Ana içeriğe atla

‘Kolay’dan doğruca ‘kötü’ye


 “Hz. Peygamber’in ‘sofa’ sohbetlerinden yola çıkarak, ‘külliye’ (*)kültürüne varan tefekkür medeniyeti, ilmin göz ardı edilmesiyle sonlandı. ‘Kolaylaştırınız’ emri, tefekkürü unutmayla –unutturulmasıyla-nihayete erdi. Güzelliklerden, çirkinliklere ulaşıldı.”

 Heba edilen yüz yılların birikimi medeniyet. Girmeye çalışılan ise dün bize gıpta ile bakan, hala bizden aldıklarını tüketen medenileşemeyen medeniyet. ‘İlim müminin yitiği’ idi hani? Hani, dayatılan verilerin bize ait olmayanların hemence red edildiği azamet günleri, nerede şimdiki,  biteviye kötüye gidişin baş gösterdiği cahillik dönemi.

Cahiliye dönemi ile ilmi dönem hep bir arada mıdır, iç içe midir? öyle galiba.
(*) Metin Boşnak

***
Kendini Ele Verenler;

“Yeni Müslüman olmuş biri var, biraz desteğe ihtiyacı var diye bir haber geldiğinde; sabahlardan akşama, akşamlarda sabahlara gayret ile çalışırdık.

Sokaktaki başörtülü sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Gördüğümüz her başörtülü çok kıymetli idi.”

Yenişafak Gazetesi yazarlarından Fatma Barbarosoğlu 8 Aralık 2010 tarihli yazısında söylüyor bunları. Başını örtünce Müslüman olanlar… böyle görüyorlar. Böyle biliyorlar. Başını örtmüş birini görseler hemen düşünüyorlar “yeni Müslüman olmuş biri”!
Sen herkesi iyi gör, kusuru, eksikliği kendinde ara, onların ne kadar iman sahibi olduğunu anla, kendinin onların yanında ne kadar da zayıf imanlı olduğunu düşün, böyle kabul et. El alemi kusurlu görme, kusur varsa eğer kendindedir.


Şu Cümleleri Sevdim

Sabahın olması güneşin doğmasından bellidir.
 Doğuya doğru bak. Güneşi görebiliyorsan sabah olmuş demektir.
****
“Sanat ve sanatçı mı istiyorsunuz, dua edin de belâlar yağsın üzerinize gökten! Açlıktan nefesiniz koksun! Hüznünüz olsun meselâ. Yoksunluklarınız. İncinmişlikleriniz. Güçsüzlüğünüz.”  Dücane Cündioğlu 
****
Erzurum’da vaktiyle işporta arabasında dut satan dadaşa bir adam yanaşmış, fısıltıyla, “Dutun kilosu kaça?” diye sormuş. Satıcı dadaş, “Baba niye ele eğilip kulağıma fısildirsan. Eskeriye mavzeri satmiram dut satiram, dut” demiş.
****
 “Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür seçim yapamaz!..” 

“Sadece seçim yaptığını zanneder!.. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır..” 

“Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir..!” 
Friderch Wilhelm Niettzsche

****
Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır." 
Mustafa Kemal ATATURK
****
Allah’ım bana eşyayı olduğu gibi göster. (Hz. Muhammed SAV)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…