Ana içeriğe atla

Uluslararası İstihbaratı Okuma veya Okuyamama-II


Açık istihbaratın üstünlüğü;

Bildiklerimiz tamamıyla açık istihbarattan sağlanır. Gazetelerin, televizyonların, dergilerin muhabirleri bizim için çalışır, bizim için yazarlar. Bunların içinde yandaş dediğimiz yazarlar, muhabirlerde vardır. Bu itibarla açık gazete, dergi ve internet medyasında yazılanlar bizim için açık ve ap-açık (yasak olmayan, yasaklanmamış) bilgiler içerir. Gazete okuması yapmak, kimi zamanlar ve kimi haberler için ustalık gerektirir.

Mesela, (X) gazetesini spor ve reklam satırlarına (haber ve yorumları) varana kadar okumak, günde onlarca gazete okumaktan daha fazla bilgi verir.

Kimi bilgileri, bir-kaç güne, kimini bir-kaç haftaya, aya ve hatta yıla yaydıkları bile olabilir. Haber verme, haberi işleme, zihinlere yerleştirme amaçlarına göre değişir bu durum. Amaçlarına ulaştıklarını düşündüklerinde haberin (yorumun) rengi de bir anda değişiverir, amaçlarına ulaşmadıklarını hissettikleri anda ise, yeni bilgileri, yeni yorumları aynı yazar, aynı ortam veya farklı yazar, farklı ortamlarda rahatlıkla verme imkânları vardır. Okuyucu için sadece dikkatli gözle bakması ve ısrarla takip etmesi yeterlidir. Sözümüz, manşetleri okuyup, manşet hışmından kurtulamayanlar için değildir, manşet laflarının altındakini arayanlaradır.

“Anadolu Cumhuriyeti” mi dediniz?

Nerden çıktı birdenbire demeyin. Bazı cemaatlerin, bazı fikir çalışanlarının, yurtdışı (özellikle İngiliz) yandaşlarıyla birlikte durmaksızın Türk’ü devre dışı bırakmak için buldukları yollardan biridir Anadolu Cumhuriyeti veya Anadolu Devleti. Güya, ümmetçilik yapacaklar ya! Türk devre dışı kalınca, ümmet inancı, ümmet birlikteliği sağlanacak! Hay bin…

“Ali Kırca’nın 2008 Nisan ayındaki Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye’nin adının ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıkladı”. (Arslan Bulut, 15 Şubat 2012 Yeniçağ)

Neymiş efendim, devletimizin isminin bile değiştirilmesini isteyenler varmış! Turgut Özal’dan devamla tarikat silsilesi şeklinde düşüncelerimizi geliştirelim. Varacağımız nokta AKP düşüncesi ve geldiği yer olacaktır. (Bu noktada bir de, Sayın Başbakan’ın asla Türküm demeyişini ve Türkiye bayrağı deyişini de dikkate almak lazım.)

Her neyse, şimdilik bunları bırakıp konumuza dönelim.

PKK elebaşıyla yapılan müzakerelerinden sonra sızdırılan bir belge vardı. Mehmet Ali Birand 14 Şubat 2012 tarihli yazısında, överek ve sevinerek bu belgeden bahseder ve şunları da ilave eder:“Beğenelim veya beğenmeyelim; böyle bir çözümü kabul edelim veya etmeyelim ancak belge devletin şifrelerini çözdüğünü ortaya koyuyor.

Öcalan’ın konumunun rahatlatılması ve KCK mensuplarının serbest bırakılmasından başlayın, Kürtlerin kendi kendilerini yönetme şekillerine kadar önemli noktalarda öylesine görüş birliğine varılmış ki devletin olası bir çözüme nasıl baktığı çok net biçimde şekillenmiş. Bu yaklaşım çözümün temel taşlarını yerine yerleştiriyor."

Federatif yapılanma sözü şimdilik askıda kalmış ve hala askıda yani! Müsteşar Bey’in ifadeye çağrılması bu bilgilerin sızdırılmasının akabinde olması ve cemaat taraftarlarının da mutlak olarak konunun üzerine gidilmesini (Ekrem Dumanlı 13 Şubat 2012 tarihli yazısı) istemeleri de vahametin boyutunu gösteriyordu. Belli ki, yurtdışı destekli olması pek muhtemel bir hareket başlatılmak istenmişti belki de sadece korku vermek açısından. Başbakan’ın o günlerde, “Soruşturma bana kadar gelir” dediğini de hatırlatırız.

Serdar Turgut ‘Bir Bilen’ adını verdiği dostu vasıtasıyla yaptığı görüşmeleri anlatır 2010 tarihli bir yazısında: “MİT Başkanı sadece CIA ile değil, Ulusal Güvenlik Kurumu’yla da yoğun konuşmalar yapıyordu.

İçgüdüsel olarak hepimiz, PKK meselesinin gündemin tek önemli maddesi olacağını düşünüyoruz. Malum MİT Başkanı, Amerika’ya Ankara’da yapılan güvenlik zirvesinde hemen sonra uçmuştu: bu yüzden konuşmalarının yoğunluğunun PKK olduğunu düşünmek mantıklıydı.

Ancak Bir Bilen’in işaret ettiği gibi, açık istihbaratı doğru okuyabildiğiniz takdirde MİT ile CIA görüşmelerinde Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi meselesinin de yer alacağını görmek mümkündü.”

Gelin, biz buna görüşme değil, yapılacakların diktesi diyelim isterseniz. Talepler iletilir, belli bir zamanın geçmesi beklenir, yapılanlarla istekler arasında mutabakat aranır, görülemezse yeni yöntemler, yeni uygulamalara geçilir. Ne de olsa, Türkiye milli güçleri uyanık olup, her talebe gözü kapalı evet demeyeceklerdir. Hükümetin veya görevlendirdiği MİT Başkanı işlemlerin başında bile olsa…
(Devam edecek)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…