Ana içeriğe atla

Dişçi Hüseyin


İlk mektebi bitirdiği gün diş atölyesinde çıraklığa başladı Hüseyin. Kısacık boyu, çelimsiz haliyle kalfaların ve ustasının gözüne girmeyi başardı. Sevilir oldu. Dükkânın temizliği, çay söyleme, getir götür işleri onundu artık. Yaptıkları işin neye yaradığını aylar sonra öğrendi. Meğer insanlara diş yapılırmış. Bir iki yıl sonra da dükkânda yapılan dişleri diş hekimlerinin muayenehanelerine Hüseyin götürmeye başlamıştı. Doktorların provaları nasıl aldıklarını, dikkatlice seyreder, kafasına nakşederdi. Zaman geçtikçe hekimlerle de arkadaşlığını ilerletti. Bazı hekimler diş çekimlerinde, muayenelerinde seyretmesine müsaade ettiler. Artık, kalfa olma sırası kendisine geldiğinde onlarca diş hekimi tanıyordu. Hepsinden her gün bir şeyler öğreniyordu. Çürük diş, doldurulacak diş, çekilecek diş…

Kendisine atölyede çene yaptı. Üzerine dişler döşedi. Evlerinin bir odasına kurduğu küçük çalışma masasında bu çene üzerinde çalışıyor, kendisinin dizdiği dişleri çekim yapıyor, temizliyor, parlatıyordu.. Takıldığı yerleri hekimlere soruyor, bir güzel anlattırıyordu. Her bir şeyi iyice kafasına yazıyordu Hüseyin. Kalfalığı sırasında ustası ile birlikte ava gitmeye de başladı. Birkaç haftada bir tarlalarda, bayırlarda av peşinde koşardı. Keklik, tavşan, üveyik ararlardı.

Bir gün hurdacıdan sağlam bir dişçi koltuğu buldu, ucuza kapattı. Eski idi, fakat üzerinde çalışılırsa hallolabilecek ayarda idi. Evlerinin bodrumunda bulunan soba borularını dışarı çıkarıp koltuğu oraya yerleştirdi. Artık hafta sonlarında, akşamları yapacak bir işi vardı. İki yıl uğraştı koltukla. Ama ortaya göz alıcı iyi bir iş çıkmıştı. Artık koltuğu da vardı. Sıra hasta bulmaya gelmişti. O da çok zor olmadı. Birkaç arkadaşına söyledi. Hısım akrabadan, dostlardan dişi ağrıyanları birer ikişer gönderir oldular. Sevabına iki yıl da böylece çalıştı Hüseyin.

Evlerinin yakınlarında dev bir bina yapıldı. On beş katlı ve uzun bir bina. Üç dört değişik girişi var. Çok kalabalık bir bina. İşte o binan arka tarafında, gözlerden uzak, zemininde küçük bir dükkân kiraladı, neredeyse bedava denecek bir paraya. Hemen pencerelerini gazete kâğıdı ile kapattı, temizliğini yaptı. Her akşam azar azar olmak kaydıyla odunluktaki diş ünitesini taşıdı dükkâna. Bir ay içinde her şey tas tamam olmuştu. Pencereye kalın bir perde de olmak üzere. Artık hastalarını kendine ait muayenehanesinde kabul edecekti. İlk başlarda yine tanıdıklardan, konu komşudan, kendi köylülerinden hasta kabul etti. Para almaya da başladı küçük küçük. Çekim yapıyor, dolgu yapıyor, hareketli veya sabit protezler takıyor… Hem dua alıyor, hem kesesini dolduruyordu. “Hüseyin Diş Atölyesi” isimli bir levha bile taktı. Kalıplar, protez yapımında kullandığı malzemeler ve aletler olmak üzere bayağı bir atölye olmuştu.

Bir gün ava tek başına çıktı. Tüfeğini aldı, kütüklüğü doladı beline, avcı çantasını yanına taktı, şapkasını da başına geçirdi tarlalarda av aramaya başladı. Akşam yaklaşıyorken, hava karardı kararacak bir halde iken ilginç bir şey gördü Hüseyin. Bir yılan ve fare kavga ediyorlardı. Gözlerine inanamadı. Yılan fareye saldırıyor, fare birkaç metre ötedeki ota gidiyor, otu geviyor, kemiriyor dönüp yeniden yılana saldırıyordu. Çok ilginç olan bu durumu üç beş sefer seyretti Hüseyin. “Allah Allah, nedir bu ot, ne yapıyor ki” diye düşündü. Farenin yılana doğru gittiğini gördüğünde, otu kökünden çıkarıp başka bir tarafa attı. Fare dönüp otu aradı, bulamadı, bir oraya, bir buraya koşuşturdu, bulamadı ve bulunduğu yere yığıldı, öldü. Yılan gelip ağzına doldurdu fareyi ve yuttu. Hüseyin, kendisine kızdı. Farenin kahramanca kavgasını kendisi yüzünden kaybettiğini düşündü. Tüfeğini çekti, gez göz arpacık derken yılana boşalttı çifte fişeği. Yılan layığını bulmuştu.

Ertesi gün atölyede ustasına anlattı olayı, inanamadılar. Ustası “hangi ottu” diye sordu. “Valla ustam hangi ot olduğunu sonradan bende çok düşündüm, ama hatırlayamadım. Attığım otu da bulamadım.” Dedi Hüseyin. “Eşeklik etmişsin” dedi ustası. Böyle bir ot atılır, unutulur muydu? Ne kadar kıymetli bir ot olduğunu Hüseyin de düşünmüştü fakat iş işten geçmişti.

Hüseyin hala kendine ait muayenehanede diş çekiyor, diş yapıp takıyor, ara sıra ava gidiyor. Hala fare ile yılan kavgasını hatırlıyor. Bir daha görürüm umuduyla gezinip duruyor…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…