylesindir.

Sadakat beklenen sensin, hatta; onlara bağlı kalmanı isterler, sözlerinden çıkmamanı. Seni sen yapan her konu onların senin adına bildikleridir, bu sebeple her manada vefakâr olman senin lehinedir onların zannınca. Sapma gösterdiğin zamanlar seni etraflarından çıkartırlar ve yalnız kalırsın, bu zor bir durumdur. Yalnız kalınca, işini, aşını kaybedersin, çoluk-çocuğun zor günler yaşar ve bir gün senin vefasız olmandan kaynaklandığını en yakınların bile yüzüne haykırır. Çünkü onlar da bu yönde eğitilmişlerdir. Senin daima susman ve itaatkâr olman istenmektedir. Büyük psikiyatr Mehmet Kerem Doksat Hoca’nın şu sözünü hatırlatırım sana: “Ahmakça bir tevekkülle susup bi’at etmek de insanlık günahıdır”. Kulağına küpe olsun. Tekrar dikkatini çekerim, ‘insanlık günahı’ diyor hoca! Çünkü sen bir değersin. Senden sahip olduğun değerleri üretmen ve sunman isteniyor. Kısır bir siyasi (her hâlükârda siyasidir) düşünceye kapılanarak, bazı dünyevi kazanımlar elde etmek üzere, diz çöküp, biat etmek, beynini, düşüncelerini, hizmetini, emeğini bir yerlere kiralamak anlamında olacağından, değerin sıfırlanacaktır. Sıfırlanan değer ile sen bir hiç seviyesine düşecek ve affedersin; ‘hayvani yaşama mücadelesi verenler’ durumunda kalacaksın. Kendini harcamış olmakla kalmayacak, sahip olduğun değeri ortaya çıkartmayarak, insanlığa verebileceğin hizmetleri de yapamayarak bir ot gibi, hatta zehirli bir ot gibi hiçbir şeye, hiçbir hizmete yaramadan ölüp gideceksin.

Ölüp gideceksin; seni avladıkları nokta da burası. ‘Zaten toprak olacaksın’!, bari bir işe yara! Burada düşünmeye başlarsın, mademki, toprak olacağım, hiç olmazsa, bir işe yarayarak dostuma yardımcı olayım. İşte tuzağa düştün. Ve onların istediklerini gönüllü olarak yapar ve suça bulaşırsın. Felaket!. Asıl felaket şudur ki, suça karıştığının farkında değilsindir. Onların da en büyük başarıları budur. Senin, hata yaptığını sana anlatmadan, istediklerini yaptırmak. Haa, siyasetçinin de başarısı da budur esasen. Verilen oy, katilin sıktığı kurşun değerindedir, arasındaki fark, suçlunun ayırt edilememesindedir. Ha bir insanın katili olmuşsun, ha da bir milletin! Ne fark eder?



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…