20 Kasım 2014 Perşembe

Bir Paragrafta Kazanmanın Sırları…


‘Benim’ olması için ölümüne savaşlara giriyoruz. Onda değil ille de, ben de olsun diye. Onda olması hastalandırıyor, üzüyor, kıskançlıklara gark ediyor, hayatımız allak-bullak oluyor, aile içi saadetimiz bozuluyor, hayatımızı bitmez tükenmez kavgalar dolduruyor. Tek sebep ben de yok onda var veya ben kazanamıyorum, o kazanabiliyor. Kısaca, o becerikli, ben beceriksiz. Bunun üzerine kurulu hayatımız, ya da ayalimiz bunun üzerine kuruyor hayatını, hayatımız. Hangi yönden bakarsanız bakınız, yanlışlar zincirinin başlangıcıdır bu hal. Suçlamalar evvela yok olduğu için değil, onda var olduğu için başlıyor. Soru şudur: -Niye bizde yok? Yok, çünkü bize gereksiz veya yok, çünkü onu alacak kadar ayıracağımız bir paramız mevcut değil. Cevap vermemek en iyisi, çıkıp gitmek dışarıya, başka konulara vurmak kendini. Yürümek iyi gelir böyle durumlarda. Yürürken boş kalmamak şartıyla. Kafanı problemlere terk edersen, beynin çözüm için yorar kendini, oysa çözümü yoktur, bu kesin. Öyleyse, boş kalma. Ne yapabilirim? Dersen, Türkü söylemeni salık veririm. Zamanla Türkülerdeki manalar açılır, yenidünyalara adım atarsın. Sahip olamadığın ve senin asla değer vermediğin bir küçük varlık için, bozulan saadetini Türkü söyleyerek, yeni ve hakiki varlıklar sahibi olmaya doğru yürürsün. Yürürken boş kalma, Türkü söyle Emrah’tan, Pir Sultan’dan, Âşık Veysel’den.

Tüketime ikna etmek, zamanımız kürselcilerinin ana politikası. Vaktiyle, yabancı ülkelerdeki garibanların ellerine İncil veriyorlar akabinde topraklarını ellerinden alıyorlardı. Şimdi, güya buna lüzum görmüyorlar, sahip oldukları dev medya gücü aracılığıyla yaptıkları renkli reklamlarla amaçlarına ulaşıyorlar. İncil ile verilecek mesajları, beyin yıkama usullerini, reklam filimlerinin arasına ustalıkla yerleştiriyorlar. İşte, bu reklamlar var ya!.. Kavganın ana sebebi aklını başından alıyor, o benim olsun, bu benim olsun zihniyetinin. Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim; küresel ekonomi yöneticisi, satacağı malın sadece satılmasını ister ve mal bedelinin tahsilini. Nasıl satılacağı, satın alanın nasıl ödeyeceği onun ilgi alanında değildir. Yani, gerçeği bir yanıyla kabul eder, bu yan kendine ait olan malın sahipliğidir ve elden çıkarılmasıdır. Diğer yanı, alıcının hayatına yüklenilmiş ağır bir darbedir. Bu durum onu ilgilendirmez. Hatta bu yöntem kullanılarak, koca koca devletleri ele geçirip, keyif sürdükleri de vakidir. Eskiden bu duruma, sömürgecilik diyorlardı, şimdilerde modernite!. Yazık ki, aslında geri kalmış olmasına rağmen, hala gelişmekte olan diye adlandırılan ekonomilerin yönetimleri de maalesef bu durumu tam destekler durumdadır. Sırasında, milli gibi görünen kararları alsalar da, hemen aleyhlerinde başlatılan kampanyalarla bu kararlarından vaz geçtiklerini behemehâl açıklamaktadırlar. Küresel güçlerin (mesela NATO) aldığı kararın eleştirildiğinin ertesinde, o kararı fiilen uygulayan ve hatta kararı alanlardan daha fazla gayret gösteren ulus devlet yöneticilerini çok yakın tarihten hatırlıyoruz (yok canım, nerden çıkardınız, “Nato’nun ne işi var Libya’da” denildiğini söylemek istediğimizi!). Bu sebeple, büyük güçler, yardım etmezler, vermiş gibi görünenler veya verdikleri onların lütuflarındandır (Bakın yine yanlış anladınız, ben BOP eş başkanlığından filan bahsetmiyorum ki!)!.

Demek, bütün mesele ‘benim olsun’ kavgasıymış. Öyleyse, hanelerimizdeki kavgayı göz ardı ederek, hayatımıza yön veremeyiz. ‘Benim olsun’ çok yüksek bir uluslararası sahip olabilme siyasasıdır, niye bizim eve hakim olmasın ki? İşte, huzursuzluk!.

“Dünyamızı hakikatin değil, iştihalarımızın gözüyle görüyoruz” demiş Nurettin Topçu, ne kadar doğru bir tespit. Görmekle kalmıyor, iştihalarımıza göre düzenleyip, iştihalarımızın esiri olarak güya mutluluk içinde yaşıyoruz. Mutluluk dediğimiz de esasen huzursuzluklarımızın kaynağı oluyor, farkında değiliz. Çünkü iştiha bir kere yenilen yemek gibidir, biraz sonra yeniden acıkılacak, yenilecek ve acıkılacak. Doyurmak mümkün değil. Böylece, her acıkma iştihayı karesiyle artırıyor. Ve kavgalar, savaşlar, ahengi bozuk süre giden hayatlar. Zenginimiz etrafını görmezden geliyor, fakirimiz kanaatkâr değil. Dışsal sebeplerin yanına aile içi ve çevre etkilerini de koyduğumuzda huzursuzluk kat be kat artıyor. Artık, kırk satır mı, kırk katır mı sorulsa yeridir.

Hayatımızdan çıkardığımız, yalnızca öyle bilsinler kabilinden ezberlediğimiz üç-beş Sure’lik ve anlamından habersiz okuduğumuz, işlemeli torbaları içinde duvarlarımızı süsleyen Mushaf, sessizce orada kaldığı sürece, bizden uzak, o uzaklaştıkça bizde hayattan ve maneviyattan uzak. Ali Şeriati, “Hangi Kur’an sorusunu sorar ve cevaplıyorken şunları ilave eder: “Metni terk edilip, cildi revaç bulduğundan beri adı okunmak anlamına gelen bu kitap, okunmaz oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma işleri görüldü. Toplumsal, ruhsal ve düşünsel mesele ve dertlerin cevabı bu kitapta aranmadığından beri, onda soğuk algınlığı, romatizma türünden bedensel hastalıkların şifası aranır oldu. Uyanıkken terk edip, yatarken başlarının üstüne asarak uyuduklarından beri, görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmişlerin ruhlarına ithaf edilmekte ve sesi yalnızca mezarlıklardan duyulmaktadır…”

Bütün bu anlatılanlardan sonra ‘kazanma’ nasıl olacaktır?

Değer verdiklerimizi değersiz, değersiz gördüklerimizi de değerli sınıfına çıkarttığımız ve güzel ahlakı hayat tarzımız yaptığımız vakit!.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Devlet Kuracaklarmış!

AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti? “Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.” Bu söz söylendikten s...