Ana içeriğe atla

Bir Paragrafta Kazanmanın Sırları…


‘Benim’ olması için ölümüne savaşlara giriyoruz. Onda değil ille de, ben de olsun diye. Onda olması hastalandırıyor, üzüyor, kıskançlıklara gark ediyor, hayatımız allak-bullak oluyor, aile içi saadetimiz bozuluyor, hayatımızı bitmez tükenmez kavgalar dolduruyor. Tek sebep ben de yok onda var veya ben kazanamıyorum, o kazanabiliyor. Kısaca, o becerikli, ben beceriksiz. Bunun üzerine kurulu hayatımız, ya da ayalimiz bunun üzerine kuruyor hayatını, hayatımız. Hangi yönden bakarsanız bakınız, yanlışlar zincirinin başlangıcıdır bu hal. Suçlamalar evvela yok olduğu için değil, onda var olduğu için başlıyor. Soru şudur: -Niye bizde yok? Yok, çünkü bize gereksiz veya yok, çünkü onu alacak kadar ayıracağımız bir paramız mevcut değil. Cevap vermemek en iyisi, çıkıp gitmek dışarıya, başka konulara vurmak kendini. Yürümek iyi gelir böyle durumlarda. Yürürken boş kalmamak şartıyla. Kafanı problemlere terk edersen, beynin çözüm için yorar kendini, oysa çözümü yoktur, bu kesin. Öyleyse, boş kalma. Ne yapabilirim? Dersen, Türkü söylemeni salık veririm. Zamanla Türkülerdeki manalar açılır, yenidünyalara adım atarsın. Sahip olamadığın ve senin asla değer vermediğin bir küçük varlık için, bozulan saadetini Türkü söyleyerek, yeni ve hakiki varlıklar sahibi olmaya doğru yürürsün. Yürürken boş kalma, Türkü söyle Emrah’tan, Pir Sultan’dan, Âşık Veysel’den.

Tüketime ikna etmek, zamanımız kürselcilerinin ana politikası. Vaktiyle, yabancı ülkelerdeki garibanların ellerine İncil veriyorlar akabinde topraklarını ellerinden alıyorlardı. Şimdi, güya buna lüzum görmüyorlar, sahip oldukları dev medya gücü aracılığıyla yaptıkları renkli reklamlarla amaçlarına ulaşıyorlar. İncil ile verilecek mesajları, beyin yıkama usullerini, reklam filimlerinin arasına ustalıkla yerleştiriyorlar. İşte, bu reklamlar var ya!.. Kavganın ana sebebi aklını başından alıyor, o benim olsun, bu benim olsun zihniyetinin. Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim; küresel ekonomi yöneticisi, satacağı malın sadece satılmasını ister ve mal bedelinin tahsilini. Nasıl satılacağı, satın alanın nasıl ödeyeceği onun ilgi alanında değildir. Yani, gerçeği bir yanıyla kabul eder, bu yan kendine ait olan malın sahipliğidir ve elden çıkarılmasıdır. Diğer yanı, alıcının hayatına yüklenilmiş ağır bir darbedir. Bu durum onu ilgilendirmez. Hatta bu yöntem kullanılarak, koca koca devletleri ele geçirip, keyif sürdükleri de vakidir. Eskiden bu duruma, sömürgecilik diyorlardı, şimdilerde modernite!. Yazık ki, aslında geri kalmış olmasına rağmen, hala gelişmekte olan diye adlandırılan ekonomilerin yönetimleri de maalesef bu durumu tam destekler durumdadır. Sırasında, milli gibi görünen kararları alsalar da, hemen aleyhlerinde başlatılan kampanyalarla bu kararlarından vaz geçtiklerini behemehâl açıklamaktadırlar. Küresel güçlerin (mesela NATO) aldığı kararın eleştirildiğinin ertesinde, o kararı fiilen uygulayan ve hatta kararı alanlardan daha fazla gayret gösteren ulus devlet yöneticilerini çok yakın tarihten hatırlıyoruz (yok canım, nerden çıkardınız, “Nato’nun ne işi var Libya’da” denildiğini söylemek istediğimizi!). Bu sebeple, büyük güçler, yardım etmezler, vermiş gibi görünenler veya verdikleri onların lütuflarındandır (Bakın yine yanlış anladınız, ben BOP eş başkanlığından filan bahsetmiyorum ki!)!.

Demek, bütün mesele ‘benim olsun’ kavgasıymış. Öyleyse, hanelerimizdeki kavgayı göz ardı ederek, hayatımıza yön veremeyiz. ‘Benim olsun’ çok yüksek bir uluslararası sahip olabilme siyasasıdır, niye bizim eve hakim olmasın ki? İşte, huzursuzluk!.

“Dünyamızı hakikatin değil, iştihalarımızın gözüyle görüyoruz” demiş Nurettin Topçu, ne kadar doğru bir tespit. Görmekle kalmıyor, iştihalarımıza göre düzenleyip, iştihalarımızın esiri olarak güya mutluluk içinde yaşıyoruz. Mutluluk dediğimiz de esasen huzursuzluklarımızın kaynağı oluyor, farkında değiliz. Çünkü iştiha bir kere yenilen yemek gibidir, biraz sonra yeniden acıkılacak, yenilecek ve acıkılacak. Doyurmak mümkün değil. Böylece, her acıkma iştihayı karesiyle artırıyor. Ve kavgalar, savaşlar, ahengi bozuk süre giden hayatlar. Zenginimiz etrafını görmezden geliyor, fakirimiz kanaatkâr değil. Dışsal sebeplerin yanına aile içi ve çevre etkilerini de koyduğumuzda huzursuzluk kat be kat artıyor. Artık, kırk satır mı, kırk katır mı sorulsa yeridir.

Hayatımızdan çıkardığımız, yalnızca öyle bilsinler kabilinden ezberlediğimiz üç-beş Sure’lik ve anlamından habersiz okuduğumuz, işlemeli torbaları içinde duvarlarımızı süsleyen Mushaf, sessizce orada kaldığı sürece, bizden uzak, o uzaklaştıkça bizde hayattan ve maneviyattan uzak. Ali Şeriati, “Hangi Kur’an sorusunu sorar ve cevaplıyorken şunları ilave eder: “Metni terk edilip, cildi revaç bulduğundan beri adı okunmak anlamına gelen bu kitap, okunmaz oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma işleri görüldü. Toplumsal, ruhsal ve düşünsel mesele ve dertlerin cevabı bu kitapta aranmadığından beri, onda soğuk algınlığı, romatizma türünden bedensel hastalıkların şifası aranır oldu. Uyanıkken terk edip, yatarken başlarının üstüne asarak uyuduklarından beri, görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmişlerin ruhlarına ithaf edilmekte ve sesi yalnızca mezarlıklardan duyulmaktadır…”

Bütün bu anlatılanlardan sonra ‘kazanma’ nasıl olacaktır?

Değer verdiklerimizi değersiz, değersiz gördüklerimizi de değerli sınıfına çıkarttığımız ve güzel ahlakı hayat tarzımız yaptığımız vakit!.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…