Ana içeriğe atla

Ufukta Yeni Oyun Vaaarrr…

Olanları birlikte izliyoruz. Kimsenin kaçacak bir yeri yok, kimsenin olanları çarpıtacak, gizleyecek hali yok. Yalanlarla başlanılan, dolanlarla kotarılan, adeta bize, Türkiye’mize yabancı bir devletin kuruluş aşamalarını çoktan geçtik. Son 300 yıldır yapılan hoyrat saldırıların semeresini almak üzereler. Öyle zannediyorlar, sonuna geldiklerini düşünüyorlar. Bu itibarla devlete bir isim bile verdiler, artık koro halinde aynı ismi telaffuz ediyorlar. ‘Yeni Türkiye.’

‘Derin Türk Aklı’ ismini verdiğimiz, sert kayaya her çarptıklarında, devir devir karşılaşmamıza rağmen, önümüze hiçte alışık olmadığımız yeni senaryoları koyuyorlar. Biz aşılıyız dedikçe de saldırı bombardımanının şiddetini artırıyorlar. Tınmadığımızı gördükçe çıldırıyorlar ve şiddetini artırdıkça artırıyorlar. Bir yandan kendileri zevk karışıklığı yaşarken, bir türlü de çözemiyorlar, nasıl bu kadar tahammül gösterdiğimizi. Tanıdıklarını sanmalarına karşılık, yeni hususiyetlerimiz gün yüzüne çıktıkça dişlerini sıkmaktan, çenelerinin kırıldığını bile fark edemiyorlar.

Vız gelir, tırıs gider. ‘İkinci İstiklal Savaşı’ bile dediler. Bu savaşta, kendilerinin de karşı güçlerin kumandan mevkiinde oturduğunu unutarak!.

Evet, bu savaş bizim savaşımız.

Değerlerimiz törpülendi, inançlarımızla alay edildi, ekonomik varlıklarımız yağmalandı, millet olarak değer atfettiğimiz ne kadar ulvi yapılarımız varsa, ‘fetiş’ seviyesinde servisler yapıldı, adımızı kullanmamıza bile izin verilmedi, neredeyse ‘Türküm’ diyenlerin tutuklanıp, cezaevlerine tıkıldığı günleri yaşadık.

O günleri, yükseklerden bir zat-ı muhterem tarif ederken, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dedi. Bu küfrü edeple, rikkatle karşıladık, dudaklarımızdaki tebessüm kahretti onları. Bizim en büyük silahımız sabrımızdı. Sabrımıza karşılık, sahnede oynan oyunda her perde açılışında yeni planlarını sürdüler seyircinin gözüne. Bir eksiklikleri vardı ki, oyuncuları acemiydi ya da, ‘Derin Türk Aklı’oynanmak istenen her oyunu boşa çıkardı. Akıl erdiremedikleri bir toplumsal dayanışma, çatışır gibi görünse de fikir birlikteliği inanır gibi değildi. Her seferinde sert kayaya çarptılar.

Devleti tüm kurumlarıyla zafiyete düşürmek, kaleleri tek tek zapt etmek yerine ana kaleyi ele geçirerek son darbeyi vurma eylemine geçtiler şimdi. Devletin direği adalet sistemiyle oynama, yerle bir etme planını iki yıl kadar önce uygulamaya koymuşlardı. Sistemin ürettiği adalet, fakir, fukaraya, arkasıza farklı, üsttekilere farklı kararlar ortaya koyunca, milletin adalete güveni sarsıldı. Çıkan kararlar birilerinin istediği yönde olunca, devlete güven de azaldı. Şimdi öyle bir şey yapılmalıydı ki, son darbe devleti yıkmalıydı. Adaleti tesis edecek kurumu, kendine yardımcı olan kurumla çatışmaya soktular.

Eğitim sistemi çoktan yara almıştı, sağlık sistemi niye tahsil edildiği belli olmayan paralar nedeniyle zaten güvenini iyice yitirmişti. Türk silahlı kuvvetlerinin gücünün ve yetkilerinin elinden alınmasıyla, silahlı çeteler, yol kesen eşkıyalar halka büyük korku salmaya başlamış, eli sopalı çete artıkları sokaklarda rahatça elini kolunu sallayarak gezerken, hakkını aramak için meydanlara çıkanların ölüm tehdidi altında kalması, zehirli gaz bulutları içinde bırakılması devletin de halktan yana, haktan yana değil, gücü elinde bulanandan yana tavır sergilemesi insanlara kanıksatılınca, artık devletin elden gittiği iyice halk tarafından anlaşılmış oldu. Veya buna inandırıldı. Devleti idare eden kurumlara ehliyetsiz, dirayetsiz kişileri yerleştirdiler. Bir bankanın en üst seviyesinde görevlendirilen bir kişinin evinde bulunan çok büyük para için, “bankaya yatırsaydım sorun olurdu” demesi kadar devleti düşürdükleri durumu anlatan bir cümle daha olamaz.

Sadece bizim ülkemizde değil, etrafımızdaki tüm komşularımızda meydana getirilen kargaşanın söylediği şudur;  topyekun saldırıya geçtik, cepheyi genişlettik, gücünüzü iyice sıfırladık. Yapabileceğiniz bir şey yok! Şimdi söylediklerimizi yapmak, istediklerimizi vermek zorundasınız.

Bu olumsuz resmi büyük koalisyonun ortakları birlikte yaptılar. Gördüler ki, ne yaparlarsa yapsınlar birliği bozamıyorlar, dayanışmayı zayıflatamıyorlar. Tecrübe alanlarını genişletmek için yeni oyuna, koalisyonu bozarak girecekler. Çatışıyorlarmış gibi yaparak deneyecekler. Çatışacaklar ki, diğer gruplar içine rahatlıkla nüfuz etsinler. Yeni güç birliği, yeni koalisyonları tecrübe etsinler.

Yönetilemez bir devlet ve yönetemeyen devlet yöneticileri.

Sesi kısılmış muhalefet.

Yalnızlığa itilmiş millet.

Şimdi oyunda sıra budur. Sonuçta “Devlet Yıkıldı” dedirtecekler.

Ümidimi hiç yitirmedim. Eminim, derin Türk aklı bu sığ oyunu da bozacak ve avuçlarını yalayacaklardır.

Yorumlar

  1. Türüdüzade Abdurrahman Biçer:
    Onların anlamadıkları ve hatta anlamaları hiç mümkün olmayan şey:

    "Maşeri Vicdan" "Hissi Kablel Vuku" gibi Allah Vergisi iki manevi iletişim aracına sahip Türk Milleti'nin İSTİKLALİNİ perşinleyen İSTİKLAL MARŞI nın ilk iki satırının derinliklerinde gizli...

    Onlar tüm Tarih boyunca olduğu gibi avuçlarını yalamaya devam edeceklerdir...

    Adolf Hitler ne diyordu?...

    "Yeryüzünde bir tek Türk kalsa O; devletini kurar ve intikamını alır..."

    YanıtlaSil
  2. Türkiye Cumhuriyeti Candan Nurgül:
    Mahmut Emin bey o kadar net anlatmışsınız ki evet her şeyi , her şeyi denediler, ama olmuyor olmuyor ...Bu topraklar uğruna nice şehitler verildi bizler bıraksak şehitlerimiz bırakmaz. Topraklarımıza sahip çıkamayacaklar.!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…