11 Ocak 2013 Cuma

“Sıfır ya da Sonsuzluk”



Sıradan bir yemek sonrası gezintisi, kışın içinde, bahardan kalma güneşli bir gün ortasındayız. Sağdan-soldan, ordan-burdan laflıyor, küçük küçük adımlıyoruz. İhtiyar; “karnı tok kişiden bir b..k olmaz” dediğinde dinleyenlerden birisi, gözleri faltaşı gibi açıldı ve aval aval baktı yüzüne. (yemek sonrası olduğu için, karnımızın tok olduğunu düşünmüştü herhalde) Söylediğine, söyleyeceğine pişman oldu olacaktı, Hele ki, yardıma yetişen arkadaşı,.

“Öyle” diyerek tasdik etti. Derin bir nefes aldı.

“Öyle, geniş düşünerek katılıyorum sözünüze. Karnı tok, ensesi kalın, göbeği şişmiş… Bunlar aynı manada olsa gerek. Aynı anlamı veriyorsak, söylediğiniz doğrudur. ‘Ense kalınlaştıkça, imanın zayıflaması’ gibi. Hatta oruç bunun için farz kılınmıştır bile diyebiliriz. ‘Doymadan kalkın sofradan’ kelamı da bu duruma işaret eder.”

Gece gündüz yazı masasının başında, atölyesinde, laboratuarında… Saatlerce, deliler gibi çalışan bir kişinin tok olması zaten mümkün değil. Çalışan, araştıran, inceleyen kişilerin aşırı toklukları zaten olmaz. Çok iyi hatırlarım, işe başladığımız günlerde tecrübeli bir üstümüz şöyle öğüt vermişti: “susarsanız suyunuzu için, acıktıysanız yemeğinizi yiyin, tuvalet ihtiyacınız olduğunda da mutlak surette gidin”, şimdi, şimdi anlıyorum. Masanın başında belgelere, dosyalara daldığımız vakit, gerçekten susayıp su istemiştik ve gelen suyu neredeyse saatlerce orada unuttuğumuz çok olmuştur, gelen çayın soğuduğu için geri götürüldüğü, yanan sigaranın kendiliğinden bittiği gibi…

Tok’luk, ense kalınlığı, göbek burada açgözlülük anlatır. Tamah’ı anlatır. Doymazları anlatır. Yedikçe acıkırlar, acıktıkça yerler. Böylece durmaksızın şişerler. Gözlerinde, padişah sofralarının bitmez tükenmez, envai çeşit yiyecekleri bir türlü gitmez, padişahların, sultanların sahip oldukları mal varlıklarına sahip olabilmek, onlarla yarış edebilmek için var güçleri ile çalışırlar, bu çalışmak sadece biriktirmek, mal üstüne mal yapmakla ilgilidir. Para istifi. Muhafazakâr tabiatlı tanımlı kişilerdendir. Babasından, ailesinden, belki de okuldaki öğretmenlerinden öğrendiklerini sıkı sıkıya saklar, iman derecesinden bağlanır. Cuma namazları, Ramazanlarda Teravih namazları, Bayram namazlarını asla kaçırmaz. Bu anlamda da sıkı sıkıya Müslümanlığını yaşar. Bir yandan göbeği kalınlaşırken, öte yandan cennette en mutena köşelerden yerini ayarlamıştır. Onun için dünya rahatı ne kadar kuvvetli ise, cennette de o kadar kuvvetli rahat edecektir…

Bir anlamda “hangi hal üzereyseniz o hal ile öteye geçersiniz” kelamının kendilerince yorumudur.

Bu tarz düşünce ve hayat içinde, bedenin bir gün toprak olacağı ve hayatın sonlanacağı inancı vardır. Çünkü kendisinin bedenle bağlı olduğuna inanır, bedenin kendisi olduğuna iman etmiştir. Böylece hakikate uzak bu inanç ile tasavvurunda yarattığı (tabii olarak atalarından, büyüklerinden dinlediği hikâyelerin tesiri ile de) Allah inancının mutluluğu içinde yaşayıp, hayatının sonlanmasını beklemektedirler. Hayat bir yerde sonlanırken, diğer bir yerde (boyut) yeni hayat başlamaktadır oysa. Kimin için böyle? İnsan (Adem) için. Bütün isimlerin talim edildiği insan. Yukarılarda, ötelerde, bulutlardan sonra Allah aramayan İnsan, aradığını kendinde arayıp ve bulan İnsan. “Şah damarından yakınım” inancının içselleştirildiği yapı olan insan.

Asıl olan, birilerinden (atalardan, öğretmenlerden, kitaplardan) öğrenilenleri yeterli görüp, onların anlattığı, bellettiği kadarına kâfidir dememektir. Sorgulamak, araştırmak ve inceleyerek manaya ulaşmak ve birilerini taklit etmekten kurtulmaktır. Tahkik, hakikate götüren yoldur. Hakikatin bizatihi kendisidir. Çünkü ilim kendisinden ve kendisidir. Boşuna verilmez ilim. Bedava verilmez ilim. Çalışanın, araştıranın, tahkik edenin hakk’ıdır ilim.

Göbeklenme, ense kalınlaşması aleyhinde söylendik durduk. İyi ya, İnsan dediğimiz (Kur’an ahlâkı ile ahlâklanmış) hiç mi zengin olmayacak? Olmaz olur mu? Onlar zenginliklerini gönüllerine mal etmezler, ellerindeki avuçlarındaki lazime, kullanılacak, ihtiyaç görecek, bir işe yarayacak cinsindedir. Bu itibarla yerinde kullanılır. Sahibine verilir. İhtiyaç sahibi bulunur. Har vurup harman savrulmaz. Yerli yerinde kullanılır. İmam-ı Azam Ebu Hanife büyük zenginlere örnek olarak daima verilmektedir. Tamah’tan, cimrilikten, kıskançlıktan, hırstan, hasetten uzak olunarak, istenildiği kadar zengin olunmasının hiçbir mahsuru olamaz.

Gönlünde, dünyanın zerresi bulunmayan, ulular hürmetine…

*****

Yazı bu aşamaya geldiğinde, hem face sayfasında yayınlanması ve hem de edite edilmesi açısından Abdurrahman Biçer Hoca’ya gönderildi. Yazının başlığı Hoca’ya attir. Böyle uygun gördü.

Yazıyı tekrar okudum. Bu yazıda, ‘Sıfır’ neredeydi, ‘Sonsuzluk’ ne taraftaydı anlayamadığım anda;

Cevap ‘Yunus’tan geldi:

“Ölüm hayvan içindir, İnsan ölesi değil”

MERAKLISINA NOT:

Abdurrahman Biçer, Face Book’ta ismini “MAVİ UMUTLAR ATÖLYESİ” olarak belirlediği bir sayfa hazırlamış ve amacının bir “Akademi oluşturmak” olduğunu bildirmiştir. Başlangıç olarak “Varlığın esası nedir?” başlığı ve konusunu seçmiştir. Şimdi o sayfada tartışmalar yapılmaktadır. Okuduğunuz bu yazı da bildirilen sayfa için hazırlanmıştır.

İlgilenenler, meraklılar sayfaya uğrayıp, tartışma ve görüşmelere katılabilirler.

4 yorum:

  1. Abdurrahman BiçerB

    İçimizde mal bakımından en zengin olması gereken Peygamber Efendimiz değil mi?...

    Ki O (sav); Sabah Namazına çok az kala kapısını tıklatıp sadaka isteyen fakire sahip olduğu tek kat elbisesini çıkartıp vermedi mi?...

    YanıtlaSil
  2. Ayfer Gündüzhev Yıldırım :

    Çok güzel...Teşekkürler:)...

    YanıtlaSil
  3. “İyi ya, İnsan dediğimiz (Kur’an ahlâkı ile ahlâklanmış) hiç mi zengin olmayacak? Olmaz olur mu? Onlar zenginliklerini gönüllerine mal etmezler, ellerindeki avuçlarındaki lazime, kullanılacak, ihtiyaç görecek, bir işe yarayacak cinsindedir.”
    Yukarıdaki alıntıyı aşağıdaki Nasrettin Hoca fıkrasıyla karşılaştırırsak sanırım bir insanın hem zengin olması hem de Kur’an ahlakıyla ahlaklanmış olması biraz havada kalır. Ne dersiniz?
    “Nasrettin Hoca’nın kapısı gümbür gümbür çalınır bir gün. Hoca kapıyı açar bakar ki, kan ter içinde bir adem durur karşısında. Adam heyecanla:
    - Hocam anam ağır hasta, ölmek üzere. Hekim dedi ki, eğer anam 40 yıllık sirkeden bir fincan kadar içerse iyi olurmuş. Sen de 40 yıllık sirke olduğu söyleniyor. Doğru mu bu? Var mı sahiden?
    Hoca:
    - Evet var! deyince adamın yüzü gülmüş.
    - Hocam hadi o zaman bir fincan sirke ver de hemen gidip anamı kurtarayım.
    Hoca „olmaz“ anlamında başını sallayınca adam şaşırmış:
    - Aman elini ayağını öpeyim hocam. Niye ver miyorsun? Anam ölecek yoksa diyorum, deyince
    Hoca:
    - Bire gafil her gelene bir fincan sirke verseydim ben de 40 yıllık sirke mi olurdu?”

    Selamlar, sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Dr. Sarı,
      Yorumunuz için teşekkürler.
      Yukarıdaki yorumlardan, Abdurrahman Biçer'in yorumunu okur musunuz,
      Sanırım açıklayıcı olacaktır.
      Saygılar...

      Sil

Devlet Kuracaklarmış!

AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti? “Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.” Bu söz söylendikten s...